Ana içeriğe atla

Bibliyofil Konuşmaları #19: Metin Celâl


Kitap ya da yazar odaklı filmleri çok severim. Çoğu kitapseverin de aynı duyguda olduğunu tahmin edebiliyorum. Öyle ki, kimi sinefil-kitapseverler bu içerikteki filmleri kendi beğenileri ölçüsünde çeşitli mecralarda listelemiş durumdalar -arayan bulur.
 
Benim bu soy filmlerde (çoğunlukla ‘Batı’ ve Uzakdoğu sinemasının ürünleri olduğunu savlayarak söylüyorum) dikkatimi çeken şeylerden biri de şu olmuştur: diyelim ki karakterlerden biri yazar; henüz kitabı bile olmayan bir yazar ya da şiir yazıyor/şair. Karşısındaki kişi ona ne -iş- yaptığını sorar, o da “yazarım/yazıyorum” ya da “şairim/şiir yazıyorum” der. Bu cevaba bizim ülkemizde asla ama asla sağlıklı bir karşılık verilemez. Oysa ben bu filmlerde her zaman bir ciddiye alma, dikkat kesilme ve saygı ifadesi gördüm. Bu gerçekten de böyle midir bilemiyorum ama farklı kültür ve dillerde çekilmiş filmlerin bu oranda bir tutarlılık içinde bu konuya yaklaşmış olmaları beni her zaman şaşırtmış ve uzun uzadıya düşündürtmüştür.

Şiirin bunca köklü bir geçmişe sahip olduğu ülkemizde, şairlerin bunca gayriciddi karşılanması beni üzüyor. Şiir böyleyken, yazarlığı ve -lafı getirmek istediğim- eleştirmenliği varın siz düşünün.

Metin Celâl elbette ve en önce bir şair. (Hermann Hesse’nin deyişiyle, "Şair olundu mu bir kez, bir daha dönülemez!") Adnan Özer şunları yazmış onun için: “Şair olarak gelişiyle dikkat çekici bir karakterdir Metin Celâl. (…) 1980 sonrası şairler topluluğunun önemli bir kişiliğidir, bu böyle biline.”

Şairliğinin yanında romancıdır (Hayatın Ucu, Gitmek Zamanı vd.). Araştırma-inceleme kitapları ve derlemeleri vardır (Yeni Türk Şiiri, Çocuk İsimleri Sözlüğü, Çağdaş Türk Edebiyatı Öykü Antolojisi vd.). Yayıncıdır, yöneticidir (Parantez Yayınları, Türkiye Yayıncılar Birliği). Dergicidir (Özgür Edebiyat). Bunların yanında bir de eleştirmendir. Çok uzun yıllardır ‘Okuduğum Kitaplar’ başlığı altında yazıyor. Ülkemizin hoyratlıklarından biri de “Türkiye’de eleştirmen yok” zevzekliğidir. Bu ahmakça lafı işittikçe Metin Celâl’in yazılarından öğrendiklerimi hatırlarım. Olmayan şey, bunu söyleyenlerin had bilmezliği ve okuma-algılama özürlü oluşlarıdır bana göre. Şairliği, yazarlığı dahi yadsımış bir hâkim kültür eleştirmene neler yapmaz zaten…

Metin Celâl’in sevdiğim bir başka yönü de mühendis-yazarlarımızdan biri oluşu. (Galiba ileride mühendis-yazarlar ile ilgili bir şeyler yapacağım, bu iş oraya doğru gidiyor.) Kitaplara, şiire, edebiyata bunca hizmet etmiş, yaptığı her işi kalbiyle yaptığı apaçık olan birinin kıymeti elbette yeterince bilinmeyecekti. Çünkü coğrafya kaderdi.

M. Milât Özçelik / 25 Ekim ‘20 
 

1.
Harçlığınızla aldığınız ilk kitabı hatırlıyor musunuz?
Çocukluğumun geçtiği 1960’lı-70’li yıllar, çocuk kitapları açısından çorak bir dönemdi. Ankara’da oturmamıza rağmen çevrede pek kitapçı yoktu. İlk gördüğüm kitapçı Kızılay’da Türkiye’nin en yüksek binası olarak inşa edilen Gökdelen’in altındaki Akba Yayınları’nın kitapçısıydı. Vitrindeki simsiyah polisiye dizisi kitapları belleğimdedir. Ama oradan kitap aldığımızı sanmıyorum. Çocukların kitap ticareti cumartesi sabahları sinema önlerinde olurdu. Teksas Tommiks’lerin yeni sayılarını orada değiş tokuş ederdik. Yani aldığım ilk kitaplar Teksas Tommiks’lerdir.
 
2.
Kitaplarınızın oluşturduğu yekûn için kitaplık mı kütüphane mi demeyi tercih ediyorsunuz? Sizce bir kitaplık hangi noktadan sonra kütüphane olmaya ‘terfi eder’?
Kütüphane basit tanımı ile belli bir sisteme göre düzenlenen kitap ve benzeri materyallerin toplandığı, saklandığı, okuyucu ve araştırmacıların istifadesine sunulduğu yerdir, diye tanımlıyorsak şahsi bir kütüphane olabileceğine inanmıyorum. Benimki kitapların dizili olduğu yer tanımına uygun olarak kitaplıktır.
 
