Ana içeriğe atla

Bibliyofil Konuşmaları #25: Dursun Çiçek

  

Hokusai’yi bilip de sevmeyen, ona yakınlık duymayan var mıdır? Kendisini ve sanatını bir tabiat yapısıyla, ülkesindeki en büyük zirve olan Fuji Dağı ile özdeş kılıp onun 46 farklı biçimini/görünümünü yaparak yalnızca sanat tarihi içinde değil, popüler kültürde de bir yer edindi Hokusai. Üstelik, bunu saygınlığından hiçbir şey yitirmeden başardı. Sebat etmenin en güzel örneklerinden biridir bu.
 
Dursun Çiçek’i Hokusai’ye benzetiyorum. Bir yazar ve fotoğraf sanatçısı olarak uzun yıllardır bıkmadan usanmadan, her dem yeni bir hevesle Erciyes Dağı’nı fotoğraflıyor, yazıyor. Belli ki Erciyes’te kendi oluyor, Erciyes’i kendi biliyor. Çoğu zaman, içten içe, keşke yalnızca Erciyes’i fotoğraflasa ve başka hiçbir şeyle iştigal etmese dediğim olmuştur. Onu Erciyes Dağı ama yalnızca Erciyes Dağı ile özdeşleştirmek istiyor zihnim. Bence bu paye ona yeter. Bunu o da biliyor ama serde yazarlık, okurluk ve daha bir sürü şey var…
 
Evinde 30 bin kitapla yaşayan adam! 2017 yılında AA tarafından yapılan video-haber sonrası böyle anılır oldu Dursun Çiçek. (“Kitaplarla yaşamak da okumaya dahil” diye yazmış mesela. Bayıldım bu sözüne.) O’na sorsanız, Erciyes ile ilintili bir sıfattan sonra, kendini Neşet Ertaş’ın hemşerisi, yâreni olarak anmaktan geri durmaz. (Öyle ki, bu konuda bir kitabı da var artık: Türkünün Ötesi: Neşet Ertaş, Muhit Kitap, 2021.)
 
Bir de dergici yönü var ki ileride kıymeti çok daha iyi anlaşılacak iki derginin yayın yönetmenliğini yakınlarda ‘bıraktı’: “Şehir Kültür Sanat” ve “Düşünen Şehir”. Kendi adıma, Düşünen Şehir’in bir örneğinin daha olmadığını düşünüyorum. İstanbul dışında herhangi bir kente nasip olmamış, Selçuklu’nun Orta Anadolu mirasını merkezine alan böylesi derinlikli bir süreli yayınla bir daha karşılaşabilir miyiz acaba? Bu türden bir işi köstekleyenler, bu işe kalbini koymuş birini gücendirenler yaptıkları yanlışın farkına varırlar mı bir gün?
 
Son görüşmemizde Erciyes’e ilişkin fotoğraflarının kitaplaşacağını söylemişti. 2020 sonunda kitaplaştı ama satışa sunulmadığı için edinmek biraz güç olabilir. Elbette arayan bulur... Başka bir vakit, Hokusai’ye nazire olsun için 46 Erciyes fotoğrafını çekip bir sergi açmasını naçizane salık verdiğimde ‘düşünüyorum’ demişti. Hokusai, resimlerinde Fuji’nin gölgesinde hayatlarına devam eden insanları da çizmişti. Dursun hoca da bir gün böylesi bir işe girişirse o şanslı insanlardan biri olmak adına eskiler gibi iz süreceğim kesin.
 
M. Milât Özçelik / 14 Şubat ’21
  
1.
Harçlığınızla aldığınız ilk kitabı hatırlıyor musunuz?
Kemalettin Tuğcu’nun Altın Bilezik romanı. İlkokul 4. sınıfta iken almıştım.
 
2.
Kitaplarınızın oluşturduğu yekûn için kitaplık mı kütüphane mi demeyi tercih ediyorsunuz? Sizce bir kitaplık hangi noktadan sonra kütüphane olmaya ‘terfi eder’?
Kütüphane derim genellikle. Zaman zaman kitaphanem dediğim de oluyor bütün evimi kastederek. Bence kütüphanede sayı önemli değil. Gösteri amaçlı kitapların olduğu yere kitaplık, okuma ve ilim amaçlı kitapların olduğu yere de kütüphane diyorum. Bu anlamda bu bilinçle alınmış 20 kitabın olduğu yere bile kütüphane derim. Dolayısıyla çokluk ve kemmiyet değil keyfiyet önemli.
 
