Ana içeriğe atla

Bir Fotoğrafın Düşündürdükleri

“Shadow Play” by Eva Besnyö

Kumar oynuyorlardı, sigarasına. Uzun 2001: zamanın rûhu! Hemen herkes aynı sigarayı içiyordu. Ben Selço’nun (Selçuk abi) miçosu gibiyidim. Şans getireyim diye yanından ayırmıyordu beni. Oluşturdukları çemberde biri 52 kâğıtlarını karıyor ve sırasıyla herkes bir kâğıt ismi söylüyordu. Dağıtımda adı geçen kâğıt kimin önüne düşerse diğerleri paketlerinden birer sigara çıkartıp şanslı olana veriyorlardı. Selço, söyleme sırası ona geldiğinde ara ara bana soruyordu: sen söyle, hangisi olsun? Ben de hep aynı kâğıdı söylüyordum: sinek 5! –Sigaralar Selço’ya…

(Sinek 5’i seviyordum. Nedenini bilmiyorum. Sevgim başka bir şey düşünmeme engel olduğundan mıdır nedir, başka bir kâğıt ismini de tutamıyordum aklımda. İlk onu duymuşum ve hemen sevmişim demek ki. Böyle de çabuk aldanırım…)

Ne zaman sorsa, bir gerizekâlı edasıyla “sinek 5” diyordum. Kazanan için şahaneyken diğerleri için gıcık bir durumdu tabii. Bir süre sonra, çemberin içindeki tek çocuk yaştaki kişioğlunun, yani bendenizin, def’edilmesini söyleyen ama isteği en çok da Selço tarafından geri püskürtülen Lac Ap’Qadır (Kadir Amca’nın Oğlu) sigaralarının neredeyse tümünü kaybetti. Parası da yoktu ki bahisleri yükseltme yoluna gitti ve mahalle tarihimizde hiç kimsenin başaramadığı bir şey için diğerlerine bir teklifte bulundu. Bındaron’un  bütün ağaçlarını geçmek! (Bındaron: ağaçların altı.)

Bındaron ki mahallemizin ata sporu alanı; 18 dut ağacından mütevellit, uzun, yaşlı, dallı-budaklı, ‘L’ biçiminde dizilmiş, neşet etmiş, güngörmüş sahipsiz bir toprak parçasını çevreleyen, ağaçlarının gölgesiyle sıhhat veren yerin adı. Aynı zamanda mahallenin futbol müsabakalarının da yapıldığı bir yer. Bir çeşit olimpiyat stadı yani… Baharın gelişiyle birlikte küçük-büyük herkes ağaçtan ağaca tırmanır, geçer, atlar, 16. ağaca geldiğinde ise bir sonraki ağaca umutsuzca bakıp usul usul aşağı inerdi. –Tam da bu noktada, antropologları göreve çağırıyorum!

(Bunu ben de birkaç kez yapmış idim ve fakat 16. ağaçtan inip otardığım davalarımın yanına gittiğimde bana kıs kıs güldükleri hissine kapılırdım… Bir süre böyle geçerdi ve ben biraz kızgın, çokça yorgun olduğum için hayvanlarımla konuşmazdım. Akşam ezanına yakın, her şey çoktan unutulmuş olurdu. Ben onları helal otla doyurmanın, onlarsa bize süt verecek olmanın mağrurîyeti içinde eve dönerdik.)

Evet inerdi çünkü 17. ağaca atlamak, şiirde de söylendiği üz’re, kol gibi yürek isterdi. Dallar arası mesafe diğer ağaçlar gibi iç içe geçmiş ya da yakın değildi. Bir hışımla atlayayım derseniz, 17. ağacın size tutamak olarak sunduğu dallar ancak çalı-çırpı hükmündeydi. Kimse de 4-5 metrelik yükseklikten dengesiz bir şekilde düşmeyi göze alamıyordu hâliyle, hoş, gerek de yoktu yani, değil mi?

(Çocukken her şey biraz büyük gözükür, bileceksiniz, aslında daha yüksek bir mesafe gibi kalmış aklımda ama daha somut olsun diye 4-5 m. yazdım. Yoksa ben de biliyorum büyülügerçekçiler gibi “tamı tamına 273 metreydi” demeyi! Ama işte bu memleket insanı bunca gerçekçiliği kabullenemez…)

Şimdi başladığımız yere, Lac Ap’Qadır’ın oğlu ya da diğer ismiyle Quto’nun (Kutbettin) iddiasına dönelim… Quto’nun Bındaron’daki ağaçların hepsini geçeceğini söylentisi bir anda bütün mahalleye yayılmış, çoğunluğunu genç ve çocukların oluşturduğu büyük bir kafileyle yaklaşık 300 kilometre uzaklıktaki yere doğru yürümeye başlamıştık. (Nasıl? Gerçek nefes darlığı yapıyor mu?) Quto, ilk 16 ağacı bir goril ile kapışabilecek sağlam yapısıyla biraz da usulen, geçiverdi. Benim gibi geçtiği her ağacı yürüyerek takip eden aklı havada birkaç çocuk dışındaki herkes 16 ile 17. ağacın arasını görecek bir şekilde beklemeye koyulmuştu bile.

Biraz bekledi Quto. Bu sırada ufak tefek gülüşme sesleri ile “lan oğlum in aşağı, kıracaksın bir yerini” diyenlerin sesleri birbirine karışıyordu. Bazıları da, kendilerince, ne yapması, nasıl bir şekilde atlaması gerektiğini söylüyordu. Bekleyiş beklediğimizden de uzun sürdü. Quto, üzerinde durduğu dalın esnekliğini ölçüyor, ne kadar daha ileriye gidebileceğini kestirmeye çalıyordu. Ağacın ana gövdesine doğru iyice geri çekildiği bir sırada, dallar arasından yüzünün ancak bir bölümünün göründüğü bir sırada, herkesin vakit geldi galiba diye düşündüğü bir sırada, tam da o sırada canı acımış bir hayvan gibi anlamsız bir nara atıp ileriye doğru hareketlendi, ve………

Aman Allahım, Quto uçuyordu!

