Ana içeriğe atla

Julio Cortazar'dan 8 Kısa Öykü




Ağız mandalının konuşmaları

Benim evde acayip bir ağız mandalı var. Saint-Roch’un çanları susar susmaz, ağız mandalım ayakları üstüne dikiliyor ve benim şahsıma gündelik konuşmasına başlıyor. Sorgun koltuğuma gömülmüş biçimde, ilgisiz görünmeye çalışıyorum yıllardır, çünkü bu yaratığın sohbetinde bana hitap edebilecek herhangi bir şey olmaması gerekir, ama bugüne dek ağız mandalım her zaman benden daha kurnaz olmuştur. İşte böyle, konuşmasına başladığı andan başlayarak, özellikle yansımalı ama çözümlenmesi kolay bir biçimde anlatacaklarını anlatıyor, ben de kulağı kirişte olan bir kimse gibi dinlemek zorunda kalıyorum onu, bunu yaparken de en ufak ikilem sergilemeden kendisini onayladığımı ve hoşnut olduğumu gösteriyorum.
Her şey bundan ibaret olsaydı, aşağı yukarı yirmi dakika sonra, Saint-Simon’un anılarına yeniden gömülebilirdim, ama ağız mandalım hiçbir şeyden tatmin olmuyor. Konuşması bitmeye yüz tuttuğunda, bana konuşmasını birkaç cümlede özetlememi buyuruyor. Akşamın en çekilmez ânı bu, çünkü sıklıkla onun düşüncelerinin izlediği yolu yitiriyorum. Tek bir örnek vermek gerekirse, o akşamki konuşması a sesi üstüne kurulmuşsa, ki bundan sonsuz perde değişimleri, armonik farklar ve e’ye ya da o’ya geçişler çıkarabiliyor (aae, aea, aoa, aoo, aeoa, aeeoo gibi seslerin tüm dizisini ekleyelim bunlara), konuşmanın maddesinin iki hali arasına mantık köprüsünü kurmakta elimden bir şey gelmemesi yeterli oluyor her şeyi berbat etmek için. Ağız mandalım kudurdu mu sınır tanımaz, ve ne yazık ki bunun sonuçlarını birçok kez tekrar tekrar yaşadım. Öncelikle şu kül tablası sorunu var. Eğer az önce sözünü ettiğim nedenlerden ötürü kızmışsa (üstelik sayısız kızgınlık türü var), ağız mandalımdan bana saat dokuz buçuk sigaramı içebilmem için kül tablasını getirmesini rica etmem boşuna oluyor. O durumda ani bir tepki veriyor, kâh kâğıtlarla dolu çöp kutusuna kendini bırakıyor, kâh oyun masasının altına girip, ağzı ayaklarının arasında, belli belirsiz bir sfenks edasıyla bana odaklanıyor. Bana gelince, konuşmayı özetlemekteki başarısızlığım beni neredeyse her zaman öyle bir duruma sürüklüyor ki, bu konuda en azından şunu söyleyebilirim, ödüm uç bir psikolojik karmaşıklığın burgacına atılıyor. Böylesi bir durum yalnızca zamanın, iğrenç saat kurma sapının, sihirli aynalar gibi çoğaltacağı yüksek tansiyonlara yol açar. Sonunda da, bu sözcük burada birazcık yersiz kaçacak ama neredeyse doğal biçimde, birbirimizin yüzüne en özümsenmiş hakaretleri yağdırırken buluyoruz kendimizi, bunların üstüne, tutumunun ev ekonomisinde ciddi sorunlar yaratmasını umursamayan ağız mandalım, alev alev yanan gözlerindense daha çok öfkeyle burnundan fışkıran yaşları silmek için patiska mendilimi elimden kapıveriyor. O anlarda, ağız mandalıma nereye kadar dokunabileceğimi tartıyorum kafamda, çünkü bu yaratık, kül tablası darbesi düzeyini de, mendil darbesininkini de aşmaktan hiç çekinmiyor, kaldı ki benim kendimi zorlayarak hareketsiz kalmam karşısında, bana karşı en azından daha az kırıcı davranışlar sergilemesi onun için o kadar da zor olmasa gerek. Bu gibi durumlarda insan bir ağız mandalının ruhunun, onun küçük parmağından öteye gitmediğini anlıyor ister istemez, biraz merhamet ve unutuş katılıyor sonra işin içine, bunun tek nedeni sessizliğe ve düşüncelere dalmaya izin veren şeylerden alınan zevk. Çünkü o dakikadan sonra, evde sessizlik olacaktır; özet yapılmış olsun olmasın, konuşma kapanmıştır, kül tablası getirilmiş ya da getirilmesi reddedilmiş, mendil elden gitmiş ya da gitmemiştir. Birbirimize odaklanarak bakmak kalır bize, herkes kendi yerinde, bırakırız kapansın üstümüze gecenin koca kubbesi. Sabah saat yedi çeyrekte kahvaltımız getirilir. Vaktimiz bol nasıl olsa.


