Ana içeriğe atla

Kayıtlar

2022 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Bibliyofil Konuşmaları #38: Lemi Özgen

  33 yaş için ruhun olgunluk yaşı derler. Hz. İsa’nın yaşı. Dirilişe inananların cennetteki yaşı… Bu hâl ve gidiş içindeyken, acılarla geçen birkaç haftadan geçtim ve fiziksel acıdan daha büyük bir gerçeğin olmadığını anladım. Ruhun olgunluğu acıya göğüs gerebilmek için yeterli değilmiş. Bu gerçeği idrak etmek için geç bir yaş olduğu da söylenebilir 33’ün. Yine de yaşadığımız çağın sunduğu sınırsız konfor ihtimallerini düşününce, erken de kabul edilebilir. Her durumda ‘şükür’ akla gelen ilk şey, tek çâre. Oysa okurluğum, acı konusunda kendimi sınamakla geçmişti: onca trajik hayat anlatısına bakıp diğerkâmlığımla kendimi özne yapabiliyorum sanırdım. Bilmek ayrı, yaşamak ayrıymış. En iyi, bağrış-çağrışlar içinde inlerken anlıyor insan bunu. Sevdiğim şairleri, yazarları düşündüm ben o anlarımda, ailemden bile önce onlar geldi aklıma: Paul Celan, Sami Baydar, Elizabeth Smart, Nicolas Chamfort, Robert Walser…   Lemi Özgen ’in –bence bir efsaneden farksız– K Dergisi’ndeki yazılarını bir aray

Bibliyofil Konuşmaları #37: Hande Öğüt

    Anlatması en güç konulardan biri nedir derseniz, aynı şeyi tecrübe etmemiş birine, bir yazarı neden o kadar çok sevdiğini izah etmektir derdim. Ailenden biri değil, sevgili değil, anılar biriktirdiğin bir çocukluk arkadaşı, zor günlerinde yanında olmuş bir dost değil; bir yazar, hatta çoğu zaman, senelerce senelerce evvel ölüp gitmiş, bir resmi bile olmayan, yazdıkları dışında hakkında çok az şey bilinen bir yazar. Böyle biri neden sevilir, ne kadar çok sevilebilir ve nasıl sevilir? Sevmenin hangi biçimiyle tarif edebiliriz bu ilişkiyi? Ne yaparsak yapalım; Baudelaire’in Théophile Gautier’ye, Tezer Özlü’nün Pavese’ye, T.S. Eliot’ın Ezra Pound'a, Tanpınar’ın Yahya Kemal’e olan sevgisini ve tabii kendi yazarlarımıza olan o aşkın sevgiyi tarif ederken, anlaşılabilir olmakta zorlanırız.   Joachim Trier’in Reprise/Tekrar (2006) filmi, 40 yaşımdan sonrası için sakladığım işlerdendi.  Hande Öğüt ’ün cevaplarını okuyunca, –daha 6-7 yılım olduğu halde– tekrar izledim. (Tibor Dery’nin “P

Bibliyofil Konuşmaları #36: Özgür Taburoğlu

    Kaç farklı ağızdan, ne çok işittik şu azarı: “Ben anlatırken başka şeyle ilgilenmeyin diyorum size, insan iki şeyi birden yapamaz.” Oysa insan, biri(leri)ni ya da bir şeyi dinlerken düşünebilir. (Daha doğrudan söylemeli: hatta yalnızca böyle düşünebilir!) O ‘şey’ bazen kalbinin ritmi olur bazen doğanın sesi bazen de boşluğun ta kendisi. Çizerlerin “düşünce”yi konuşma balonu, kenarları belirgin bir bulut gibi yansıtması anlamlıdır. Çünkü büyük harfle Düşünce, doğrusal olmayan noktalar üzerinden ilerler. Aksi olsaydı her şey sekiz köşe kasket gibi olurdu... Yazmış değilse bile, her insan çizmiştir. Yazmadan önce çizeriz. Önce çizmeyi öğreniriz. Sonra yavaş yavaş düşünmeyi.   Çizenlerdenim ben de. Miróvari oval şeyler çizerim boyuna. Çizgilerim, ilkin başına buyruk, sonradan birbirini kesip duran ve bir hücrenin mikroskop altındaki hâlini anımsatan kaotik şeylere dönüşür kısa sürede. Yakınlarda fark ettim ki, kendi mikrogramlarımı tasarlar gibi kurduğum ve çoğunlukla bloknot kâğıdına