Havada süzülüşünü izliyorduk. Dünyanın en uzun ânıydı. Kolları, gövdesinden ayrılmak istercesine ileri doğru atılmışlardı. Ve bir an, 17. ağacın içine girip, kayboluverdi. Daha hiçkimse yerinden kıpırdayamamıştı ki saniyeler önceki bağırışla aynı anlamsızlıkta ama bu kez daha naif bir ses işittik: 17. ağaç, yüzünü gözünü bazıları kanamalı onlarca sıyrıkla doldursa da sonunda merhamete gelip kollarını açmış ve Quto’ya bir tutamak sunmuştu. Bir mahallenin makûs talihi değişmişti sanki…

Öyle ki, bir yıl sonra taşındık o mahalleden.

*

Eva Besnyö’nün “Shadow Play/ Gölge Oyunu” isimli fotoğrafını (Macaristan, 1931.) gördüm ve ona uzun uzun baktım. Kendisi görünmeyen bir ağacın yeri kuşatmaya çalışan gölgesi, bana Bındaron’daki 18. ağacı hatırlattı... Şimdi çocukluğum kadar uzak bir yerde duran ve kimsenin umursamadığı o yalnız ağacı.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

"Babam Camus" / Catherine Camus

Babam, ünlüymüş o meğer, ölene kadar bilmiyordum. Öldüğü zaman anladım. İmrenilecek bir durum değil. Benim için babaydı o. Tuhaf, amma tuhaf şey. Gülüşüne bayılırdım. Başkaları için, Albert Camus bir efsaneydi, baba değil. Bilincinde olmadığım ve babamın bizden uzak tuttuğu şöhret, erkek kardeşimle benim üstümüze düştü ve ezdi bizi. 14 yaşındaydım. Hiç kimse, hiç ama hiç kimse benim acı çekebileceğimi düşünmedi. Annem bile. Darmadağın olmuştu. Babamın ölümünden hemen sonra, Agathe’ı, küçükken babamın bana verdiği dişi kediyi ameliyat ettirmek gerektiğini söyledi bana. Babamın şöyle bir şarkı mırıldanışını hâlâ duyar gibiyim: “Agathe, cici kedi, ne güzel patileri...” Sağa sola yavrular dururdu Agathe –bizim evde özgürlük vardı, kedilere bile– yavruları vermeden önce iki ay evde tutardık. Kedi yavrularına bayılırdım. Annem bana “Ne yapacağız bunları? Baban veriyordu. Bizden kimse almaz ki” dedi. Haklıydı. İşte o zaman hayat neymiş anladım. Annem kediyi ameliyat ettirdi. 
Okulda babamın…

Ergin Altay ile Rusçadan Türkçeye Çeviriler Üzerine Bir Röportaj / M. Milât Özçelik

Ergin Altay
1937'de Edirne'de doğdu. Babasının devlet memuru olması nedeniyle çocukluğu Anadolu'nun çeşitli kentlerinde geçti. 1953''te Kuleli Askeri Lisesi'ne girdi. Orada kendi isteğiyle yabancı dil olarak Rusça'yı seçti. 1956'da DTCF Rusça bölümünden mezun oldu. Askeri Lise'de Rusça öğretmenliği yanında Rusça'dan Türkçe'ye çeviri ile ilgilenmeye başladı. İlk çevirisi Yusuf  Ziya Ortaç'ın"Akbaba"dergisinde yayınlanan Zoşçenko'dan bir öyküdür. Daha sonraları özellikle Dostoyevski ve Tolstoy başta olmak üzere çeviriler yaptı. Puşkin, Gogol, Çehov, Gonçarov, Lermontov, Gorki, Bulgakov, Turgenyev çevirdiği diğer yazarlardandır. Mesleğini günümüzde de sürdürmektedir.

 *
Rusçadan Türkçeye çok sayıda kitap çevirdiniz. Neredeyse tüm klasik Rus edebiyatını sizin çevirilerinizden okumak mümkün. Rusça’dan Türkçe'ye yaptığınız çeviriler için neler söylemek istersiniz? Mütemadiyen karşı karşıya kaldığınız sorunlar var mı?
Rusçadan Tü…

Yusuf Atılgan'ın Bütün Şiirleri (ve Birkaç Soru)

Ölü Su
İçsin mi kansıcağı ikindilerde İki ucu denizsiz çay suyundan Dört boynuzlu yörük öküzü Çıkamaz ininden yaz uykusunda çakıroğlan duvarda çamursarısı sidikkızılı boynuzbozu bir ölüdoğa sıvanın altında kim var Susuz aç kim gizliyor olumlu tarhanayı sevimli ifritlerden as kendini çakıroğlan bir türküde oturacaksın yapayalnız sabah çayları bir türküde üzüm Kısır tarlada gereksiz bir kaya ya da İskender sininde bir kabartma taşdonuğu (yaşadıydı Karacoğlan Kızı Yunus karıncası kansıcağı ikindilerde harman kaşıntısı) Kendir saplarıyla asılmış uzarken yarı yolda Suçluyum sayın yargıç bir zurnacı çingene ısmarlayın ipime Ya siz sayın Yargıç?

Yusuf Atılgan [Yazı Dergisi,Sayı 1,1978.]
*
Ayrılık