Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Şubat, 2021 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Kütüphaneci

“Babil Kitaplığı'nı yazdığımda, kütüphanede görevliydim ve bu sonsuz kütüphanenin evreni kapsadığını, evrenle kaynaştığını düşündüm, burası benim için o küçük ve neredeyse sır dolu Almagro Kütüphanesi’ydi.” (Borges, 1985)   Mart ayının sonu ile Nisan başı “Kütüphane Haftası” olarak kutlanıyor. Böyle bir haftanın varlığı bile insanı mutlu etmeye yeter, yetmeli. Bu vesilesiyle Aralık 2017'de basılan " Yazar ve Cenneti " kitabını hatırlatmış olayım (Alakarga Sanat Yayınları). Ayıptır söylemesi ben de 'eski' bir kütüphaneciyim: 2 yıl kadar kütüphanede part-time çalışmıştım! (Sayılmaz mı?) 'Sayısalcı' olmak laneti belki de: Bölüm tercihi yaparken "Bilgi-Belge Yönetimi" (daha eskiden "Kütüphanecilik") diye bir bölümün varlığından bile haberdar değildim. İnsanın hayatı boyunca yapacağı bir mesleği 17-18 gibi çocuk sayılacak bir yaşta kararlaştırmak zorunda olması çok trajik bir durum. Neyse, kitaba dönelim.   Latin Amerika edebiyatı konusu

Albatros

  ≋ – Martı öldürmek neden kötü şans getirir? – İçlerinde ölü denizcilerin ruhları vardır. ( The Lighthouse , 2019) ≋ “Kaptım oklu tüfeği, çektim hemen tetiği, Aldım ALBATROSUN canını.” ( Yaşlı Gemici , Samuel Taylor Coleridge) ≋ “Batıya doğru yolunu sürdürdü. Gündüz ve gece boyunca altmış üç fersah yaptılar, bunu adamları için kırk altı saydı. Bir çırpıda gemiye kırktan çok fırtına kuşu kondu, iki de albatros. Karaveladaki bir delikanlı bunlardan birini taşla düşürdü. Arada gemiye bir kutankuşu ve martıya benzer beyaz bir kuş da kondu.” ( Seyir Defterleri , Kristof Kolomb) ≋   Meraklısı için, “ Kardeşim Albatros ”: http://merkezgar.blogspot.com/2017/03/kardesim-albatros.html

Saroyan Usta

  “Kızımla oğlum, 1959 yazında Paris’te bende kaldıklarında ağustosun böyle olduğunu hiç hatırlamıyorum; aslına bakarsanız şimdiye kadar Paris’te hiçbir ağustos böylesine ıslak ve kasvetli olmadı. Bunu derken, en ıslak, en kasvetli, en karanlık günlerde bile güneşin ve güzel havanın birkaç saatliğine de olsa kendini gösterdiği oluyor. Yakında düzelir nasılsa. Bundan sekiz yıl önce oğlumla hemen her gün taksiyle koşu alanına gider, yarışlara oynardık. O on beş, ben elli bir yaşındaydım. Bu gibi şeyler takılıyor kafama. (...) Bundan otuz yıl önce, Tolstoy’un oğulları ve kızları hakkında yazdıklarını ilk kez okurken büyülenmiş, hayran olmuş ve çok şaşırmıştım; zira onlardan kendisiyle aslında hiçbir bağları yokmuş gibi söz ediyordu, bu da bana çok garip gelmişti. Çocuklarını seviyor muydu? Bir babanın çocuklarını sevmemesi mümkün müydü? Bana bu bütünüyle imkânsız görünüyordu. (...) Ne var ki 1959'da üçümüz Victor Hugo Caddesi'ndeki evde üç ay kaldığımızda çok eğlenmiştik. Durmadan

Ahmed ve Çiçek

    “Hata yapmak fırsatını Adem’e veren sendin bilmedim onun talihinden ne kadar düştü bana gençtim ve ben neden hata payı yok diyordum hayatımda”   Genç Ahmed  (2019)…  Film üzerine düşünürken aklıma gelen şeylerden biri de İsmet Özel'in Münacaat'ındaki gençlik bahisleriydi. Ahmed de gençti. Tıpkı Mohsen Makhmalbaf'ın  Ekmek ve Çiçek  (1996) filmindeki gençler gibi: insanın, o "çatlıycak kadar aşkî" çarpıntıyı hayatının en acemi günlerinde işitmesi ne kadar hazin…   Dardenne Kardeşler ’in,  Söz 'den (1996),  Rosetta ’ya (1999)  İki Gün, Bir Gece ’den (2014)  Genç Ahmed 'e (2019) uzanan filmografilerinde -Aki Kaurismäki ile birlikte- kalpsiz Avrupa'nın kalbi olduklarını düşünüyorum –en azından benim durduğum yerden bakınca böyle gözüküyor...   "Genç Ahmed"den diğer filmleri ölçüsünde memnun olamasam da bu iki güzel biradere şükranlarımı sunmak isterim. Diğerkâmlık İnsan'a çok yakışıyor.