Bibliyofil Konuşmaları #35: Tuncay Birkan

     Arthur Rimbaud, Van Gogh ve Halit Refiğ. Başka bir isim gelmiyor aklıma: bu yaşıma kadar çok az biyografi(k metin) okudum. Şiirin zehirli tadını erken yaşta keşfettiğim için Rimbaud ve ilk gençliğin trajik hikâyelere olan dolaysız yatkınlığından van Gogh neyse de, Halit Refiğ merakı nereden çıktı? ‘Yeşilçam Sineması’ bir yana, sinemanın kendisiyle bile çok özel bir bağım olmadığı halde tesadüfen edinip okuduğum Refiğ kitabı “Düşlerden Düşüncelere Söyleşiler” (Haz.: İbrahim Türk, Kabalcı Yay., 2001.) yalnızca diğer biyografik anlatılardan değil, okuduğum nice yapıttan daha çok şey öğretmiştir bana –bilhassa 1950 sonrası Türkiye tarihi konusunda. Gerçi okurluğumu hiçbir zaman ‘öğrenme’ ve bilgi odaklı inşa etmedim. Şiirin ve kurgunun yerine göre keskin yerine göre flu sınırlarında gezinmek hep daha cazip gelmiştir bana.   Tuncay Birkan  kitaplarla çepeçevre biri: birkaçını yazıp, birçoğunu yapmış, daha çoğunu okumuş ve okumak için edinmiş biri olarak kendi ‘kâğıt evi’ni kurmayı başa

Bibliyofil Konuşmaları #34: Hasan Aksakal

Bruno Latour'un ‘Biz Hiç Modern Olmadık’ adlı antropolojik denemesine nazire yapıp, ben hep romantiktim, demek istiyorum. Doğanın içine doğdum ama daha önemlisi bunun farkındaydım. 18., 19. yüzyıl romantikleri, bana kalırsa, makinalar ve William Blake’in deyişiyle 'şeytanî bacalar' tarafından bozguna uğratılmamış dünyayı son kez görmüş sanatçılardı ve bunun farkındaydılar. Çocukluğum, elimden düşmeyen sığırtmaç sopamla Rousseau gibi vadileri aşarak, dut ve kavak ağaçlarıyla kaplı yolları arşınlayarak geçti. Bazen koyunlarım, ineklerim beni takip ederdi bazen ben onları. Okula dair çok az anım var. O günlerime dair hatırlanmaya değer çoğu şey doğayla iç içeyken olmuş. Yine böyle bir gün,  derinliği herkesçe meçhul büyük bir su birikintisinin kıyısında oynayan, çimen yaşıtlarımı yüksekçe bir yerden izlerken, şeytanî bir el, –kimdi, nedendi, hiç öğrenemedim– beni aşağı, suyun derinliğine itiverdi. Suya battıkça battım ve gözlerim yalnızca siyah rengi seçene kadar düşündüm. A

Bibliyofil Konuşmaları #33: Şavkar Altınel

Bu yazı için aylardır kapalı duran bilgisayarımı açarken şifre ekranında şöyle bir fotoğrafla karşılaştım: birkaç insan boyunda, minik bir deniz feneri ve berisinde çatı kaplaması kırmızı renkte küçümen bir görevli kulübesi; kıyıdan çekilmiş fotoğrafa bir de sol açıkta, mavilikler içinde boş bir sayfa gibi duran bembeyaz bir yelkenli girmiş, her şey rüzgârla yoldaş... Ancak içsesimi duymuş biri bu kadar isabetli bir fotoğraf seçebilirdi. Denizi ilk kez 20 yaşımda gördüm. Bir yaz gecesi, dalgalı bir Karadeniz sahiliydi. O yaşa kadar aklımda hep, “bir adada doğmak, büyümek nasıl bir duygudur acaba?” sorusu gezinedursun, hayat bana gecikmeli de olsa küçük sürprizler sundu; askerliğimi denizci olarak yaptım: birazı İskenderun’da beş buçuk ay kadarı Erdek’te. İş hayatına girdim ve hiç böyle bir arayış içinde olmasam da bu kez, İstanbul’un Karadeniz sahillerine yakın çalıştım. Her gün, gece kumlarına deniz tabanındaki kömür parçalarının vurduğu sahilleri hızla geçip durdum arabayla. Yetmedi,