Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Temmuz, 2013 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Senso: Anlam ve İntikam

Senso: İtalyan yazar Camillo Boito'nun (1836-1914) okuruna, Kontes Livia'nın Gizli Not Defteri altbaşlığı ile sunduğu ünlü romanı.
Türkiyeli okur Senso ile Can Yayınları ve büyük çevirmen -rahmetle anıyorum kendisini- Rekin Teksoy'un sayesinde tanışabildi. (Kitabın birinci baskısı 1993 yılına ait ve sanırım -ne 'sanırım'ı, kuvvetle muhtemel- ikinci bir baskısı yok!) Tabii bu tanışıklık 'kitap' için geçerli. Zira hem Türkiyeli hem de 'dünyalı' izleyici (çok farklılar, evet!) Senso'yu daha çok, sinemanın büyük ustalarında İtalyan yönetmen Luchino Visconti'nin 'aynı adlı' filminden (1954) biliyor.















(Film, memleket sathında “Günahkâr Gönüller” adıyla gösterilmiş... Eh, 'yalnız ve güzel ülkem'izin bastırılmış cinselliğinin de etkisiyle büyük bir yankı uyandırmıştır! Ya bi' de tutmayın beni: bayılıyorum böylesi isimlere! 'Tebaa' anlamaz diye şunu-bunu deconstruction'a uğratan bu pek 'isimşinas' insanların tar…

"Kocam Olmadan Yaşamayı Sevmiyorum"

Kocam olmadan yaşamayı sevmiyorum, on beş yıl sonra bile ilk günkü gibi onun yokluğunu hissediyorum. Aslında yalnız yaşamak hoşuma gidiyor, evimde dolaşmayı seviyorum, avluya ya da karşıdaki kavak ağaçlarına bakıyorum, sessizlik beni heyecanlandırıyor. Korkuyorum sessizlikten, radyomun sesini açan düğmeyi çeviriyorum, reklamları bile dinliyorum, aslında dinliyorum sayılmaz sadece duyuyorum. Birinin doğrudan benimle konuşması gerekmiyor, ama seslere ihtiyacım var, evimi yabancı seslerle dolduruyorum, o zaman daha iyi çalışabiliyorum ve üşümüyorum da. Çok fazla arkadaşım olduğu için insanlar benim hoşsohbet biri olduğumu düşünüyor, ama aslında ben bir münzeviyim, insanların arasında olmaktan hoşlanıyorum ama sonunda beraber olduğum insanlardan ayrılmayı da seviyorum. Pek sık telefon kullanmam, ama telefonsuz kalmak düşüncesi çok ürkütücü bir şey, bağlantısız kalmak, iyi akşamlar, iyi geceler diyememek. Tek başıma açık havada olmayı seviyorum, yanımda, yanımda biri yokken tiyatroya gitme…

Paul Celan, Sami Baydar ve Adsız Sansız Bir Milât

Hiç iyileşmeyecek yaraların şairidir Celan. Bizi yiyip bitiren sancıların şiirini yazmak ona düştü... Taşıyamayacağına karar verdi bir gün; düşündü, düşündü, düşündü atıverdi kendini.
SEINE NEHRİ VE PARİS KAHROLSUN.
(Buraya 'ünlem' düşen namussuzdur.)
Onlar önlerine katıp götürürken onca şeyi, acı içinde kıvranan ruhlar hâlâ düşünüyor, düşünüyor, düşünüyor çünkü: nasıl ayakta kalabilirim diye, belki…
Kahrolarak, yeise teslim okur insan Celan’ın şiirini. Onda herşey ’acı’ olana meyillidir. Uyanık tutana. Çile dolu ve suskun olana. Hasreti çekilen bir ülke, kavurucu bir anne özlemi ya da vakitsiz ayrılışı bir sevgilinin...