Gereksiz Koruma

Gayet iyi biliyorum, hastalık derecesinde utangacım, insan içine çıkınca demir gibi, kaya gibi kaskatı oluyorum. Çoğunlukla müttefikim olan su bile, kimi zaman kuru ve düşmanca bir tavır takınarak akıyor dudaklarıma, oysa dudaklarım suyun badem ya da dantel olmasını isterlerdi; akşamın alacakaranlığında, henüz kentte dolaşmaya cesaret edebildiğim solgun ışığın altında bile öylesine tatlı profilleriyle derimin içinde derin yaralar açıyor bulutlar, ve beni çığlıklar atıp cümle kapıları altına sığına sığına kaçmaya zorluyorlar. Daha emin bir yol olarak metroya binmemi ya da dalgalı kenarlı bir şapka satın almamı tavsiye ediyor insanlar bana. İstedikleri kadar çocuklarla konuştukları tonda laf anlatsınlar, ben uzaklarda makaslarını boynumun üstünde bilemek için bekleyen kırlangıca bakmaya başladım bile. Kentin işçi ve işverenleri korunmam için kullanılacak bir ödeneği oylamaya koydular, insanlar benim için kendilerini sıkıntıya sokuyorlar. Teşekkür ediyorum sizlere, beyler ve hanımlar, o parayı size minnet ve medeniyet çerçevesinde geri vermek isterdim; ama siz hep orada olacaktınız ve işte bu da dik bir yar, gölge öğüten bir değirmen, mercan iğnecikleriyle donanmış bir iyiliğin katlanılmaz aşırılığını yaratacaktı bende. Başkalarının varoluşunu karmaşık hale getirmeyi giderek daha can sıkıcı bulmaya başladım, ama beni içine koyabileceğiniz, hâlâ ıssız olan tek bir ada, adı kötüye çıkmış tek bir koruluk, hatta küçücük bir toprak parçası bile kalmadı ki oradan sizlere bakayım barışçıl bir göğün altında. Ey insanları dikenli yeryüzü, yanlış bir şey midir boynuzlu bir at olmak?


Alışılmamış seçimler

Karar veremedi.
Hiç karar veremedi.
Aralarından birini seçsin diye bir muz, Gabriel Marcel’in bir kitabı, naylondan üç çift çorap, garantili büyük bir kahve makinesi, esnek ahlaklı bir sarışın, erken emeklilik önerdiler ona, ama o karar veremedi.
Kararsızlığı yüzünden birkaç memurun, bir rahibin ve bölgenin aynasızlarının uykuları kaçtı.
Karar veremediği için insanlar aralarında onun oturma izninin iptalinin gerekip gerekmeyeceğini konuşmaya başladılar.
Bunu onun duymasını sağladılar, öylesine gibi, kibar bir şekilde.
Şöyle dedi: "Bu durumda, muzu alıyorum."
İnsanlar kuşkulandılar, bu da çok doğaldı.
Kahve makinesini ya da en azından sarışını alması daha akıllıca olurdu.
Muzu yeğlemesi yine de tuhaf.
Durumu en başından ele almaya karar verdiler.