Prelüd

  Bir Mezar İçin Prelüd   Kim bu Romalı! dedim, Okudum kitabeyi. Bir eski zaman eşrafıymış, Asitle yazılmış 30'larda öldüğü. Depreşti yeniden içimde; Her insanın seng-i mezarı için bir şeyler yazması gerektiği. -Vakti olanlar için biçim de önemli!- Besbelli, dedim, sevmiş nesebi, Roma’yı ve Romalıları. Benim sevdiğim gibi.   [20 Haziran 2020]

Akşamları Kalbim

  Trakl 'dan daha karanlık bir şair bilmiyorum. (Şairin hayatı şiire dahil!)   Bugüne kalabilmiş az sayıdaki aforizmalarından birinde şöyle diyor: "Uyandığında hissedersin dünyanın acısını; onun içindedir ödenmemiş tüm borçların..."   Heidegger'in çok önemsediği bir şair, Trakl.  ' Elis ' şiirini Hölderlin'in ' Kör Şarkıcı 'sı ile yan yana koyuyor...   İlginç anekdotlardan biri de Wittgestein'ın Trakl ve Rilke'ye sanatsal üretimlerinin devamı için yüklü miktarda bağış yapmış olması ( – baktım, yüce gönüllü filozof daha 25 yaşındaymış o zaman). Gel gör ki Trakl parayı alamadan – aşırı dozdan – ölüyor (1914). Sonraları yapay bulduğu ve ilgisini kaybettiği Rilke ise  –bilen bilir –  Balthus'un anasıyla bi' güzel yiyor paraları...  Afiyet olsun.  

Kâhinin Mektupları

Sözkonusu Rimbaud gibi bir 'göktaşı' olunca insan ne diyeceğini bilemiyor… Kitapta yer alan mektup ve şiirlerde 17 yaşındaki birinin yazdıklarını okuyor olmanın şaşkınlığı, ürkütücülüğü bir yana, beni en çok sarsan bilgi meşhur "Çalınmış Yürek" şiirinin geçirdiği değişim ve tarihsel arka planı hakkındaki bilgiler oldu. Mektupta şiirin başlığı "Yürek İşkencede". Sonra "Soytarının Yüreği" oluyor ve bugün bildiğimiz hâliyle: "Çalınmış Yürek"   Tam da düşlediği şey/yer mahvetmiş şairi: Paris Komünü’nde çocuksu ifadesi ve uzun saçlarıyla alaylanmış Rimbaud, çiğnenmiş tütünleri tükürmüşler suratına, taciz etmişler. Yüreğini çalmışlar şairin… Ne taşra sıkıntısı içinde işkence gördüğünü düşünen biridir artık ne de ‘devrimin soytarısı’. Yürek ki paramparçadır!   "Ey abrakadabracı dalgalar, Alın şu yüreğimi yıkansın! ... Görünce dibi bu çiğnenen tütünler Ne olacak hâlim, ey çalınmış yürek?"   4 yıl sonra her şeyi; şiiri ve Paris’i geride

Mistik Taç

  2006 yılında Kanat Kitap'tan 'Çağdaş Şiirin Burçları' altbaşlığı ile çıkan Eşsiz Olana Yakınlık ile bence birbirini bütünleyen bir kitap olmuş Mistik Taç (MonoKL, 2019). Keyifle ve heyecan içinde okudum. Kitapta yer alan şiirlerin, modernizmi hazırlayan/kuran 4 büyük isimden yapılacak sonraki çeviriler ve okumalarda zamanla birer referans kabul edileceği inancındayım. Mümkün olsa da 19. yüzyıl Fransız şairlerinin işlendiği Mistik Taç'tan sonra bu kez 20. yüzyıl şairleri için benzer bir çalışma yapılsa... Misal; Valery, Perse, Char ve Bonnefoy. Kitaptaki şairlerden arakladığım birer dizeyi aşağıya bırakıyorum:   “Sevin tabutun içindeyken, sizi beşikten seveni...” ~ Nerval   “Bin yaşında olsam bu kadar anım olmazdı.” ~ Baudelaire   “Kabul ediyorum beni aşındırmasını mevsimlerin.” ~ Rimbaud   “Şu çığlıktır oyuncağı uzayın: "Bilmiyorum!" “ ~ Mallarmé      