[Güzel Melek.] Sami Baydar’ın “PAUL CELAN” başlıklı bir şiiri vardır –son şiirlerinden! Baydar ve Celan: ikisi de elli yaşında öldü. Hayır, çok farklıydılar. Sami Baydar teslim olmuştu. Dünya ile didişiyor ama seviyordu onu. Celan ise bir ömür tedirgin ve tetikte bekler gibi yazdı, yaşadı.
’’Zamanıdır, zamanıgelmenin. Artık zamanıdır.’’ dedi ve…

Sami Baydar’a kulak versek mi …

Dükkânların Az Işıklı Yerlerinde Oturan Adam/lar

Arkalarda, dükkânın az ışıklı yerinde oturan bir adam çoktandır onları seyrediyordu [Güler ve C.'yi -Milât]. Kız böyle güzel olmasa belki ilgilenmezdi. Erkek, eh, kötü sayılmazdı. O olsa kızın karşısına bir günlük sakalla çıkmazdı. İtoğlu bilmiyor muydu? Bir saattir neler bulup söylüyorlardı kim bilir? Nasıl sevişken, yakın. İnsan arada kaçamaklar yapmalıydı. Kadınlar yolda hep burunlarının doğrusuna bakarlardı. Uğraşmak gerekti ama vakit yoktu. ''Nerelerde sürtüyordun gene?'' Surat bir karış. Beş yıl önce Selma ''sevgili''siydi; şimdi ''karı''sı. Ya o? ''Bizimki''. Kaçamak bile yoktu. ''Bir gün al şu kızı, kapan bir odaya. Önce dizlerinden kucakla. Ağır ağır kalkarken eteği kollarında kalsın. `Gözlerinle değil, bacaklarını avuçlarınla görürsün`. Donu açık pembedir. Hiç yoktan daha kışkırtıcı. Dudaklarında dur, ısır da inlesin.'' Silkindi. Biliyordu, evine gidecekti. Geç bile kalmıştı. Kalktı. Yanların…

Ali Sevgisi ve Ardına Kadar Açılan Kapılar

Eski vakit, şairAli Asker Barut Sezai Karakoç’un bürosuna gitmiş. İçeride kimse yokmuş ki Sezai Bey açmış kapıyı.
Ali Asker, kapı açılıp da Sezai Bey’i karşısında görünce, “Beni burayaHz. AliveCemal Süreyasevgisi getirdi” demiş!
Sezai Bey başta pek anlam verememişse de içeri buyur etmiş hemen.
Sonra karşılıklı susmuşlar. (Ee, Sezai Karakoç bu, suskunluğun ustası!) En çok da bu susuşlarda anlatılacak şeyler vardır ya, neyse.

Hikâye burada bitiyor, zihinlerde devam edecek nasılsa…
(Kendimden biliyorum!)


Bir Haber: "Pirlo’nun Penaltısı" ya da Bluefootball'un Doğuşu

Beynelmilel Sosyologlar ve Antropologlar Vakfı’nın (BESAV) yılda bir yaptığı uluslararası toplantı neticesinde alınmış bulunan karara göre; İtalyan futbolcuAndrea Pirlo’nun 24 Haziran 2012 tarihli İngiltere – İtalya maçında, İngiliz millî futbol takımının ağlarını havalandırdığı penaltı golü toplumbilim terminolojisine “Pirlo'nun Penaltısı” olarak geçti.

“Beklenmedik yumuşaklıkta”, “alışılmadık tevazu”, “kalecinin penaltı anındaki sevinci –ne yapabilirdim ki!”, “esnek güç”, “sağ gösterip latifçe vurma”, “yer yarılsa da topun dibine girsem” vd. ifadelerinin taşıdığı anlam yükünü daha kısa, estetik ve anlaşılır kılma adına yapılan çalışmanın halk nezdinde benimsenip benimsenmeyeceği katiyen merak konusu değilmiş. Zira futbol bütün toplumlar için tutkal işlevi görüyormuş.


