Ana içeriğe atla

Kayıtlar

2017 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Zekeriya Tamir — Onuncu Günde Kaplanlar

(Zekeriyyâ Tâmir - “en-Numûru fi'l-Yevmi'l-Âşir”)
Arapçadan Çeviren: B. Leyla Yelken


Orman, kafeste hapsedilmiş kaplandan çok uzaktaydı. Fakat ormanı unutamıyordu kaplan. Kafesin etrafında toplanmış, kendisini hiç işkillenmeden ve meraklı gözlerle izleyen adamlara öfkeyle baktı. İçlerinden tiz sesli biri emreder gibi konuşuyordu;
—Eğer gerçekten mesleğimi, yani hayvan terbiyeciliğini, öğrenmek istiyorsanız, ilk hedefinizin düşmanınızın midesi olduğunu asla unutmamanız gerekir! Bu mesleğin hem çok güç hem çok kolay olduğunu göreceksiniz. Şimdi şu kaplana bir bakın! Vahşi, son derece mağrur, özgürlüğüne düşkün ve çok güçlü. Fakat değişecek, küçük bir çocuk gibi zayıf, sakin ve itaatkâr olacak. Dikkatle izleyin! Elinde yiyeceği olanla olmayan arasında ne fark var, öğrenin!
Adamlar, hayvan terbiyecisi olma yolunda, bu mesleğin liyakat sahibi öğrencileri olacaklarını dile getirdiler. Hayvan terbiyecisi güldü ve alaycı bir şekilde kaplana:
—Değerli konuğumuz nasıllar acaba, keyfiniz yeri…

7 Yıl Sonra

Biyolojik olarak her 7 yılda bir yepyeni bir insan olduğumuz söylenir/miş.  22 yaşımı düşünüyorum. 7 yıl öncesi. Bana, ben 22 yaşındayken, hayatını (“tarihçe-i hayat”) yaz denseydi, 40 ciltlik bir kitap yazabilirdim. (Bu cümleyi Orhan Pamuk’un Öteki Renkler’inde okumuştum. 22 yaşındaydım. ‘Duygularıma tercüman oldu’ dedikleri şey buydu demek. O, bu cümleyi kaç yaşından seslenerek söylüyordu bilemiyorum şimdi, bildiğim şu ki, ben o gün 22 yaşındaydım ve aynı şeyi düşünüyordum, aynı duygu, aynı yoğunluktaydım. Sonra sonra, benim oldu bu cümle. Ona ihtiyaç duyan bendim çünkü.) 7 yıl geçti. Şimdi ise “biyolojik olarak her 7 yılda bir yepyeni bir insan olduğumuz söylenir” cümlesini –bu kez okumadım,– işittim. (Kaynak kişi, Barış Özcan.) Arada neler olup bittiğini anlatacak değilim. Yo! uzun süreceğinden değil, artık 22 yaşındaki ‘çocuk’ olmadığımdan. Geldiğim noktada, değil 40 ciltlik bir kitap yazmak, 40 satırlık bir mektup yazmanın bile uzağında görüyorum kendimi: tâkatim yok ya da yorgun…

Haruki Murakami Gibi Bir Çağdaşa Sahip Olmak

Bazı yazarlar var, yeni bir romanları çıktı mı beni hemen kitapçıya bir nüsha almaya koştururlar; sonra elimde o an okumakta olduğum ne varsa bir tarafa koyar hemen onun eserine gömülürüm. Bugünlerde sadece bir avuç yazar üzerimde bu etkiyi yaratıyor, Haruki Murakami de onlardan biri.
Sanırım Murakami’nin en göze çarpan özelliği, tüm romanlarının çok farklı olması; bir romanından bir sonrakine, farklı biçimlerde oluşturulmuşlar ve farklı yönlere işaret ediyorlar. Yapı ve üslup bakımından her birinin açıkça diğerlerinden ayrı durması amaçlanmış. Yine de her biri Murakami’nin aşikâr damgasını taşıyor ve buna rağmen her biri kendi içinde küçük harikulade ayrık bir evren oluşturuyor.
Fakat hepsi bu değil. Tüm bu küçük evrenler bir araya getirildiğinde (elbette bu sadece okuyucunun kafasında oluyor), daha geniş bir evren – Murakami’nin tüm romanlarının yekûnu– hayat dolu bir biçim alıyor. Bu manada, onun romanları aynı anda hem dikey, artsüremli bir boyutu hem de yatay, eşzamanlı bir boyutu …

