Ana içeriğe atla

Orson Welles, İlhan İrem ve Yağmur


by Eric Lambé (2012)


Sana bir şey anlatayım F.,
Lise-2'deydik... Yağmurlu bir gün; sizin ev okula yakın olduğundan, ben senden sonra dünyanın yolunu yürümeye koyulmuştum. Yine. O uzun yolun şöyle her 50 metresinde bir, senin o an ne yaptığını düşünürdüm: ben hâlâ yürüyorum ve o şerefsiz şu an üzerini değiştiriyor olmalı, ben hâlâ yürüyorum ve o şerefsiz şu an televizyon izliyor olmalı, ben hâlâ yürüyorum ve o şerefsiz şu an yemeğe oturmuş olmalı, ben hâlâ yürüyorum ve o şerefsiz şu an, belki de, yemek sonrasında sigarasını içmek için arka balkona çıktı bile... ben ancak şimdi eve varabildim ve o şerefsiz kim bilir şu an ne yapıyordur.

O gün yağmur yağıyordu. Güzelliğini ancak şimdilerde fark edebildiğim bir ilkbahar yağmuru. Tatlı, incitmeyen bir yağmur. Hızlı yürümeye alışkındım. Öyle olmasa her yere geç kalırdım. Bizim ev, biliyorsun, her yere uzaktı. Güzelliğini fark etmemiştim demem yanlış aslında. Mahiyetini kavramamıştım diyelim. Güzelliğinden haberdardım ki, seviyordum yağmuru. Eve ulaşmaya çalıştığım uzun yürüyüşlerde yolda yakalanırsam adımlarımı küçültüyordum. Saçak diplerine sığınanları, şemsiye kullananları, koşanları küçümsüyordum.

İşte böyle bir gündü ve daha ilk 50'nin muhasebesini yapmadan bir kız belirdi önümde: lacivert ceketli. (Mehmet Akif? Belki de Balakgazi öğrencisi? Biz iğrenç-ötesi kırmızı ceketlerimizle nerde olsa tanınırdık, ya diğerleri öyle mi.) Biliyorsun, bizim ev uzaktı ama mahallemizin sokakları sizinki gibi dar ve pis değildi. Ne işi vardı bu kızın böyle bir havada, böyle bir sokakta. Üstelik benim gibi ağır ağır yürüyordu. O günlerin modası küt saçından süzülen damlaların narin omuzlarını ıslatışını seçebiliyordum. Bir seraba rast gelmiş gibi, takıldım kızın peşine.

Sen aptalca bir takıntıyla Müge’yi seviyor ve bön bir tutkuyla Mahsun dinliyordun o zamanlar. Ben Gülhan’ı seviyordum ve bunun birçok mantıklı sebebinden bahsettim sana ama sen bu isme yine de yabancısındır. Hiç sormadığın için değil, benim dünyama ait olan hiçbir şeye kulak asmadığın için biraz da. Dinlediğimiz şeyler de farklıydı tabii. Ben mesela, Radyo Kulüp’ü aramıştım, Gülhan için demiştim, Taner’den Gece Yarısında Benimsin’i istiyorum. (Öncesinde Gülhan’a mesaj çekmiştim, dinle, senin için bir şarkı istedim. 3 kontör.) Peki sen, sen? Salak herif... Neyse, boş verelim şimdi bunları, diyeceğim şu: o gün, o yağmur altında yürürken, kızı görür görmez bir şarkı çalmaya başladı kulağımda: İlham İrem’in Konuşamıyorum’u. Şarkının ruhani melodisi havada süzülüyor ve ben, kendi yoluna giden, yüzünü bile görmediğim bir kızın peşinden gidiyordum. Bütün hayatım boyunca yaptığım gibi eve varmaya çalışıyordum ama kader bir kez daha oyalıyordu beni. Yıllar sonra öğrenecektim: senin, benim daha doğmadığımız bir zamanda, Brest derler bir yere daha yağmış böylesi bir yağmur.  Hiç durmadan yağan yağmurun altında bir şair, nice hırboluktan, savaşlardan dem vurmuş ve Barbara demiş gördüğü kadına, sen demiş ona. Ben işte, diyemedim. Konuşamadım.

Yol öyle bir noktaya vardı ki, bu kez başka bir şiirdeki gibi, ya biraz daha gidip karşısına çıkacak ve havada gezinen müziği duyup duymadığını soracaktım ya da bırak artık saçmalamayı, yeterince ıslandın deyip eve dönecektim. Seçtiğim yolun daha mı az yoksa daha mı çok kullanıldığı konusunda fikrim yok. Bir fark yaratabildim mi, bunu da bilmiyorum.