Maggı tarafından, hatta Knorr tarafından reddedilmiş

Bir çorba kâsesi içine hırkalar konulabilmesi çılgınca bir fikir. Kenarları kıvrık ve kolları sıvanmış biçimde, onları dörde katlayıp basit bir önlem alarak, ortalama kapasiteli bir çorba kâsesi içine, önceden sarmısakla ovulmuş on dört ila yirmi yedi hırka yerleştirilebilir. Bunu yapmanın nedeninin ne olabileceği gibi sorular sormak anlamsız olacaktır. Hiç vakit kaybetmeden üstüne iki litre benediktin dökeceksiniz ve hırkalarla liköre kaynaşmaları için zaman tanıdıktan sonra, elinizin altında birçok kez herkesi afallatmış çok önemli bir yağa sahip olacaksınız. Yalnızca bir örnek vermek gerekirse, Sibelius'un bir senfonisini yöneten Van Karajan plağının üstüne ağzına kadar dolu birkaç kaşık dökülmesi, şu dikkat çekici sonuçları doğuracaktır: Öncelikle, pikap her yana kaymaya başlayacak, bu sırada motor alkolün ve sarmısağın çifte etkisiyle gemi azıya alacak, sonra da bu iki skandalın bir araya gelmesi hoparlör tarafından yadsınamaz derecede farklı guruldamalarla bir kokunun yükselmesini sağlayacaktır. Tam da bu anda, İskandinav müziğinin keyfini çıkarmak isteyen misafirlerinizin acımasız eleştirilerine fazlasıyla hedef olmadıysanız, hırkalı çorbanın en güzel gösterisine tanık olacaksınız, çünkü köpeğiniz bu yolla ortaya çıkan ultrasonları yutmaya başlayacak, tavana kadar sıçrayacak ve en dokunaklı mutluluk hareketlerini yapacak. Doğrudur, o her zaman sineklere, okşamalara çok iştahlı olmuştur, titreyen ve vızıldayan her şeye, mırıldanan her şeye ve YAT AŞAĞI!


İnsan düşündüğünden çok daha fazla koşullandırılmıştır

Küçük Hector bir büyük dağcılık romanı okuyor. O kadar yavaş okuyor ki büyük şampiyon Max Banotti'nin başarıları sonunda tüm yaldızlarını döküyor. Hiç kuşku yok ki, Annapurna'nın kuzey yamacına o kadar uzun zaman asılı kalamaz insan, bunun nedeni de çok basit, çünkü küçük Hector çok iyi bir okuyucu değil. Ne budala, yani. Banotti dört çikolatanın sonunda tayınını tükettiğini farkediyor. Ardından ayakparmakları donuyor, İncil'in seçilmiş bölümleri yeniden aklına geliyor, sayıklama, dağlı türküleri. Sonra vida yerinden çıkıyor, pat ve küt, vadinin dereotundan omlet, helikopterler. Küçük Hector şaşırıyor daha çok, çünkü her şey onu birçoklarının başarısızlığa uğradığı yerde büyük Max Banotti'nin zafer kazanacağını düşünmeye itiyordu. Dağcılık romanlarına ilişkin, daha çok üzüntü veren bir düşünce beslemeye başlıyor. Belki de, diye düşünüyor safça, çok hızlı okudum ve böylesine acınası bir amatörlüğün gerçek nedenlerini kaçırdım. Öte yandan, şu Banotti de ne budala.