Yeryüzüne İndirilmiş Gölgeler ve Monna Rosa

  Yeryüzüne İndirilmiş Gölgeler ’ den önce  Rossetti ’yi yalnızca bir ressam olarak biliyordum. Aynı zamanda şair ve çevirmenmiş de. (Boccaccio'dan çeviriler yapmış.) Ressam şairler (ya da şair ressamların) sayısı az değildir ama Rossetti'yi ayrıksı kılan kendi tablolarının şiirini yazması (ya da şiirlerinin tablosunu yapması!).   Kitabı hazırlayanların Rossetti'yi tanıtıcı üç farklı metininden sonra ressamın tabloları şiirleriyle birlikte sunuluyor. Sonrasında sanat tarihçisi Simge Özer Pınarbaşı'nın tablo ve şiirlerde kullanılan simgeleri açık ettiği harika metinlerini okuyoruz. Bence kitabın en özgün yanı da bu. Resim bütün sanatların kaynağıdır. Şiir ise bu kaynağın en yüce kolu... Böylesi zengin içerikte bir kitabın daha iyi bir edisyonu hak ettiğini düşünüyorum. Saygın şair, çevirmen ve akademisyen Volkan Hacıoğlu'nun elinden çıkma her şeyi okurum. Artshop Yayınları'na rağmen okurum! (Neyse ki artık bu yayıneviyle çalışmayacakmış.) ~ Rossetti demişken, onu

Yabancı Yayınlar

Cemal Süreya , kendimi bir okur olarak bildim bileli sevdiğim bir şair ama şiirlerinin yanı sıra günceleri, portre yazıları, mektupları, çevirileri ya da makalelerini de hayranlıkla okudum hep.   Yine de, onu ne kadar okusam da az kalıyor, adını koyamadığım bazı şeylerin eksikliği dinmiyor. (Hayat çizgisindeki kimi duraklar, uzun yıllar kalbine gömdüğü acıları, korkularıyla sonu gelmez bir empati halindeyim.)   "Büyük yazarların kitaplarını asla bitiremeyiz!" sözü burada da hükmünü sürdürüyor sanırım. Varsın eksik kalsın, nasılsa,  “Aklımdan hiç çıkmaz o yolculuk, o havlamalar...” ~ Erol Gökşen ve Bahanur Garan Gökşen'in yayıma hazırladığı Yabancı Yayınlar (2017), abartmadan söyleyeyim, bir HAZİNE kitap! Çok keyif aldım okurken, çok şey öğrendim yine... Sağ olsunlar.  

Süleyman Çobanoğlu Şiiri

  “hiçbir şey dememiştir benden söz eden biri” ( Radyolu Kahve 'den; "Hüdayinabit", Profil Yay. sy. 81)   Cins bir şair  Süleyman Çobanoğlu . Şiiriyle 'en dikmen kayalarda' gezinen özgün ve cesur biri. Hece ölçüsüne bunca gür bir sesi nasıl yediriyor her seferinde hayret ediyorum.  Tamgalar 'daki "Çürük Çağ" bölümü bana şairin kim olduğunu, şiirin ne işe yaradığını bir kez daha hatırlattı. Yaşadığımız günlerin tarihi yazılırken referans verilecek şiirlerden yalnızca ikisi:  Madenciyi Tekmele!  ve  Sen Aslında.   Şiirler Çağla   için yazdığı kısa biyografide, "Bir yaşımda kaybettiğim annemin eksiğini, bir lütuf kapattı: Dedem." diyor Çobanoğlu. Bir şiirinde dedesi üzerinden o eski çağın insanlarını şöyle anıyor: “uzak dedelerden bazı bir hayâl: rey verirken bile estağfurullah”   [‘Dede’ imgesi ve bizatihi kendisi çok sevdiğim bir konu. Türk edebiyatında bunu en güzel işlemiş isim bence Onat Kutlar'dır , İshak  ile (1959). Bir ölçüde de R

Lejyoner

Lejyoner - Libya'nın Antikolonyal Savaşı (Hece, 2020) konusu ve tarihsel bağlamı ile ilgimi çektiği için aldım. İlk Afrika romanlarından deniyor arka kapakta (yazım yılı 1927). Oysa 50 sayfalık bir hikâye bu. Hadi novella diyelim!   Hikâye güzel aslında. Afrikalı bir genç, kendi ülkesini de sömüren İtalyanlar'ın safında bir başka sömürge faaliyetine odun olmak için paralı asker (lejyoner) olarak katılıyor. Eritre'den gemiye binen askerler Nil'i, Süveyş'i ve İskenderiye'yi geçip Libya'ya varıyorlar... Özellikle ilk kez deniz gören birinin duygularına dair gözlemlerin çok hoşuma gittiğini söylemeliyim. (Ben de ilk kez 20 yaşımdayken deniz görmüştüm -gezme amaçlı gittiğim Samsun'da!)   Yalnız kitabın çevirisi bir facia. Kitabı okurken kimmiş bunun editörü diye baktım, öyle bir şey yok! Çevirmen dışında künyede adı anılan tek kişi "Musahhih". (Neyse artık?)   Birkaç örnek vereyim: İki asker nöbet değişimi yapacakları sıra birbirlerine "tanıtm