Ne anlattım şimdi ben? Oğlan kızı görür. İkisi de liseli. Biraz peşinden yürür. Sonra vazgeçip yoluna gider. Hava yağmurludur. Bu kadar. Bu kadar mı? Bu kadar olan yol. Yoldan sonrası var bir de.

Yine yıllar, yıllar sonra. Senden sonra, çok sonra. (O zamana kadarki hayatımızın aslî unsuru sıkılmak olduğu için ayları yıllar gibi algılamış olabilirim.) Sen kim bilir neler yapıyor, belki de bana ulaşmaya çalıyor, bir şekilde izimi bulunca da konuşacak hiçbir şey yokmuş gibi Çoban Kızı adını verdiğin 284 sayfalık romanını (bir gün sonra tekrar sorunca 272 sayfaydı, önsözü çıkardığın için galiba) nasıl bastırman gerektiği ve yani onca şeyi yazarken ya da bunca çocuksu bir yalanı kurguladıktan sonra şimdi ne yapman gerektiğini bana danıştığın zamanlarda belki de, bir film izledim. Adı Yurttaş Kane. Orson Welles imzalı. İzlediğim ilk filmi ama tesadüfen izlediğim bir film değil. Hâlâ daha 40 yaşında olmayabilirim ama izlemeden önce film hakkındaki her şeyi biliyorum. Bir sahnesi hariç.

Sen nasılsa bu filmi izlememişsindir. Yazıdan sonra izleyeceğini bildiğim için yaşlı adamın konuşmasını hangi bağlamda sürdürdüğünü belirtmeden, yalnızca bu yazıyı ilgilendiren bölümüyle aktarmak istiyorum. (Allah var hiç unutmadım. Aklımda kaldığı gibi de yazabilirdim. Belki o zaman daha bir güzel yazardım. Ama ak’la çok da güvenilemeyeceğini yıllar içinde sen de öğrenmişsindir. Yanılıyorsam da ziyanı yok deyip filmin ilgili sahnesini açtım, onca zaman sonra ilk kez. Çok da iyi oldu, şifa niyetine.) Şöyle diyor gözlerinden öpülesi muhterem büyüğüm:

“Bay Thompson, siz çok gençsiniz. İnsan hatırlamayacağını sandığınız şeyleri hatırlar. Mesela ben. 1896’da bir gün [1940lardayız, M.] feribotla, Jersey’e geçiyordum. Biz tam açılırken başka bir feribot yanaştı. İçinde inmek için bekleyen bir kız vardı. Beyaz bir elbisesi, beyaz bir şemsiyesi vardı. Onu ancak bir saniye görebildim. O beni hiç görmedi. Ama bahse girerim, onu düşünmeden geçen tek bir ayım olmamıştır.”

Mesela ben…

İşte F.,
onca yıl geçti üstünden. Ama hiç unutmadım o kızı. Ne pişmanlık taşıyorum karşısına çıkıp konuşmadığım için, ne bahtiyarım eve vardığım için. Hiç kimseye anlatmamıştım bunu. Zaten anlatılacak biri varsa o da sensin. Baharı bahane edip biraz konuşmak istedim seninle.

Bu arada iyi haberlerini aldım, seviniyorum senin adına. Vakit doluyor. Bak sen, yıl olmuş 2017. Aylardan Mart. Sevdiğim bahar gelmiş yine. Anılar ve hatırlattıklarıyla. Beni sorarsan…

“Ve ben yağmurlar altında bir yolcu
Islak, yorgun, tutkulu
Yürüyorum”

Baki selâm,
M.





hamiş:
Bu yazıdan birkaç gün sonra Jim Jarmusch’un Paterson (2016) filmini izledim ve filme göre küçük bir kızın kaleminden çıkmış olan aşağıdaki şiirle karşılaşınca paralel evrenden gelen bir tebrik e-mail’i almışım gibi mutlu oldum.


