Ana içeriğe atla

Ey tüm güneşlerin sonsuz uçurumu: Gottfried Benn’in Şiir Dünyası



Şiir Yaşamı Düzeltmeli midir?” başlıklı bir yazısında şöyle der Gottfried Ben: “Şiir yazan kişi -düşmanca değil ama- tüm dünyayla karşı karşıyadır. Dünya ona ilişmez, o da dünyaya. Düzeltmek istemez o, ama kendini de düzelttirmez. ... Yani: şiir düzeltmez, ama çok daha önemli bir iş yapar: değiştirir. Şiirin doğasının kocaman bir çekirdeği, ipince bir kenarı vardır; fazla yere değmez, ama değdiği yeri yakar. Şiirin açısından bakıldığında her şey tersyüz olur, tüm kategoriler ve kavramlar karakterlerini değiştirirler.”

Hermann Hesse’nin yıllar önce okuduğum ve bütün gücüyle içime işlemiş bir sözü vardır: “Şair olundu mu birkez, bir daha geri dönülemez!” Hakikat de böyledir! Hakikate de birkez olsun sırtını dönmüş bir insan, -girdiği yoldan- bir daha ‘geri’ dönemez. Şüphesiz bu, o ilk duraktan çok uzakta bir menzildir…


“Yumuşak körfez. Karanlık düşleri ormanların./ Yıldızlar kartopuçiçeği kadar ve ağır./ Panterler sıçrar sessiz sedasız arasından ağaçların./ Herşey kıyı. Deniz dur duraksız bağırır. –”

“Sen kendi su birikintinin çamurunu sıçratırsın sadece/ ve bir solucan yuvasının basarsın üstüne, bizi ezersen eğer,/ pisliğiz biz ve olmak istemeyiz başka hiçbir şey de.”

"Şirketin yöneticisi her yere yasallık taşır."

“Bemol: 35. sonat./ İki göz kükrüyor: / Chopin'in kanını sıçratmayın salona,/ ayaktakımı sürüsün üstünde diye!/ Yeter! Hey, Gigi! –”


Gottfried Benn, Nazilerin 1933'te iktidara gelişini hararetle selâmlar. Onların ‘Yeni İnsan’ın yaratıcılığını yapacağını iddia eder... Bu durum yakın çevresi üzerinde bir şok etkisi yaratır. Kısa bir zaman sonra yaptığı hatayı anlasa da artık çok geçtir. Öyle ki, 1938 yılında Nazi yönetimince kitap yayımlaması yasaklanan yazarlar arasındadır  artık. Ama toplumsal bellek bunu hiçbir zaman unutmamış ve öldüğü 1956 yılına kadar Benn'i bir Nazi olarak bilmiş, anmıştır.


“Ah şimdi uçurumun, sallantının, güneyin şarkısını söylesem: / Uzaklarım ben, rüzgârla esmiş gelmiş buraya”

“... rakamlara sarılma/ (hele de bölünebilirlerse) ...”




“devletin sosyal sistemini/ içine sindirmiş inanç, –/ avutur tramvay yolcusunu."

“Bir taşralı boğuluyor demir cevheri çenesinde: / Al beni. Batmak istiyorum./ Bırak öleyim. Doğur beni. –”


Benn, bir doktordu. İnsan doktoru! Oysa şiiri, şairliği, can’dan özge bir varlığın, hayır, hayvanın değil, hayvanın değil; düşünen, savaşan, âşık olan o eski insanın, hülâsa, ruhunu yitirmiş varlığın ve onun ardında bıraktığı yegâne şeyin, et'in şiiridir, şairliğidir.


“Ne havlarsınız yahu?/ Ruh deyip duruyorsunuz  –nedir sizin ruhunuz?/ İhtiyar kadın her gece yatağına sıçınca– / gevşek baldırlarını merhemleyince ihtiyar adam,/ ve siz bağırsaklarınıza oturtmak istediğiniz zıkkıma uzanırken,/ yıldızlar zevkten boşalır mı sanırsınız... ?/ Ha?”