Vakıf sözcüsü veBirikim Üniversitesi(BIRU) öğretim üyelerindenProf. Dr. Mülâzım Ballıbeyyaptığı açıklamada, almış oldukları kararın gerekçelerini şöyle dile getirdi: “… İşte biz BESAV olarak bir yılı aşkın bir süredir …

Herkes Seni Tanıyorum Der, Woody

Woody Allen, filmlerinin iyi birer takipçisi olanların –ve kendisini kitaplarından da bilen, tanıyan okuyucularının– bile düşündüğünden daha duygusal bir adam sanırım!.. Nüktedanların böyle bir yönü hep olagelmiştir. ‘Ağlayan palyaço’ metaforunu hatırlayalım.
Geçen yıl Reuters Haber Ajansı’na verdiği röportajı okuduğumda hüzünlenip yutkunduğumu hatırlıyorum... Gülümsemeyi de elden bırakmadan tabii! Okuduğum cümleleri sarfeden kişi öyle böyle biri değil, Woody Allen’dı sonuçta.
Yıllar evvel eşiyle beraber iki çocuğu evlat edinmişti Allen. Röportajı yapan (Zorianna Kit), “Eşinizle iki çocuk evlat edinmiştiniz. Şimdi 12-13 yaşlarında oldular. Hiç aile saadeti için biraraya gelip filmlerinizi izliyor musunuz?” diye bir soru sormuş. Allen’ın cevabı şöyle: “Hayır. Bir kere aile saadeti gibi bir kavramımız yok. Büyük kızıma Alfred Hitchock ve Marx Brothers filmleri izletmişliğim var. Ama asla kendi filmlerimi göstermedim.”
Gasteci, sorusunu “Neden?” diye sürdürünce devam ediyor Allen: “Ailemi ş…

Cevat Çapan: Şimdi Tabiat Kadar Yalnız

Cevat hoca, sağolsun, çok yaşasın; yıllar içinde çevirdiği şiirler ve kendi yazdıkları ile hayranlığımı kazansa da, Tehlikeli Oyunlara yazdığı önsözle fikrimdeki bu ‘mümtaz sakallı şahsiyet’ figüründe derin bir obruk meydana getirmişti.
Yani, tamam,Oğuz Atayokuyan biri için işin hikâye kısmı, yani “sonunda çocuğun ne olduğu, üşüyüp duran kızla yatıp yatmadığı” gibi dedektif öyküsü teraneleri öyle pek önem arzeden şeyler değildir. Ama güzel abim, insan bi’ kitaba yazdığı önsözde neden “başkarakter”in sonunda öldüğünü söyleme gibi bir –tutun beni– zırtapozluk, evet zırtapozluk yapar ki! (Tehlikeli Oyunlar’ı okumadan önce bu yazıyı okuyan arkadaşım, artık çok geç, gördüğün gibi bir Cevatlık da ben yaptım şimdi! Hadi bakalım…)
Kitaptan kemik kütürdeten lezzetler aldım elbette ama eğer Cevat hocaHikmet Benol’un sonunda öldüğünü söylemeseydi o muazzam intihar sahnesinden çok daha büyük bir haz (!) alacağımı ve bunun fikrime daha tesirli bir etki yapacağını adım gibi biliyorum. Gerçi bu durum…

İhtişamlı Bir İlk Şiir Kitabı: Sır Kâtibi

Sır Kâtibi, rahmetli Hulki Aktunç'un ilk şiir kitabıdır. Şiir Atı yayınlarının bir güzelliği olarak 1989 yılında basılmış. Hiç çekinmeden söyleyebilirim ki bu güne kadar gördüğüm en güzel kapak tasarımına sahiptir. Müthiş bir histi sahiden de, hiç unutmuyorum kitapla ilk karşılaştığım ânı. (Yıllar sonra Hulki abiye bu mevzuu uzun uzun, bir çocuk gibi anlatınca o da çok sevinmiş benimle aynı fikirde olduğunu beyan etmişti... Ve uzun bir 'kitap kapağı' muhabbeti başlamıştı aramızda, ki, bir daha tekrarlanmadı öyle bir sohbet hayatımda, ne Hulki abi ile ne de başkasıyla. Hastanede olduğunu biliyordum ama vefat haberini aldığım gün derinden sarsılmıştım.)
Kitabın kapak tarsımı Akan Kor’a ait –elleri dert görmesin! Akan beyle de konuşma şansım oldu. Sonraki yıllarda meslekî birikimini kitap kapağı dışındaki tasarımlara ağırlık vermesi yayıncılığımız için önemli bir kayıp bence.
Evet, sahiden de ‘ihtişamlı’ bir ilk şiir kitabı Sır Kâtibi. Sabırla işlenmiş ve demini bulmuş özgün bir…