O güne dek her şey iyi kötü devam edecek

Makineler güven verir, mantığın, nedenselliğin, termodinamiğin ve yağlamanın en yüce ilkelerinin onlarda nasıl egemen bir şaşmazlıkla işlediğini görmek yeter. Ruhunuzda bir dalgalanma olursa, buzdolabınıza sarılın, gidin kahve değirmeninize, o bir yıl, bazen iki yıl garantili can simitlerine bakın. Tavuklarsa, tersine, rastlantı ve olağan olandır, döşemelere sıçan ve sonsuz bir bayağılıkla glu glu ederek tüylerini döken şu kaltaklardan mı söz ediyorsun? Ben, makinelerden yanayım, kanıtı da, kırda kırmızı 4L Esterel'imle dolaşmam; çok şık bir renk, al sana bir çiçek gibi söz dinleyen bir makine, birinci vites, ikinci, üçüncü, debriyaj, ah hava nasıl da ağır, camları açalım, ah nasıl da yağıyor, sileceği çalıştıralım zup zap, zup zap, a bak, hava yeniden ağırlaşıyor, araba da nasıl uslu, nasıl ağırbaşlı. Pat, zınk diye duruyor üçlü yoncanın tam ortasında. Kuşkusuz önemli bir şey yoktur, bir yanma var mı kontrol edelim. Yo, inanılmaz bir şey, daha kontrolüme bile başlamadan bir de ne göreyim, arabam tütüyor. Evet ya, evet ya, tütüyor, hatta Gitanes içiyor, olacak şey değil.

-- Bana bunu yaptın ha, hem de üçlü yoncanın tam ortasında, diyorum ona, canım sıkkın.

Bir Yahudi karşıtına laf anlatmak gibi, onu pis izmaritini atmaya ikna etmek olanaksız. Şunu belirtmek gerekir ki ardından schön çalışmaya başlıyor, hatta yeniden coştuğu bile söylenebilir, hop bir tepe, ne yol tutuşu ama, iniyor, çıkıyor, çevresinden dolaşıyor ve pancarlar ve korunmaya alınmış bölgeler ve Vélize üstündeki köprü, pat tam da köprünün ortasında bir sigara daha istiyor, ona kibarca ceza yiyebileceğimizi söylemek boşuna, bir sigara kutsaldır, bunu ben de biliyorum ne yazık ki, çünkü ben de biraz önce sinirlerimi yatıştırmak için bir tane yaktım, sinirli sinirli içiyoruz sigaralarımızı ve sonra birden her şey halloluyor, mis kokulu vadiler ve hatta çağlayanlar, birbirinden ayrılmış siteler, hayran olunası bir çeviklik. Tüh, artık işin içinde değilim, sürekli geviş getiriyorum, bu da renkli görüntüleri sizin adınıza bozuyor. "Yarından tezi yok satacağım onu", diyorum kendime. "Bu araba sigara içiyor". Buna karşılık ortalamasını düşürdüğünü farkediyorum, demek istediğim Gitanes ortalamasını, çünkü ondan sonra yalnızca bir kez duruyor, gerçi öyle yüksek bir geçitin üstünde yapıyor ki bunu, bir toprak yığınına sığınmak zorunda kalıyorum, oradan tek kelime etmeden onun sigara içişine bakıyorum, laubaliliğine çok hayret ediyorum. Dönüşte stoğumu tüketecek kadar sigara içtim, ama ondan bir sigara istemeye cesaret edemiyorum, zayıflığımı itiraf etmek olur bu, en korkunç despotluğun başlangıcı. Öte yandan bunu kabul etmeyeceğini hissediyorum, her ne kadar bir kez daha durursa bunu her an deneyebilecek olsam da, şöyle çaktırmadan, öylesineymiş gibi, yahu ufaklık, benzinim bitti, onun anlayabileceği bir dilden. Ama olmaz, farketmesi gerekirdi, kurnazdır makineler, eve kadar ortalama yıldırım hızlarından birini yapıyor bana, garaja kendisini kapattırıyor ve orada kapıları kapatmadan onu bir kez daha görüyorum, hareketsiz ve kırmızı Esterel, pek vakur. Evimde sigara arayacağım, onun zifiri karanlıkta bir tane çıkardığını, tüm gece keyifle içeceğini, kusursuz mu kusursuz halkalar yapacağını, bunu da hiçkimse için yapmayacağını düşünerek, zifiri karanlıkta, tam da makinelere yakışan biçimde.