Üç Anne Şiiri: Celan, Mayröcker, Muşhîrî

AKÇAKAVAK
Akçakavak, yaprağınla ak pak bakarsın ya karanlığa. Ak düşmemişti hiç annemin saçlarına.
Karahindiba, Ukrayna ne kadar yeşil. Sarışın annemse dönmedi yuvasına.
Yağmur bulutu, kaynağın kurudu mu? Benim sessiz annem ağlar tüm insanlara.
Çember-yıldız, bağlıyorsun o altın kurdeleyi, Bir kurşunla annem kalbinden aldı yara.
Meşe kapı, kim çıkardı rezelerinden seni? Benim tatlı annem gelemeyecek bir daha.
Paul Celan (Haşhaş ve Bellek, BROY Yay., s. 15, 1994. [Çev.: Gertrude Durusoy / Ahmet Necdet]


AÇIK KOLLARIYLA ANNEM ona gidince beni karşıladığı zamanlar
şefkatli sözleriyle annem onu arayıp gelemeyeceğimi söylediğim zamanlar
yana dönük yüzüyle annem daha konuşmak isteyip de artık yapamadığı zaman
kapalı gözleriyle annem onu son bir kez kucaklamak için geç kaldığım zaman

Friederike Mayröcker (Çocuk Yazı, Pan Yay., s. 29, 2013.) [Çev.: Burak Özyalçın]


Servi1
kardeşlerim Mansûr ve Menûçehr'e 
diken dışında bir şeyin bitmediği, rüzgâr dışında bir şeyin kükremediği, ölüm dışında bir şeyin kalmadığı, bir nefes…

Süleyman Saim Tekcan

"Atına bakan ardına bakmaz."










Osiris Merdiveni

⃟⃟⃟⃟⃟⃟⃟⃟⃟⃠⃟
Ozganlar ne işe yarar gök erbeziyken?
Vücutlar özünü ikiye katlar
ve yayamazken 'sahte kâr'ım diye-
Yokluğunuz kısmatin yokluğudur
yaşantı vefat etti çün hizmetçi
tehlikeli gözün aydınlık olsun.
Zamanın orası bir kalıp sabun
maskeni yakmak için her sabah
yoksulluğun silersin parmaklar mum.
Göden devinir mihiç onaşmakla
ya tecim uçlanır mı tam aykırı
yeraltı kurşunken kanat aşırı?
Gürlük yetebilir takı istemez
mezra akıtır başyurtta adamcıl
Maçka'ların seyri değişir'e dek.
Osiris kardeş, merdivenin koca.
Kaplanan humus tırmanan kimliği
tanrıdan böyle koptu örgen örgen-
Kükürt havada cenin süvarisi,
ay beyaza kesen kemikler dışı
bir bebek doğar kırmızıdan limondan.
İnen çıkan sayfayla anlamdaş yas
akşam yıldızını örtünce usun
kılıç artığı 'tabut' yüzey çöktü.
Sandık tıka basa taş dolu kuka
tükrülürken bir rahim Marmara'ya
kanını tarar, dalga saçlarını.
O kimsesiz hülhüle dilin banar
ki yankır sinir alacası fiske
vurursan yılın bıngırdar güneşi:
Ateşten çıka…

Paterson (Jim Jarmusch, 2016) Üzerine Birkaç Sözcük

–filmi henüz izlemeyenler için son çıkış–

Ölü Adam’da William Blake, Hayalet Köpek’te Yamamoto Tsunetomo, Sadece Âşıklar Hayatta Kalır’da Christopher Marlowe’a duyduğu hayranlığı sâdık izleyici kitlesiyle paylaşan Jarmusch, son filmi Paterson’da şair William Carlos Williams ile konuşuyor. Elbette sadece yazarlara, şairlere adanmış bir sinema değil onunki: Gizem Treni’ndeki Japon çifle Elvis Presley’in izini sürerken, ilk filmi Sürekli Tatil’de Charlie Parker’ın müziğinde kendini arayan genç bir adamdan dem vuruyordu.
Jim Jarmusch’un sineması, bir saygı sinemasıdır. Bu düşüncem Paterson’la birlikte iyice pekişti. Jarmusch filmlerinin her birini ayrı ayrı ya da ayırt etmeden diyeyim, çok severim ama Paterson, bence, şimdiye kadarki en rafine filmiydi. Kendi kitlesi dâhil, çoğunlukça sıkıcı ve zayıf bulunması, işlediği konunun yoğunluğu şöyle dursun, zaten günümüzde talibi iyice azalmış bir alana ait olmasından kaynaklı olduğunu söylenebilir. Bu saygı, salt yazarlar üzerinden yürüyen bir i…