“Kanlı nemli dünyaya geldiğimizde/ daha fazlaydık şimdikinden./ Bugün dertler ve dualar/ yonttu bizi ve ufaladı.”

“Kafayı bulmuş bir bira kamyonu sürücüsü masaya yapıştırılmış./ Dişlerinin arasına koyuaçık bir yıldızçiçeği sıkıştırılmış./ .../ Suya doy vazonda!/ Rahat uyu,/ küçük yıldızçiçeği!”


O et ki artık pistir ve kokar ve tiksinti uyandırır yalnızca. Beklenmedik bir neşterin dokunuşuna kirli kan ve irin fışkırtarak cevap verir. İşe yaramaz bir ‘nesne’nin şairidir artık o.  Bunları görmek ve yazmakla cezalandırılmış gibidir.


“Et yaprakları ve orospu güzleri/ .../ Et sıvıdır; dök onu istediğin gibi etrafına;/ bir yarık çığlık çığlık ağzımız. –”

“Yeşil dişler, surattaki sivilce/ el sallıyor bir göz kapağı kenarı iltihaplanmasına.”

“Salgın getiririm. Pis kokuyum ben./ Dünyanın kenarından gelirim./ Ağzımın bir şeyi akar bazen,/ tükürsem onu cızırdar daha yıldızlar”

“Kim düşünür böylesine kaybolmuş uzakları?/ Kim bilir daha şişe, kadeh, rom ne?/ İnsanoğlu işte yine yıldızlardaydı,/ büyüyüp ayrıldı ikiye”

“Ah fışkırın gidin! Ah çiçek açın boşalın bir!/ Düşünün: İthaki: denizden denize/ tapınaklar mermer sağanaklar estirir. –”


Denilebilir ki, Chamfort’tan bu yana, inançsızlık hiçbir zaman bu kadar güçlü bir şekilde ifade bulmamıştır:


“hayvanlar bizi Tanrı'ya sattılar  –”




“Hayvan yaşar günbegün/ ve yoktur memelerinde hatırlayış.”

“ben Tanrı'nın paçasından dışarıyayım; / sen de beni seviyor musun? Öyle çok yalnızdım ki...”

Benn’in şiirlerinde (özellikle de ilk dönem şiirlerini garipsediği ve ‘bunları sahiden de ben mi yazmışım’ dediği ‘olgunluk’ döneminde) sıklıkla yer bulan kadın-erkek ilişkisi ise (ya da daha genel anlamıyla, işe hayvanları da katarak, ‘cinsellik konusu’ diyelim) belki de apayrı bir yazının konusu olabilecek kadar ilginç ve dikkate değer:

"ve akşamları sıçrar teke keçinin üstüne."


“Erkek kahverengiliği atlar kadın kahverengiliğinin üstüne: / Bir kadın bir gecelik bir şeydir./ Ve güzel olduysa eğer bir sonraki gecelik de!/ Oh! Sonra gene bu kendi kendine olmaklar!/ Bu dilsizlikler! Bu sürüklenmekler!”

“Ve yine de vurdu aşk bana,/ bonbelense de iki kaltak çenesi önümde. –”

“Taş vardır. Fakat ne vardır taştan başka? Laflar!/ Fasafiso!/ (sarkar beyni aşağıya)/ Tükürün düşünme merkezime./ Lafları fuhşettik koyduk ortaya./ Beni iğrendirir akrabayla zina.”


Otopsi masasında tetkik edilmeyi bekleyen bir bedene duyduğu tiksinti ile tezat durumda değildir onun şiiri. Aynı yabanıl hâl kendini ‘dışarıda’ da gösterir. Bir balo salonu da olabilir bu dış(arı)lık, bir bank da… Dayanılmaz bir aşırılığın isyanıdır bu:


“Balo. Orospular Haçlı Seferi. Frengi Kare Dansı./ Yumurtalık yumurtalık kopartın o beyinleri, o miskin pezevenkleri!”

“Burjuva bataklığı bankların üstüne taşıyor”

“Mahvedin tohumu! Çukurlar kazın kendinize!/ Döllenin kendi içinize!”