3.
Ülkemizdeki insanların çoğunun kitaplarını yayınevlerine göre dizdiklerini/yerleştirdiklerini düşünüyorum. Georges Perec’in “Kitap Yerleştirme Sanatı ve Yolları Üzerine Kısa Notlar” başlıklı yazısında (Gergedan Dergisi, Ekim 1987.) yayınevine göre dizme seçeneğini es geçmiş olmasına şaşırmıştım. Siz nasıl diziyorsunuz? İkinci bir seçenek olarak hangi yolla dizerdiniz?
Çok karmaşık gibi görünür ama benim de kendi içinde bir düzenim var. Son dönemlerde bazı yayınevlerini seçerek ben de kitabı kolay bulmak için yayınevlerine göre dizmeye başladım. Ancak sayısı fazla olan kitaplar için yaptım bunu. Bunun dışında asıl dizgim yazara göre dizgi diyebilirim. Özellikle düşünce tarihinin temel insanlarının kitaplarını isimlerine ve yaşadıkları tarihlere göre sıralıyorum. Mesela İslam düşüncesi ilk dönemden bugüne isimlere göre ve tarihi sıraya göre dizilidir. Batı düşüncesi de böyle… Geri kalanları da şiir, roman, hikâye, tiyatro, tarih, şehir kitapları gibi kendime göre tasnifler yaparak yerleştiriyorum. Mesela hatıra ve imzalı kitapları ayrı bir biçimde yerleştiriyorum.
 
4.
Artık ‘nadirkitap’ vb. sitelerin yanında, sosyal medya platformları üzerinden yürüyen ‘online mezatlar’ bile var. Bir kitaba ulaşmak o kadar da zor değil; yeter ki bazen absürt meblağlar gözden çıkarılabilsin. En uzun süre aradığınız kitabı ve başınızdan geçenleri paylaşır mısınız?
Belli bir kitabı çok aradığımı söyleyemem. Bir dönem yasaklı olduğunda Necip Fazıl’ın Sultan Vahdettin kitabını çok aramıştım ve bir sahafta bulmuştum. Bunun dışında özel anlamda şu kitabı aradım buldum diyebileceğim bir kitap yok. Ancak yıllardır gittiğim her yerde kitapçılarda, sahaflarda, mezatlarda sürekli bulunduğum için neredeyse aradığım kitapları rahatlıkla buldum diyebilirim.
İmzalı bir kitap olduğunda bende olsa da alıyorum mutlaka. Bunun dışında belli kitapların bütün baskılarını ve çevirilerini mutlaka alıyorum. A’mak-ı Hayal bunlardan biri. El-Mungız, Mişkâtü’l Envar, Mantıku’t Tayr, Füsus, Beş Şehir bunlardan birkaçı.
 
5.
Kütüphanenizdeki/Kitaplığınızdaki en sevdiğiniz serilerden bahseder misiniz? Kapanmış yayınevleri içinde en çok özledikleriniz hangileri?
Benim için tabi ki Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Akif Emre başta olmak üzere önemli insanların imzalı kitapları çok önemlidir. Çocukluğumun Kemalettin Tuğcu serisi, Tercüman 1001 Temel Eser, Başbakanlık tarafından yayımlanan 100 Temel Eser, MEB Klasikleri, son dönemde Yazma Eserler serisi, Litera Yayınları, Büyüyenay Yayınları, Endülüs Yayınları başta olmak üzere İslam düşüncesi ile yayınlanan seriler. Saymakla bitecek gibi değil.
 
6.
Hermann Hesse Robert Walser’den bahsederken, “Yüz bin okuru olsaydı, dünya daha güzel bir yer olurdu.” diye yazmıştı. Sizin için böyle bir ortak kitap/yazar var mı (ve neden)?
Tarihte bunu İbn Arabi ve Yunus Emre için rahatlıkla derim. Ama bırakın yüz bini milyonlar okumuştur. Bu anlamda 18. Yüzyıla kadar bu milletin ve Müslümanların dünyayı daha güzel bir hale getirdiklerine inanıyorum ve bunu Ebu Hanife’den başlayıp Yunus Emre’ye, İmam Maturidi’den İbn Sina’ya, İmam Gazali’den Fahreddin Razi’ye, İbn Haldun’dan Fuzulî’ye onlarca kişiye çıkarabilirim.
Son dönem için ise Necip Fazıl’ın O ve Ben’i, Sezai Karakoç’un Yitik Cennet’i, Akif Emre’nin Çizgisiz Defter’i, Filibeli’nin A’mak-ı Hayal’i, Tanpınar’ın Beş Şehir’i, İhsan Fazlıoğlu’nun Fuzuli Ne Demek İstedi’si daha çok okunsa derim hep.
 
7.
Alıp da okumadığımız kitaplar var bir de... Buradan onları teselli etmek için ne söylemek istersiniz?
Pandemi sürecinde kütüphanemdeki okumadığım kitapları tek tek seçtim ve hala binlerce kitap var okumadığım. Hatta bazılarına nasıl sıra gelmemiş diye hayıflanıyorum. Rabbime onları okumak için sağlık vermesini niyaz ediyorum hep. Buna rağmen ömür kifayet etmezse de önemli değil. Bazı kitaplar da okunarak değil varlıkları ile hayatınıza eşlik ederek size katkıda bulunurlar. Kitaplarla yaşamak da okumaya dahil. Kitapların bulunduğu ortamda bulunmak da okumanın bir başka biçimi. Okumayı sadece literal bağlama indirgememek lazım.
 
8.
“Bunların hepsini okudun mu?” sorusunu hangi cevap ya da cevaplarla karşılıyorsunuz?
Okumadım diyorum.
 
