Ana içeriğe atla

Kayıtlar

2022 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Bir Serencam: Bibliyofil Konuşmaları (2019–2022)

Bibliyofil Konuşmaları (2019-2022)   Selçuk Altun için yazdığım ‘ön-yazı’nın altında 3 Ağustos ’19 tarihi var. 40. ‘konuşma’yı yaptığım Orhan Koçak’ta ise 25 Ağustos ’22. Üç haftalık bir sapmayı göz ardı edersek, tam 3 yıl sürmüş. Konuşmalar’ın ortalaması ay bazında bir’in altında. Fena değil. Üniversitede okurken bir dergi çıkarmak istemiştim. Başarabilseydim, iki ayda bir çıkacaktı. Çıkarmayı arzu ettiğim derginin kalibresine uygun yeterli sayıda insanı dâhil edemeyeceğimi bildiğimden, Pessoa gibi, farklı türlerde yazacak kadın-erkek 6 müstear isim belirlemiştim bile! Ama, işte, ‘yazı’ konusunun bir dergiyi vâr etmekte belki de en tali şey olduğunu kısa süre sonra anladım. Tek başıma olduğum için ‘diğer’ işlerin altında ezildim ve bana güvenip gelen birkaç çeviriyi, kritiği sahiplerine iade etmek zorunda kaldım. Zaten hedefim, 4. Sayıya ulaşabilmekti. Çünkü Paul Nizan’ın Fesat’ında okumuştum: “Dergiler her zaman batarlar. Deneyin dolaysız bir verisidir bu.” Ayrıca, aynı sayfada,

Bibliyofil Konuşmaları #40: Orhan Koçak

    Masamda Halil Cibran kitapları Saatin farkındayım O sırada  Deli ’yi okuyorum Kırık Kanatlar ,  Ermiş, Asi Ruhlar... Peş peşe ve muntazaman: Okundukça soldan sağa geçiyor kitaplar Sonra beklediğim ses: –KÜTÜPHANE KAPANIYOR! Arka köşede, bir başımayım Her zamanki yerimde, edebiyat bölümünde Bir an, bu gece burada kalsam, diyorum Geceyi kütüphanede geçirsem Nasılsa gelip arkaya bakmayacaklar Bir Zivkoviç öyküsü olsam bu gece Yapabilir miyim? Yatağımda bile uyumakta güçlük çeken ben Sabahı çıkarabilir miyim? İyi ama gündüz gözüyle yaptığımdan başka ne yapabilirim kalsam? Anahtar şıngırtısını duyunca korkaklığım sorularıma galebe çalıyor –BENİ BEKLEYİN! –Sen burada mıydın, bağırdık duymadın mı? –Toparlanıyordum. Birkaç ay sonra ben de kütüphaneci oluyorum: part-time Sonraları zihnimde bir muska gibi taşıdığım şu Philip Larkin sözünü okuyorum: “Yapmak istediğiniz bütün o şeyleri başaramadığınızda ve yapmamak istediğiniz bütün o şeyleri yapmamayı başardığınızda olduğunuz şeydir kütüphane

Bibliyofil Konuşmaları #39: Ahmet Güntan

    Çocuktum, mahalledeki bütün arkadaşlarım bana sırtını dönmüştü. Vakit geçmiyordu, televizyon izlemekten patlayacak haldeydim. Yaz tatilinin bitimsiz zamanı üzerime çullanmıştı sanki. Kapadım tv’yi, perdenin ardından dışarıdaki çim alanda, bir gölge altındaki maç yapmaktan bitap düşmüş –eski– arkadaşlarıma baktım. Yanlarına gidemezdim artık. Çünkü önce ben sırt çevirmiştim hepsine... Sonra yapacak bir şey aradım. Annemin dikiş masasının üstünde –kardeşimin sınıf kütüphanesinden ödev hazırlama mecburiyetiyle aldığı ama okunmadan duran– bir kitap gördüm: Ölü Canlar, Gogol. Birkaç sayfa okudum ve içim neşeyle doldu. Çok iyi vakit geçirdiğimi hissettim. O gün anladım ki, bir gün herkes sırtını bana dönse bile sığınabileceğim bir şeydi kitap/lar.   Kitabın tadına vardığım o yaz gününden 18-19 yaşıma kadar çok seyrek, belki de hiç kitap okumadım. Ama bir gün kitaplara döneceğimi biliyordum. Gizli hazinem gibiydi kitaplar. Vakti vardı. Bekleyebilirdi. Şimdilik ihtiyacım yoktu onlara.   Oku

Bibliyofil Konuşmaları #38: Lemi Özgen

  33 yaş için ruhun olgunluk yaşı derler. Hz. İsa’nın yaşı. Dirilişe inananların cennetteki yaşı… Bu hâl ve gidiş içindeyken, acılarla geçen birkaç haftadan geçtim ve fiziksel acıdan daha büyük bir gerçeğin olmadığını anladım. Ruhun olgunluğu acıya göğüs gerebilmek için yeterli değilmiş. Bu gerçeği idrak etmek için geç bir yaş olduğu da söylenebilir 33’ün. Yine de yaşadığımız çağın sunduğu sınırsız konfor ihtimallerini düşününce, erken de kabul edilebilir. Her durumda ‘şükür’ akla gelen ilk şey, tek çâre. Oysa okurluğum, acı konusunda kendimi sınamakla geçmişti: onca trajik hayat anlatısına bakıp diğerkâmlığımla kendimi özne yapabiliyorum sanırdım. Bilmek ayrı, yaşamak ayrıymış. En iyi, bağrış-çağrışlar içinde inlerken anlıyor insan bunu. Sevdiğim şairleri, yazarları düşündüm ben o anlarımda, ailemden bile önce onlar geldi aklıma: Paul Celan, Sami Baydar, Elizabeth Smart, Nicolas Chamfort, Robert Walser…   Lemi Özgen ’in –bence bir efsaneden farksız– K Dergisi’ndeki yazılarını bir aray

Bibliyofil Konuşmaları #37: Hande Öğüt

    Anlatması en güç konulardan biri nedir derseniz, aynı şeyi tecrübe etmemiş birine, bir yazarı neden o kadar çok sevdiğini izah etmektir derdim. Ailenden biri değil, sevgili değil, anılar biriktirdiğin bir çocukluk arkadaşı, zor günlerinde yanında olmuş bir dost değil; bir yazar, hatta çoğu zaman, senelerce senelerce evvel ölüp gitmiş, bir resmi bile olmayan, yazdıkları dışında hakkında çok az şey bilinen bir yazar. Böyle biri neden sevilir, ne kadar çok sevilebilir ve nasıl sevilir? Sevmenin hangi biçimiyle tarif edebiliriz bu ilişkiyi? Ne yaparsak yapalım; Baudelaire’in Théophile Gautier’ye, Tezer Özlü’nün Pavese’ye, T.S. Eliot’ın Ezra Pound'a, Tanpınar’ın Yahya Kemal’e olan sevgisini ve tabii kendi yazarlarımıza olan o aşkın sevgiyi tarif ederken, anlaşılabilir olmakta zorlanırız.   Joachim Trier’in Reprise/Tekrar (2006) filmi, 40 yaşımdan sonrası için sakladığım işlerdendi.  Hande Öğüt ’ün cevaplarını okuyunca, –daha 6-7 yılım olduğu halde– tekrar izledim. (Tibor Dery’nin “P