“Beyince döndüm yuvaya/ .../ Düzlerim dünyayı. Haydutluk hönkürürüm.”

“Bir çocuk sesi: / Ah sevgili, sevgili morg görevlisi bey,/ sokmayın beni daha karanlık tabuta!”

“Ah havalandırma! Sıcak şişiklik... Alnın akıp gidişi!”

“beynime binmek zorundayım,/ bütün kıvrımlara,/ son karşılıklı konuşmaya. –”


Yadsımaya yer yoktur Gottfried Benn’in şiirinde. Söylencesi açık, pervasız ve alabildiğine hoyrattır. İçtenliksiz olan hiçbir şeye yer vermez şiirlerinde. Belki de sırf bu yüzden ‘gerçek sevgi’ denilen şeyin bir iz-sürücüsüdür Benn. Değil mi ki, “Hor görülür sevenler” demiştir bir şiirinde. Ve daha neler neler…

 

“Gürcü kadınların yakınlığı aklımızı karıştıran. –”

“Erguvan örtülü durur güzelliğim/ gündüz gece senin için.”

“Neredesin ey çıplak?!!”

“Tut beni! Hey, düşüyorum!/ Öyle yorgunum ki ensemde.”

“kendimizi kurtarmak için/ nefretçi olmuşuz,/ kurtuluşsuz.”

“Bir çavdar tarlasının önünde dedi ki biri: / Peygamber çiçeklerinin sadakati ve masalsılığı/ şirin bir resim motifidir bayanlar için.”


Sevgiliyi değil, sevgiyi düşünen, yaşayan, yazan el, et’liğini hatırlayıp çürümek ister günü gelince. Mayasına, yoğrulduğu hamura ulaşmak ister. Çağrı derindedir:

“Toprak her yatağın etrafında birikiyor burada./ Et düzleniyor yere. Kor koyuveriyor kendini./ Özsu sızmaya başlıyor. Toprak çağırıyor. –”

“Kükrüyorum: Zihin açıl!/ Beyin de çürür aynı kıç gibi!”


Ve işte; yıkıntılar, kesikler, sessiz çığlıkların ortasından konuşan bir ömrün en kısa tarihinin en uzun evrak-ı metrûkesi:


“bir uçuşa yeltenmek ister gibi/ dünyanın gölgesinden.”




hamiş:
Bütün şiirler, Türkçede yayımlanmış tek Gottfried Benn kitabı olan Et’ten alınmıştır (İmge Yayınları, 1997). Bir okur olarak, çevirmen Oğuz Tarihmen’e ne kadar teşekkür etsem az… Böylesi muazzam bir kitabı, eşine az rastlanır bir duyarlıkla çevirdiği için kendisine minnettarım. Lütfen daha çok kitap çevirsin! (Yayınevleri, uyumayın!) Et, İmge Yayınları’nın ‘Başyapıtlar’ dizisinden çıkmış bir kitaptır, bu vesileyle, bu muhteşem –ve kadri bilinmemiş– dizinin editörlüğünü yapmış olan şair-çevirmen Erdal Alova’ya da teşekkür etmem gerektiğine inanıyorum.



[Son olarak,
üstat Benn'in üç şiirini eksiksiz bir şekilde aşağıda okuyabilirsiniz.
Blogdaki bütün yazı ve alıntıları tabiidir ki önce kendim için yazıp ettiğim için bu kadar bol keseden dökülüyorum!
Yoksa kuzum, sizin adınız ne, tanışıyor muyuz?]


GENÇ HEBBEL

Siz oyar ve biçimlendirirsiniz: bükülen keskiyi
hünerli, yumuşak bir elde.
Ben alnımla vurur mermer bloğa
şekli çıkarırım.
Ellerim ekmek için yaratır benim.