9.
Iskalandığını düşündüğünüz yerli yazarlar kimlerdir?
Benim ıskaladığım yoktur diyerek bir isim söyleyemem. Ama son on yılda yazanlar açısından mutlaka vardır ıskaladığım. Başkası adına söyleyemem. Kitapları iyi takip ettiğim için şunu daha önce fark etseymişim ya da niye fark etmemişim sorusunu sorduğumu pek hatırlamıyorum. Bu tarihsel anlamda da böyle. İyi bir düşünce tarihi bilinciniz varsa tarihte de kolay kolay kimseyi atlamıyorsunuz.
 
10.
3 de film önerisi isteyerek bitirelim!
Düşler – Akira Kurosawa
Yusuf Üçlemesi – Semih Kaplanoğlu
Bab’aziz – Nasır Hemir
 
 DURSUN ÇİÇEK



 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ergin Altay ile Rusçadan Türkçeye Çeviriler Üzerine Bir Röportaj / M. Milât Özçelik

Ergin Altay 1937'de Edirne'de doğdu. Babasının devlet memuru olması nedeniyle çocukluğu Anadolu'nun çeşitli kentlerinde geçti. 1953''te Kuleli Askeri Lisesi'ne girdi. Orada kendi isteğiyle yabancı dil olarak Rusça'yı seçti. 1956'da DTCF Rusça bölümünden mezun oldu. Askeri Lise'de Rusça öğretmenliği yanında Rusça'dan Türkçe'ye çeviri ile ilgilenmeye başladı. İlk çevirisi Yusuf  Ziya Ortaç'ın  "Akbaba"  dergisinde yayınlanan Zoşçenko'dan bir öyküdür. Daha sonraları özellikle Dostoyevski ve Tolstoy başta olmak üzere çeviriler yaptı. Puşkin, Gogol, Çehov, Gonçarov, Lermontov, Gorki, Bulgakov, Turgenyev çevirdiği diğer yazarlardandır. Mesleğini günümüzde de sürdürmektedir.  * Rusçadan Türkçeye çok sayıda kitap çevirdiniz. Neredeyse tüm klasik Rus edebiyatını sizin çevirilerinizden okumak mümkün. Rusça’dan Türkçe'ye yaptığınız çeviriler için neler söylemek istersiniz? Mütemadiyen karşı karşıya kaldığınız so

Bibliyofil Konuşmaları #35: Tuncay Birkan

     Arthur Rimbaud, Van Gogh ve Halit Refiğ. Başka bir isim gelmiyor aklıma: bu yaşıma kadar çok az biyografi(k metin) okudum. Şiirin zehirli tadını erken yaşta keşfettiğim için Rimbaud ve ilk gençliğin trajik hikâyelere olan dolaysız yatkınlığından van Gogh neyse de, Halit Refiğ merakı nereden çıktı? ‘Yeşilçam Sineması’ bir yana, sinemanın kendisiyle bile çok özel bir bağım olmadığı halde tesadüfen edinip okuduğum Refiğ kitabı “Düşlerden Düşüncelere Söyleşiler” (Haz.: İbrahim Türk, Kabalcı Yay., 2001.) yalnızca diğer biyografik anlatılardan değil, okuduğum nice yapıttan daha çok şey öğretmiştir bana –bilhassa 1950 sonrası Türkiye tarihi konusunda. Gerçi okurluğumu hiçbir zaman ‘öğrenme’ ve bilgi odaklı inşa etmedim. Şiirin ve kurgunun yerine göre keskin yerine göre flu sınırlarında gezinmek hep daha cazip gelmiştir bana.   Tuncay Birkan  kitaplarla çepeçevre biri: birkaçını yazıp, birçoğunu yapmış, daha çoğunu okumuş ve okumak için edinmiş biri olarak kendi ‘kâğıt evi’ni kurmayı başa

Muallakat ve Şairleri: Bir elin ağza gidişi gibi...

Etel Adnan Muallakat ( muallakāt) , câhiliye döneminde yedi (veya on) şaire ait seçkin kaside koleksiyonuna verilen addır. (Hangi şairlerin şiirlerinin bu derlemeye dâhil edildiği ve sayılarının kaç olduğu konusunda farklı görüşler ortaya çıkmıştır.) Sözlükte,  “bir şeyi diğeriyle irtibatlandırmak, bir şeyle ilgilenip onu beğenmek ve sevmek” anlamındaki alak (alâka) kökünden türeyen muallaka kelimesinin çoğulu olan muallakat “beğenildiği için herkesin görebileceği bir yere asılan, sergilenen şiirler” demektir. Rivayete göre muallakat, câhiliye devri Arap yarımadasının çeşitli yörelerinde kurulan Ukâz vb. panayırlarda düzenlenen şiir yarışmalarında eleştiri süzgecinden geçerek seçilmiş, keten bezinden yapılmış tomarlara altın suyu ile yazılıp Kâbe’nin duvarına asılmıştır. Muallakat şairlerinin en eskisi, milâdî VI. yüzyılın ilk yarısında yaşadığı kabul edilen İmruülkays b. Hucr ’dur. Diğerleri bu asrın ikinci yarısında hayat sürmüştür. Bunlardan sadece Lebîd b. Rebîa