Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Mart, 2017 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Paterson (Jim Jarmusch, 2016) Üzerine Birkaç Sözcük

–filmi henüz izlemeyenler için son çıkış–

Ölü Adam’da William Blake, Hayalet Köpek’te Yamamoto Tsunetomo, Sadece Âşıklar Hayatta Kalır’da Christopher Marlowe’a duyduğu hayranlığı sâdık izleyici kitlesiyle paylaşan Jarmusch, son filmi Paterson’da şair William Carlos Williams ile konuşuyor. Elbette sadece yazarlara, şairlere adanmış bir sinema değil onunki: Gizem Treni’ndeki Japon çifle Elvis Presley’in izini sürerken, ilk filmi Sürekli Tatil’de Charlie Parker’ın müziğinde kendini arayan genç bir adamdan dem vuruyordu.
Jim Jarmusch’un sineması, bir saygı sinemasıdır. Bu düşüncem Paterson’la birlikte iyice pekişti. Jarmusch filmlerinin her birini ayrı ayrı ya da ayırt etmeden diyeyim, çok severim ama Paterson, bence, şimdiye kadarki en rafine filmiydi. Kendi kitlesi dâhil, çoğunlukça sıkıcı ve zayıf bulunması, işlediği konunun yoğunluğu şöyle dursun, zaten günümüzde talibi iyice azalmış bir alana ait olmasından kaynaklı olduğunu söylenebilir. Bu saygı, salt yazarlar üzerinden yürüyen bir i…

Kardeşim Albatros

Şöyle başlamak isterim: Marco Polo (1254–1324), Kristof Kolomb (1451–1506), Samuel Taylor Coleridge (1772–1834), Charles Baudelaire (1821 1867), Peter Green (1946–…) * Kristof Kolomb Marco Polo’nun maceralarını okudu, ondan ilham aldı. 24 yıllık uzun bir yolculuktan sonra evine, ülkesine dönüp bir zengin olarak ölen Polo’nun hikâyesini altın elde etme hırsıyla besledi. Seyir Defterleri’nde o da Çin’e Cathay/Khatay, Japonya’ya Sipangu dedi. Aristoteles’i ve Avenruiz’i [İbn-i Sina] de okudu. Dünyanın küçük olduğunu onlardan öğrendi. 1493’le 1502 arasındaki dört seferinin ilk iki güncesi kayıp. Bartolomeo de las Casas’ın özetinden bildiğimiz ilk seferin 62. gününe rastlayan 4 Ekim Perşembe günü şöyle bir şey olmuş: – Batıya  doğru yolunu sürdürdü. Gündüz ve gece boyunca altmış üç fersah yaptılar, bunu adamları için kırk altı saydı. Bir çırpıda gemiye kırktan çok fırtına kuşu kondu, iki de albatros. Karaveladaki bir delikanlı bunlardan birini taşla düşürdü. Arada gemiye bir kutankuşu ve martı…

Orson Welles, İlhan İrem ve Yağmur

Sana bir şey anlatayım F., Lise-2'deydik... Yağmurlu bir gün; sizin ev okula yakın olduğundan, ben senden sonra dünyanın yolunu yürümeye koyulmuştum. Yine. O uzun yolun şöyle her 50 metresinde bir, senin o an ne yaptığını düşünürdüm: ben hâlâ yürüyorum ve o şerefsiz şu an üzerini değiştiriyor olmalı, ben hâlâ yürüyorum ve o şerefsiz şu an televizyon izliyor olmalı,ben hâlâ yürüyorum ve o şerefsiz şu an yemeğe oturmuş olmalı, ben hâlâ yürüyorum ve o şerefsiz şu an, belki de, yemek sonrasında sigarasını içmek için arka balkona çıktı bile... ben ancak şimdi eve varabildim ve o şerefsiz kim bilir şu an ne yapıyordur.
O gün yağmur yağıyordu. Güzelliğini ancak şimdilerde fark edebildiğim bir ilkbahar yağmuru. Tatlı, incitmeyen bir yağmur. Hızlı yürümeye alışkındım. Öyle olmasa her yere geç kalırdım. Bizim ev, biliyorsun, her yere uzaktı. Güzelliğini fark etmemiştim demem yanlış aslında. Mahiyetini kavramamıştım diyelim. Güzelliğinden haberdardım ki, seviyordum yağmuru. Eve ulaşmaya çalışt…