Ben henüz kendime çok uzağım.
Ama ben olmak isterim ben!
Kanımda birini taşırım derinde,
çağıran kendi yarattığı
Tanrı gökleri ve insan yerlerini. –

Anam öylesine gariban bir kadındır ki,
gülersiniz görseniz,
bir dar koyda otururuz,
köyün ucunda yapılmış.
Gençliğim bir kabuk gibidir bana; altında bir yara.
Kan sızar hergün oradan.
Bu yüzden böyle tanınmaz haldeyim. –

Yok ihtiyacım uykuya.
Yemeğeyse sadece gebermemi önleyecek kadar!
Merhametsizdir kavga
ve kılıç uçlarından diker gözlerini bakar dünya.
Her bir dünya aç kalır kalbime göre.
Her birini silahsız bendeniz
eritmeliyim kanımda.


***


TEHDİT

Ama bilesin:
Hayvan günleri yaşarım ben.
Ben bir su zamanıyım.
Akşamleyin uyuklar gözkapağım
orman ve gök gibi.
Sevgim az laf bilir:
Öyle güzel ki kanında.


***


ANA

Alnımda kapanmayan bir yara
gibi taşırım seni.
Hep acımaz. Ve akarak
ölüp gitmez oradan kalp.
Sadece bazen körüm birdenbire
ve kan hissederim ağzımda.








Yorumlar

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Thomas Hardy’nin Adsız Sansız Bir Jude’u ve Bizi Kahreden Sevgiler

"Elbiselerinden sıyrıldı...  Hayalinde giydirdiğin çıplak benden."
Thomas Hardy












[Thomas Hardy’yi de Jude the Obscure/ Adsız Sansız Bir Jude romanını da, övmek isterim.]

Olay örgüsü ve karakterlerin durumu açısından bazı karşılaştırmalar yaparak 'ele almayı' düşündüğüm kitap, ülkemizde pek okunmamış bir eser ne yazık ki.(Hani Nevzat Erkmen’in ''Ulysses'' için kaleme aldığı önsözde sarfettiği''işte herkesin bildiği ama hiç kimsenin okumadığı'' türden bir eser bu da. İkisi arasında bir 'kıyas' yapmıyorum. Sadece okunma[ma] yönündeki benzerliklerinden dolayı bunu söyleme ihtiyacı hissettim.)İletişim Yayınları’nın ''Dünya Klasikleri'' dizisinin dördüncü kitabı olarak -benim için çok özel bir çevirmen olan-Taciser Ulaş Belge çevirisiyle yayımlanmış bir kitap bu. İlk baskısı 1991 yılında yapılan eserin ikinci baskısı tam 17 yıl sonra, 2008 yılında yapılmış -1000 adet.Bu yazıyı okuduğunuz zaman herhangi bir değişiklik olmam…

Ergin Altay ile Rusçadan Türkçeye Çeviriler Üzerine Bir Röportaj / M. Milât Özçelik

Ergin Altay
1937'de Edirne'de doğdu. Babasının devlet memuru olması nedeniyle çocukluğu Anadolu'nun çeşitli kentlerinde geçti. 1953''te Kuleli Askeri Lisesi'ne girdi. Orada kendi isteğiyle yabancı dil olarak Rusça'yı seçti. 1956'da DTCF Rusça bölümünden mezun oldu. Askeri Lise'de Rusça öğretmenliği yanında Rusça'dan Türkçe'ye çeviri ile ilgilenmeye başladı. İlk çevirisi Yusuf  Ziya Ortaç'ın"Akbaba"dergisinde yayınlanan Zoşçenko'dan bir öyküdür. Daha sonraları özellikle Dostoyevski ve Tolstoy başta olmak üzere çeviriler yaptı. Puşkin, Gogol, Çehov, Gonçarov, Lermontov, Gorki, Bulgakov, Turgenyev çevirdiği diğer yazarlardandır. Mesleğini günümüzde de sürdürmektedir.

 *
Rusçadan Türkçeye çok sayıda kitap çevirdiniz. Neredeyse tüm klasik Rus edebiyatını sizin çevirilerinizden okumak mümkün. Rusça’dan Türkçe'ye yaptığınız çeviriler için neler söylemek istersiniz? Mütemadiyen karşı karşıya kaldığınız sorunlar var mı?
Rusçadan Tü…