Opern Kahvesi'nde Viyana Valsi

Işık caddesinde, Aronde, Ariane, Mercedes, Guilietta, Dauphine, nasıl da hafif, yeşil ışıkların altında kıpır kıpır, karnı doymuş kedi mırıldamalarıyla Rhadames'in tüm gücüyle mezartaşını ittiği yeraltı gömütünün yanıbaşından kayıveriyorlar. Rahiplerin bedduaları solunmaz bir son havayı boşa harcıyor, bu sırada, iki adım uzakta Amerikalı bir teğmen bir Kore birliğinin yolunu kesiyor ve makinelisinin mermilerini geniş ekranda düşmanlarının üstüne boşalttıktan sonra ölüyor. Tualin arkasında, bir duvar; duvarın arkasında, ara sıra elden düşme saatlerin tiktaklarının duyulduğu tozlu bir dükkânda çalarsaat tamir eden bir ihtiyar. Arada bir, ihtiyar pencerenin kare camlarından bakmak için kafasını kaldırıyor, gözleri akvaryumun mor suyuna dalıyor, balıkları izliyor: Ariane, Aronde, Guilietta, kırmızı, yeşil, mavi. Mahlerstrasse'nin dibinde bir neon afiş yanıyor ve sönüyor, TÜTÜN TRAFİK TÜTÜN TRAFİK, solgun ışık kesik kesik solgun kesik kesik kirli solgun TABAK oturan çocuğun elleri TRAFİK bir ikinci katın penceresinde, TRAFİK TÜTÜN, bir roman okuyor, Aslan Yürekli Richard'ın şatonun dibinden kurtulup kurtalamayacağını soruyor kendine. Mezartaşı Mısırlı kahramanın tüm çabalarına direniyor, Kore birliği Amerikalı'nın mezarına tükürüyor, Blondel kralının ıstırap çektiği kulenin ayağında şarkı söylemeye başladı bile, Dauphine, Dauphine, Mercedes, Ariane, âşığına sarılmış Aïda, ihtiyarın dükkânında saat akşamın yedisi, TÜTÜN TRAFİK, Opern Kahvesi'nin terasında oturan adam az önce bir kez daha gerçek yakalanabilir mi diye sordu kendine, yalnızca bir an için, Alman isimli bir Mısırlı'nın ölümlerin en korkuncuna boyun eğdiğini bile bilmeden bunu sordu kendine, ipin neyse ki kopmadığını ve Richard'ın atla kaçtığını da TÜTÜN TRAFİK, çalarsaatin çok eski ve çok kullanılmış olduğunu da, Amerikalı ölü bir teğmenin, kırmızı bir Mercedes'in, sadık bir ozanın orada olduğunu da bilmiyordu.


Oturduğum yer

Bir gözde oturuyorum, rıhtımdaki bir bardan satın aldığım bir göz-evde; ne noter ne senet, ücreti cinle halloldu, orada yaşıyorum, deniz kenarında, ağaçlar ve kumullar içinde; denize bakan bir göz bu, onun hareketlerini izliyor, hareketleri gözkapaklarıyla aynı ritimde. Sedefli camekânıyla ve havada asılı duran siyah çanıyla bu bütün gözü menekşe evde yaşamaktan mutluyum. Evim, ne bir fener ne bir tabya. Amaçsızca bakan bir gözde oturuyorum, gören bir gözde. Biliyorum bir gün denizkızını görecek, bahriyi, ejderi, esmer yosunları; biliyorum bir akşam evimden çıkacağım, plajda, beni kucaklayacak Hollandalı bir adamla buluşacağım.


Fransızcadan çeviren:
Orçun Türkay

hamiş:
Öyküler, Kitap-lık dergisinin 59 ve 64. sayılarından araklanmıştır.