Düşen… Su…

Açık gökyüzünden su düşüyor
Genç bir kızın omuzlarından dökülen
saçları gibi tıpkı

Su düşüyor
Asfaltta gölcükler oluşturuyor
Binaların girişindeki lekeli puslu aynalar misali

Evimin çatısına düşüyor
Annemin üzerine ve saçlarına düşüyor
Çoğu insan ona “yağmur” diyor


***


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ey tüm güneşlerin sonsuz uçurumu: Gottfried Benn’in Şiir Dünyası

Şiir Yaşamı Düzeltmeli midir?”başlıklı bir yazısında şöyle derGottfried Ben:“Şiir yazan kişi -düşmanca değil ama- tüm dünyayla karşı karşıyadır. Dünya ona ilişmez, o da dünyaya. Düzeltmek istemez o, ama kendini de düzelttirmez. ... Yani: şiir düzeltmez, ama çok daha önemli bir iş yapar: değiştirir. Şiirin doğasının kocaman bir çekirdeği, ipince bir kenarı vardır; fazla yere değmez, ama değdiği yeri yakar. Şiirin açısından bakıldığında her şey tersyüz olur, tüm kategoriler ve kavramlar karakterlerini değiştirirler.”
Hermann Hesse’nin yıllar önce okuduğum ve bütün gücüyle içime işlemiş bir sözü vardır:“Şair olundu mu birkez, bir daha geri dönülemez!”Hakikat de böyledir! Hakikate de birkez olsun sırtını dönmüş bir insan, -girdiği yoldan- bir daha ‘geri’ dönemez. Şüphesiz bu, oilkduraktan çok uzakta bir menzildir…

“Yumuşak körfez. Karanlık düşleri ormanların./ Yıldızlar kartopuçiçeği kadar ve ağır./ Panterler sıçrar sessiz sedasız arasından ağaçların./ Herşey kıyı. Deniz dur duraksız bağır…

Thomas Hardy’nin Adsız Sansız Bir Jude’u ve Bizi Kahreden Sevgiler

"Elbiselerinden sıyrıldı...  Hayalinde giydirdiğin çıplak benden."
Thomas Hardy












[Thomas Hardy’yi de Jude the Obscure/ Adsız Sansız Bir Jude romanını da, övmek isterim.]

Olay örgüsü ve karakterlerin durumu açısından bazı karşılaştırmalar yaparak 'ele almayı' düşündüğüm kitap, ülkemizde pek okunmamış bir eser ne yazık ki.(Hani Nevzat Erkmen’in ''Ulysses'' için kaleme aldığı önsözde sarfettiği''işte herkesin bildiği ama hiç kimsenin okumadığı'' türden bir eser bu da. İkisi arasında bir 'kıyas' yapmıyorum. Sadece okunma[ma] yönündeki benzerliklerinden dolayı bunu söyleme ihtiyacı hissettim.)İletişim Yayınları’nın ''Dünya Klasikleri'' dizisinin dördüncü kitabı olarak -benim için çok özel bir çevirmen olan-Taciser Ulaş Belge çevirisiyle yayımlanmış bir kitap bu. İlk baskısı 1991 yılında yapılan eserin ikinci baskısı tam 17 yıl sonra, 2008 yılında yapılmış -1000 adet.Bu yazıyı okuduğunuz zaman herhangi bir değişiklik olmam…

Ergin Altay ile Rusçadan Türkçeye Çeviriler Üzerine Bir Röportaj / M. Milât Özçelik

Ergin Altay
1937'de Edirne'de doğdu. Babasının devlet memuru olması nedeniyle çocukluğu Anadolu'nun çeşitli kentlerinde geçti. 1953''te Kuleli Askeri Lisesi'ne girdi. Orada kendi isteğiyle yabancı dil olarak Rusça'yı seçti. 1956'da DTCF Rusça bölümünden mezun oldu. Askeri Lise'de Rusça öğretmenliği yanında Rusça'dan Türkçe'ye çeviri ile ilgilenmeye başladı. İlk çevirisi Yusuf  Ziya Ortaç'ın"Akbaba"dergisinde yayınlanan Zoşçenko'dan bir öyküdür. Daha sonraları özellikle Dostoyevski ve Tolstoy başta olmak üzere çeviriler yaptı. Puşkin, Gogol, Çehov, Gonçarov, Lermontov, Gorki, Bulgakov, Turgenyev çevirdiği diğer yazarlardandır. Mesleğini günümüzde de sürdürmektedir.

 *
Rusçadan Türkçeye çok sayıda kitap çevirdiniz. Neredeyse tüm klasik Rus edebiyatını sizin çevirilerinizden okumak mümkün. Rusça’dan Türkçe'ye yaptığınız çeviriler için neler söylemek istersiniz? Mütemadiyen karşı karşıya kaldığınız sorunlar var mı?
Rusçadan Tü…