Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Kasım, 2013 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Ali Şeriati: Kitap, fakirlik ve özgürlük

Ali Şeriati   kendisini şöyle tanımlıyor: “ Güvenilir ama sürekli dalgalı bir gerçeklik. ” Bir başka yerde,   Yalnızlık Sözleri ’nde ise şöyle der: “ Keşke, keşke, keşke! (Benim hayatım ‘keşke’ hayatıdır!)”   [Cilt II, sf. 310.] Bu ülkede Şeriati'yi en iyi anlamış insanlardan biri olduğunu düşündüğüm   Cihan Aktaş   bir yazısında demişti ki: “[Ali Şeriati,]   sunduğu zihnî ve eylemsel çabanın yanına yaklaşamayacak insanlarca, “kafası karışık” diye suçlandı; oysa düşünen kafa elbet karışık olurdu .   Kimileyin mitolojik (metaforik) göndermeleri nedeniyle sapkın olduğu öne sürülürken, kimileyin, “iyi hoş ama Şii olmasaydı” diye yorumlanarak ötelendi, şaşırtıcı soruları ve cevaplarıyla birlikte.” Benim, içinde  bir dünya dolusu sıfır  barındıran çocukluğum, biraz da   Ali Şeriati 'ye tekabül eder aslında… Nasıl olmasın, işte:  Yalnızlık Sözleri ’nin mürekkebi gibi ak,   Anne-Baba Biz Suçluyuz   diyecek kadar kara olan Ali Şeriati, çocuklarına bıraktığı v

Küba'da Kadın Olmak

“Meselemiz kadına sırf kadın olduğu için oy vermek değildir. Meselemiz, kadına kadın olduğu için oy vermemek huyumuzdan vazgeçmektir.” Fidel Castro Küba'da hiçbir zaman 'kadın kotası'na gerek duyulmadı. Kadınlar hiçkimsenin 'torpil'ine gereksinim duymadan bugünkü konumlarını elde ettiler; eğitim, bilgi birikimi, bilinç olgunlaşması ve cesaretle... 2012 yılı verilerine göre Kübalı kadınların idari ve teknik işgücü içerisindeki ağırlığı %65,7. Sağlık sektöründeki doktorların %51'i kadın ve bu oran tüm sağlık sektörü çalışanları gözönüne alındığında oran %70'e çıkıyor. Eğitim sektöründe ise daha da yukarılardalar, %72. Bilimsel araştırmalarda kadın varlığı oranı %51,6 iken hukukta tavan yapmış durumdalar: ülkedeki savcıların %74'ü, tüm mahkeme hâkimlerinin ise %72,6'sı kadın. Ayrıca eyalet mahkemesi başkanlarının da %71,4'ü kadınlardan teşekkül etmiş durumda. Sendikal örgütlenmelerde ise biraz geriye d

Julio Cortazar'dan 8 Kısa Öykü

Ağız mandalının konuşmaları Benim evde acayip bir ağız mandalı var. Saint-Roch’un çanları susar susmaz, ağız mandalım ayakları üstüne dikiliyor ve benim şahsıma gündelik konuşmasına başlıyor. Sorgun koltuğuma gömülmüş biçimde, ilgisiz görünmeye çalışıyorum yıllardır, çünkü bu yaratığın sohbetinde bana hitap edebilecek herhangi bir şey olmaması gerekir, ama bugüne dek ağız mandalım her zaman benden daha kurnaz olmuştur. İşte böyle, konuşmasına başladığı andan başlayarak, özellikle yansımalı ama çözümlenmesi kolay bir biçimde anlatacaklarını anlatıyor, ben de kulağı kirişte olan bir kimse gibi dinlemek zorunda kalıyorum onu, bunu yaparken de en ufak ikilem sergilemeden kendisini onayladığımı ve hoşnut olduğumu gösteriyorum. Her şey bundan ibaret olsaydı, aşağı yukarı yirmi dakika sonra, Saint-Simon’un anılarına yeniden gömülebilirdim, ama ağız mandalım hiçbir şeyden tatmin olmuyor. Konuşması bitmeye yüz tuttuğunda, bana konuşmasını birkaç cümlede özetlememi buyuruyor. A

'O'

XXXV /   Alaaddin Alaaddin geliyor. Gece. "Hoca, benim kardeş hasta, diyor. Nesi var? diyorum. Ateşi var çok, diyor. Ölecek. İlaç vereyim mi? diyorum. Hayır, portakal ver, diyor. Portakal yememiştir hiç." XXXVIII /   Mehmet Mehmet geliyor. Zaman yok. "Muskamı yitirdim, diyor. Ter basıyor. Boğuluyorum. Onu bana yazan ermişi nerde bulacağım bir daha? Sen yazmaz mısın bir muska? diyor." XL /   İbrahim İbrahim geliyor. Gün batımına yakın. "Halit çok sık uğruyor sana. Halit'i tanımazsın. Ondan kork. Onun dediklerine, sen sen ol, kanma. Tanrı bir dese, inanma." XLI /   Halit "Halit, çocukken seni ensenden öpmüş olmalılar? Neden öğretmen? Çünkü her söylediğin yalan. Her söylediğim değil, Öğretmen. Niçin bu kadar yalan konuşuyorsun? Yalana inanmak daha kolaydır da onun için Öğretmen."

Az bilinen güzel albümler 1, 2, 3 / Hakan Töre

1. Dinleyici alışkanlıkları, medyanın sığlığı ya da neyin “iş yapıp” neyin yapmayacağını çok iyi bilen ama nedense batmaktan kurtulamayan yapımcıların yatırım tercihleri gibi unsurlar nedeniyle hak ettiği dinleyici sayısına ulaşamamış albümlerle doludur popüler müzik tarihi. Özellikle ana akım dışında kalan sanatçıların büyük emek ve harcama sonunda ortaya çıkardığı yapıt, post-prodüksiyon yetersizliklerinden raflara ulaşamazdı. Ulaşmayı başaranlar ise arka sıralarda tozlanırdı (Geçmiş zaman kipindeyim; zira artık raf falan da kalmadı, bir “tık”la hırsızlık dönemindeyiz şimdi). Ama şu var ki, müzik tarihinde bu tür albümlerin yerleri çok ağırdır. “Trend” olamasalar da, sessiz sedasız işlerini yapıp üretildikleri coğrafyanın müzik kültürüne saygıdeğer katkılarda bulunarak kadirşinas dinleyicilerin belleklerine çekilirler. Ben de buradan hareketle bu hafta, güzelliği nar gibi içinde kalmış albümleri yazmaya niyetlendim (Bu kez sadece yerli yapımlar, kısmetse bir başka