Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Bir Ardıç Kuşu Yaşadı

    Bu, hayatım boyunca yazdığım en zor ve ‘önemli’ yazı. Kötü bir rüyadan uyanıp ölüm haberini okuduğum  Engin Ardıç  hakkında. Üzerimdeki kesif hüzünle ne ölçüde hakkını verebilirim bilmiyorum ama  Ardıç Kuşu , bu dünyaya doğmuş olmaktan sonraki en değerli katkıyı sundu bana:  okumak.   2005-2006 filan olmalı... Lise bitmiş ve ben, nedense bir ‘eşik’ kabul ettiğim 20 yaşımın arifesinde, anlatması uzun sürecek meseleler yüzünden arkadaşsız kalmıştım ve fena halde başarısızdım. (Güncesinde  “ Bu yaşın hayatın en güzel dönemi olduğunu söyleyenlerin canına okurum!”  demişti ya Paul Nizan, işte öyle.) Üniversite sınavlarına hazırlanıyordum sözde ama onun da tadı yoktu. Ne olmak ya da ne yapmak istediğimi bilmiyordum. Hayat berbattı ve ben, o güne değin eksikliğini hissettiğim şeyin ne olduğu konusunda bir fikir sahibi bile değildim.   Oradan oraya, sersem gibi salınıp durduğum bir gün, güzel bir yaz günü olarak kalmış aklımda, yaşadığımız a...

Karacaoğlan’ın atı

  Behlül Dündar’a Son dönem Osmanlı aydınları ile başlayıp Cumhuriyet kadroları ile birlikte bir devlet politikasına dönüşen halk bilimi/folklor araştırmalarının en önemli kazanımlarından biri olan Karacaoğlan’a dair ilk yayının 1922’de Ali Rıza Yalman (sonra ‘Yalgın’) tarafından, Konya’da çıkan ‘Babalık’ gazetesinde yapıldığını biliyoruz. Yine, önemli ilk kitap yayını Konya’da öğretmen iken Sadettin Nüzhet (Ergun) tarafından, 1927’de yapılır. 50’li yıllara kadar İshak Refet’in (1933), Zihni Ardıç’ın (1936) ve Cahit Öztelli’nin (1952) Karacaoğlan’a dair yayınlarının öne çıktığını görüyoruz. Takip eden yıllardan günümüze değin Saim Sakaoğlu, M. Sabri Koz, Yaşar Kemal, Cevdet Kudret, Pertev Naili Boratav, Mustafa Necati Karaer, Müjgân Cunbur, Öner Yağcı, İlhan Başgöz, İsmail Görkem ve Erhan Çapraz gibi isimler yayımladıkları eserlerle Karacaoğlan külliyatı için önemli katkılar sundular.   Karacaoğlan deyince, 17. yüzyılın başlarından bugüne 400 yıllık bir efsaneden söz ediyoruz ...

Sesler ve Celan: “Sessiz ol! Koru sefaletini...”

   Paul Celan’ın (1920-1970) “Baltalarla Oynayıp” başlıklı şiirinde geçen,   “ağzı sıkı bir ihtişam başında / ayağındaysa sözlerin sefaleti”   dizelerini şöyle karşılamıştı Bachmann, “Kırıntılar Tepesi”nde:   “Sessiz ol! Koru sefaletini, / gözyaşıyla donakalmış o sözleri / Kırıntılar tepesinin altında / her daim oluk oluk toplanan.”   (Cem Yavuz’un “Kırıntılar Tepesi” olarak küçük bir bölümünü çevirdiği bu şiiri Ahmet Cemal “Cam Kırıkları Tepesi” olarak çevirmişti. En azından bu bölümüyle bile bambaşka iki şiir gibi duruyorlar!) Bana kalırsa Bachmann’ın bu dizesi Celan’ın 50 yıllık –ne uzun ne kısa sayılabilecek– ömrünün bir çeşit özeti gibidir:  Sessiz ol! Koru sefaletini...  Çünkü bir soykırım bakiyesi olarak (çalışma kampında on sekiz ay boyunca Prut nehrinden taş ve moloz çekmekte kullanılan) Celan, –diğer kurbanlar gibi– hiç iyileşmeyecek yaralar almıştı ve toplum kadar yeni iktidar elitlerinin de gerçek anlamda değiştiğine inanmıyordu. Marti...