Ölü Brugge

Kent, aşk/ınlık ve ölüm üzerine pek güzel bir roman Ölü Brugge . Son sayfalara doğru, Manguel'ci bir tavırla, 'kitabı şiir bölümüne mi koysam?' diye düşünüyordum ki Selim İleri'nin Sonsöz'ünde Mallarmé'nin kitap hakkında "şiir-roman" dediğini okuyup mutlu oldum...   Mallarmé her zaman çok haklıdır!   Zola'cı natüralizm ile yıldızım barışmadı hiç. "Gerçek bende nefes darlığı yapıyor" diyen Cioran ile aynı noktadayım. Bana, Bunuel'in Nazarín (1959) filmini hatırlattığı için Georges Rodenbach 'ın şu sözüne bayıldım: "İnanç dehşete düştüğünde çoğu kez kendini ironiyle ifade eder." (sy. 44)   Ama yine de Ölü Brugge'yi (böyle okunuyor, evet) Gabriele D'Annunzio 'nun dizeleriyle aklıma kazıdım, bence çok yakışıyorlar:  "Yalnızca hiç ölmeyen güzeldir, ve yalnızca Bizim için hiç ölmeyen, bizimle ölen."

Bibliyofil Konuşmaları #25: Dursun Çiçek

    Hokusai’yi bilip de sevmeyen, ona yakınlık duymayan var mıdır? Kendisini ve sanatını bir tabiat yapısıyla, ülkesindeki en büyük zirve olan Fuji Dağı ile özdeş kılıp onun 46 farklı biçimini/görünümünü yaparak yalnızca sanat tarihi içinde değil, popüler kültürde de bir yer edindi Hokusai. Üstelik, bunu saygınlığından hiçbir şey yitirmeden başardı. Sebat etmenin en güzel örneklerinden biridir bu.   Dursun Çiçek ’i Hokusai’ye benzetiyorum. Bir yazar ve fotoğraf sanatçısı olarak uzun yıllardır bıkmadan usanmadan, her dem yeni bir hevesle Erciyes Dağı’nı fotoğraflıyor, yazıyor. Belli ki Erciyes’te kendi oluyor, Erciyes’i kendi biliyor. Çoğu zaman, içten içe, keşke yalnızca Erciyes’i fotoğraflasa ve başka hiçbir şeyle iştigal etmese dediğim olmuştur. Onu Erciyes Dağı ama yalnızca Erciyes Dağı ile özdeşleştirmek istiyor zihnim. Bence bu paye ona yeter. Bunu o da biliyor ama serde yazarlık, okurluk ve daha bir sürü şey var…   Evinde 30 bin kitapla yaşayan adam! 2017 yılında AA tarafından ya

Bibliyofil Konuşmaları #24: Yalçın Armağan

    Yıllar önce, birkaç kitabı da olan, dergi çıkaran şair bir büyüğüme, İkinci Yeni içinde kendisini en yakın hissettiği ismi sormuştum. Hiç duraksamadan Cemal Süreya demişti. Arada bir uğradığım dergi ofisinde yaptığımız sohbetleri çeşitlendirmek adına, biraz da ‘öylesine’ sorduğum bu soruya aldığım yanıt beni şaşırttığı ölçüde memnun da etmişti. Çünkü bir yanıyla hâlâ ‘Turan’ hayaline bağlı, çok dürüst ve mütedeyyin birinden gelmişti cevap. Ne şiiri ne hayatı ile modernizme pas vermeyen biri ile,  “benim şiirim biraz erotiktir”  diyen modernist Cemal Süreya’ya uzanan düşünsel kardeşliğe, ‘imgeci şiir’in ve edebiyatın gizil gücüne şahitlik etmek harikaydı.   Yalçın Armağan ,  İmkânsız Özerklik (2011) ve İmgenin İcadı (2019) kitaplarında İkinci Yeni odağında ortaya koyduğu ufuk açıcı perspektif ile son yıllarda edebiyat kamusunun en dikkat çekici araştırmacılarından biri oldu. Yalçın hocaya bakınca, Orhan Veli’nin meşhur şiirinde söylediği  “edebiyat tarihçisi bulsun”  sözünün muhatab