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ergin Altay ile Rusçadan Türkçeye Çeviriler Üzerine Bir Röportaj / M. Milât Özçelik

Ergin Altay 1937'de Edirne'de doğdu. Babasının devlet memuru olması nedeniyle çocukluğu Anadolu'nun çeşitli kentlerinde geçti. 1953''te Kuleli Askeri Lisesi'ne girdi. Orada kendi isteğiyle yabancı dil olarak Rusça'yı seçti. 1956'da DTCF Rusça bölümünden mezun oldu. Askeri Lise'de Rusça öğretmenliği yanında Rusça'dan Türkçe'ye çeviri ile ilgilenmeye başladı. İlk çevirisi Yusuf  Ziya Ortaç'ın  "Akbaba"  dergisinde yayınlanan Zoşçenko'dan bir öyküdür. Daha sonraları özellikle Dostoyevski ve Tolstoy başta olmak üzere çeviriler yaptı. Puşkin, Gogol, Çehov, Gonçarov, Lermontov, Gorki, Bulgakov, Turgenyev çevirdiği diğer yazarlardandır. Mesleğini günümüzde de sürdürmektedir.  * Rusçadan Türkçeye çok sayıda kitap çevirdiniz. Neredeyse tüm klasik Rus edebiyatını sizin çevirilerinizden okumak mümkün. Rusça’dan Türkçe'ye yaptığınız çeviriler için neler söylemek istersiniz? Mütemadiyen karşı karşıya kaldığınız so

Bibliyofil Konuşmaları #35: Tuncay Birkan

     Arthur Rimbaud, Van Gogh ve Halit Refiğ. Başka bir isim gelmiyor aklıma: bu yaşıma kadar çok az biyografi(k metin) okudum. Şiirin zehirli tadını erken yaşta keşfettiğim için Rimbaud ve ilk gençliğin trajik hikâyelere olan dolaysız yatkınlığından van Gogh neyse de, Halit Refiğ merakı nereden çıktı? ‘Yeşilçam Sineması’ bir yana, sinemanın kendisiyle bile çok özel bir bağım olmadığı halde tesadüfen edinip okuduğum Refiğ kitabı “Düşlerden Düşüncelere Söyleşiler” (Haz.: İbrahim Türk, Kabalcı Yay., 2001.) yalnızca diğer biyografik anlatılardan değil, okuduğum nice yapıttan daha çok şey öğretmiştir bana –bilhassa 1950 sonrası Türkiye tarihi konusunda. Gerçi okurluğumu hiçbir zaman ‘öğrenme’ ve bilgi odaklı inşa etmedim. Şiirin ve kurgunun yerine göre keskin yerine göre flu sınırlarında gezinmek hep daha cazip gelmiştir bana.   Tuncay Birkan  kitaplarla çepeçevre biri: birkaçını yazıp, birçoğunu yapmış, daha çoğunu okumuş ve okumak için edinmiş biri olarak kendi ‘kâğıt evi’ni kurmayı başa

Muallakat ve Şairleri: Bir elin ağza gidişi gibi...

Etel Adnan Muallakat ( muallakāt) , câhiliye döneminde yedi (veya on) şaire ait seçkin kaside koleksiyonuna verilen addır. (Hangi şairlerin şiirlerinin bu derlemeye dâhil edildiği ve sayılarının kaç olduğu konusunda farklı görüşler ortaya çıkmıştır.) Sözlükte,  “bir şeyi diğeriyle irtibatlandırmak, bir şeyle ilgilenip onu beğenmek ve sevmek” anlamındaki alak (alâka) kökünden türeyen muallaka kelimesinin çoğulu olan muallakat “beğenildiği için herkesin görebileceği bir yere asılan, sergilenen şiirler” demektir. Rivayete göre muallakat, câhiliye devri Arap yarımadasının çeşitli yörelerinde kurulan Ukâz vb. panayırlarda düzenlenen şiir yarışmalarında eleştiri süzgecinden geçerek seçilmiş, keten bezinden yapılmış tomarlara altın suyu ile yazılıp Kâbe’nin duvarına asılmıştır. Muallakat şairlerinin en eskisi, milâdî VI. yüzyılın ilk yarısında yaşadığı kabul edilen İmruülkays b. Hucr ’dur. Diğerleri bu asrın ikinci yarısında hayat sürmüştür. Bunlardan sadece Lebîd b. Rebîa