Ana içeriğe atla

Yayınlar

Bibliyofil Konuşmaları #20: Meltem Gürle

  Birkaç yıl önce, “bir gün bir roman yazmak” hayalimi revize etmiş ve ‘yeni hedef’imin –hiç değilse– bir kitaba önsöz yazmak olduğunu söylemiştim. Önsözler, sonsözler; kalpten yazılmış olmaları koşuluyla hepsi harikadır, hilafsız severim.   Hâlâ kimsenin aklına gelmediyse gözde önsözlerimi derlemek gibi bir hayalim var. Mümkün olsa, Camus’nun  Soğuk Kül  için yazdığı önsöz de yer alır o kitapta, Nabokov’un  Ölü Canlar  için yazdığı sonsöz de. Ferit Edgü’nün  Yaban Balı Özgürlük Kokar ’a yazdığı önsöz, Orhan Pamuk’un  Yaşlı Gemici ’ye yazdığı önsöz,  Mihail/Arkadaş 'ın Kaynak’tan çıkan baskısındaki önsöz…   Meltem Gürle ’nin 2016 yılında İletişim Yayınları’ndan çıkan  Ölülerle Konuşmak  (İngilizce aslından çeviren: Ümran Küçükislamoğlu) üst başlıklı kitabına yazdığı da böylesi bir önsözdü işte. Şöyle başlıyordu söze:  “İki tür insan vardır: Önsözleri okuyanlar ve önsözleri okumayanlar. Ben birinci gruba giriyorum. Bu önsözü de galiba kendim gibi insanlar için yazıyorum.”   B
Son yayınlar

Bibliyofil Konuşmaları #19: Metin Celâl

Kitap ya da yazar odaklı filmleri çok severim. Çoğu kitapseverin de aynı duyguda olduğunu tahmin edebiliyorum. Öyle ki, kimi sinefil-kitapseverler bu içerikteki filmleri kendi beğenileri ölçüsünde çeşitli mecralarda listelemiş durumdalar -arayan bulur.   Benim bu soy filmlerde (çoğunlukla ‘Batı’ ve Uzakdoğu sinemasının ürünleri olduğunu savlayarak söylüyorum) dikkatimi çeken şeylerden biri de şu olmuştur: diyelim ki karakterlerden biri yazar; henüz kitabı bile olmayan bir yazar ya da şiir yazıyor/şair. Karşısındaki kişi ona ne -iş- yaptığını sorar, o da “yazarım/yazıyorum” ya da “şairim/şiir yazıyorum” der. Bu cevaba bizim ülkemizde asla ama asla sağlıklı bir karşılık verilemez. Oysa ben bu filmlerde her zaman bir ciddiye alma, dikkat kesilme ve saygı ifadesi gördüm. Bu gerçekten de böyle midir bilemiyorum ama farklı kültür ve dillerde çekilmiş filmlerin bu oranda bir tutarlılık içinde bu konuya yaklaşmış olmaları beni her zaman şaşırtmış ve uzun uzadıya düşündürtmüştür. Şiirin bunca

Bibliyofil Konuşmaları #18: Murat Gülsoy

  “İnsan hep bir başkasının yerinde olmak istiyor, ne tuhaf.” 1992-2002 arasında yayımlanmış 68 sayılık külliyatı ile matbuatımızın efsanelerinden biri olan Hayalet Gemi ’deki öykülerinin birine bu cümleyle başlıyordu Murat Gülsoy . Söz konusu Gülsoy olunca nice okur-yazar insanın zihninden bu ‘tuhaf’ düşüncenin geçtiğine eminim. Arkadaşlarıyla 20’li yaşlarının başında giriştiği ‘dergiciliğin’ ne kadar meşakkatli bir iş olduğunu hayatının bir döneminde bu işlere yeltenmiş hemen herkes bilir.   2000’li yılların başında başladığı ‘yaratıcı yazarlık’ eğitimleri yıllarca tartışıldı, dergilerde dosya konusu olarak işlendi. Bütün tartışmalarda, konuşmalarda gözler hep onun adını arıyordu. İlk yıllarda gösterilen mukavemetin aksine bugün ülkemizde de yerleşmiş bir olgu halini aldı yaratıcı yazarlık eğitimleri. Ben kendi yolumu, biraz da şansla, kendim buldum ama bir vakit, arkadaşlarımdan birinin benden yaşça büyük olduğu halde hâlâ ne okuması ve nereden başlaması gerektiği konusunda çelişki

Bibliyofil Konuşmaları #17: Turgut Çeviker

Şimdi hangi yıldı, nerede okudum anımsayamıyorum ama yıllar önce  Turgut Çeviker  hakkında ilk ağızdan ‘yaşanmış’ bir hikâye okumuştum. Ne zaman bir kitapçokseverin kitaplarıyla kurduğu ilişki hakkında düşünsem aklıma bu hikâye gelir…   Yanlış hatırlamıyorsam yeğeni tarafından yazılmıştı, gayet kısa: bir gün, evi tıka basa kitap dolu olan Turgut Bey ve yeğeni mutfakta otururlarken anlam veremedikleri bir sebepten ocağın üstü alev almış. Gözü alevleri seçer seçmez anında havaya fırlamış Turgut Bey ve yüksek sesle KİTAPLARIIIIIM diye ünlemiş! Olaya tanıklık eden yeğeni, ateşi hemen söndürdüklerini ama yangın çıkma ihtimalinden çok Turgut Çeviker’in verdiği ilk tepkiye şaşırdığını yazıyordu. İşte bütün mesele: önce kitap, sonra can!   Hiç tartışmasız bu kez Türkiye’nin mizah ve karikatür tarihi konusundaki en yetkin ismini ağırlıyorum Konuşmalar’da. Bundan kıvanç duyuyorum. Turgut Bey’in ihtişamlı CV'sine internetten ulaşabilirsiniz. Benim o CV’de en sevdiğim şey İris Yayıncıl

Bibliyofil Konuşmaları #16: Hasan Bülent Kahraman

    2000’lerin ilk yıllarında ister kültür-sanat ister ‘lifestyle’ türü bir şey okuyun, 3-5 yazıda bir mutlaka şöyle bir terimle karşılaşırdınız: ‘kitsch’ . Neyin nesiydi ‘kiç’ diye okunan bu Almanca terim? Niçin çoğu ‘yazar’ kelimenin doğru okunuşunu ya da neyi ifade ettiğini bile paylaşmadan, ona buna kitsch deyip duruyordu… Kavramın paylaşılma biçiminden ve yazıda kendisini gösteren heyecandan yeni bir şey olduğu anlaşılıyordu.   Görsellik çağındaydık artık; üretim araçları değişmiş, tüketim kültürü ile kitsch olan çok daha fazla şey girmişti hayatımıza. (Hoş, 20. yüzyıl da öyleydi.) Öyle ki, 80’lerin sonlarına doğru (diskonun son günleri!) Jeff Koons gibi biri peyda oluyor ve Ali Artun’un deyişiyle kitsch’i resmileştiriyor, sanatı zehirliyordu.   Neyse ki sonunda bu kavram hakkında ciddi okumalar yapmak için hangi esere başvurmam gerektiğini söyleyen birkaç yazıyla da karşılaştım, hepsi aynı kitabı söylüyordu: “Sanatsal Gerçeklikler, Olgular ve Öteleri…” 3. baskısı ile Agora Kitap