3.
Ülkemizdeki insanların çoğunun kitaplarını yayınevlerine göre dizdiklerini/yerleştirdiklerini düşünüyorum. Georges Perec’in “Kitap Yerleştirme Sanatı ve Yolları Üzerine Kısa Notlar” başlıklı yazısında (Gergedan Dergisi, Ekim 1987.) yayınevine göre dizme seçeneğini es geçmiş olmasına şaşırmıştım. Siz nasıl diziyorsunuz? İkinci bir seçenek olarak hangi yolla dizerdiniz?
Ben kitaplarımı önce şiir, anlatı (öykü ve roman) ve eleştiri – inceleme olarak sınıflandırıyorum. Sonra da şiir ve anlatıları bu başlıklar altında Türk yazarlarını adlarına göre, yabancı yazarları soyadlarına göre sıralıyorum ki arayınca bulmak kolay olsun. Yayınevine göre dizmek görsel olarak hoş olabilir ama az sayıda kitapla mümkün. Aradığınızı bulamazsınız. İkinci bir seçenek olarak ciltleri boyuna ve renk uyumuna göre dizmek olabilir, çocukluğumda öyle yapardım. Ama o dizilişte tüm kitaplarınızın görünümünü belleğinizde tutmak zorundasınız, yoksa arayınca bulamazsınız.
 
4.
Artık ‘nadirkitap’ vb. sitelerin yanında, sosyal medya platformları üzerinden yürüyen ‘online mezatlar’ bile var. Bir kitaba ulaşmak o kadar da zor değil; yeter ki bazen absürt meblağlar gözden çıkarılabilsin. En uzun süre aradığınız kitabı ve başınızdan geçenleri paylaşır mısınız?
En uzun süre aradığım kitap Özcan Ergüder’in tek öykü kitabı “Maskeli Balo”suydu. O zamanlar Nadirkitap gibi internet siteleri yoktu. Çok sahaf gezdim. Sahafların huy ve karakterleri hakkında bilgim gelişti, sahaf dostlar edindim. Birçok nadir kitap satın aldım ama “Maskeli Balo”ya bir türlü ulaşamadım. Aradığını değil bulduğunu alacaksın, düsturunu öğrendim.
 
5.
Kütüphanenizdeki/Kitaplığınızdaki en sevdiğiniz serilerden bahseder misiniz? Kapanmış yayınevleri içinde en çok özledikleriniz hangileri?
Seçilmiş Hikayeler, Dost ve Yeditepe’nin ilk baskı şiir kitaplarına değer veririm. Varlık’ın küçük boy kitapları da önemlidir. Kapanmış yayınevlerinde en çok özlediğim Ferit Edgü’nün Ada Yayınları.
 
6.
Hermann Hesse Robert Walser’den bahsederken, “Yüz bin okuru olsaydı, dünya daha güzel bir yer olurdu.” diye yazmıştı. Sizin için böyle bir ortak kitap/yazar var mı (ve neden)?
İyi edebiyat maalesef okurunu bulamıyor. Edebiyatımız böyle değerli birçok adla doludur. Özcan Ergüder’in, Feyyaz Kayacan’ın, Selçuk Baran’ın, Ayhan Bozfırat’ın çok okunmasını isterdim.
 
7.
Alıp da okumadığımız kitaplar var bir de... Buradan onları teselli etmek için ne söylemek istersiniz?
Türkiye’de yılda 70 bine yakın yeni kitap yayımlanıyor. Doğrusunu isterseniz hedefim hepsini toplu olarak görmektir. Ama iyi bir okur yılda ancak 50 kitap okuyabiliyor. Yani 69,950 kitap okunmadan kalıyor. Kitap yazıları yazdığım için normal okurdan çok daha fazla kitaba ulaşıyorum ve çoğunu okuyamıyorum. Okuyamadığıma üzüldüğüm çok kitap var. Onlara “Elbet bir gün buluşacağız,” diyorum.

8.
“Bunların hepsini okudun mu?” sorusunu hangi cevap ya da cevaplarla karşılıyorsunuz?
“Çok daha fazlasını okudum,” diyorum. Çünkü bu soruyu okuma tembeli olduklarını, okumamak için bahane aradıkları için söylediklerini biliyorum ve çok kitapları olanların da okuyamadıklarını düşündüklerini, bunu kendilerine kanıtlamak için sorduklarını biliyorum. Kitaplığımda bulunan kitapların en az üç-dört katını okuduğum da gerçektir.

9.
Iskalandığını düşündüğünüz yerli yazarlar kimlerdir?
Günümüz yazarlarından İbrahim Yıldırım, Mahir Öztaş, Güven Turan hemen aklıma gelenler. Yaşayan tüm şairlerimizin de ıskalandığını düşünüyorum.
 
10.
3 de film önerisi isteyerek bitirelim!
Bir kitabevinin sahibi William’ın Amerikalı bir film yıldızı Anna’yla kitapçıda buluşmasını anlatan “Notting Hill” (1999). Bağımsız bir kitapçıyla kitapevleri zinciri varisinin mektupla tanışıp aşık olmasını anlatan “You've Got Mail” (1998). Küçük bir İngiliz kasabasında kitapçı açan kadının mücadelesinin anlatıldığı “The Bookshop” (2017).
 
METİN CELAL


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ergin Altay ile Rusçadan Türkçeye Çeviriler Üzerine Bir Röportaj / M. Milât Özçelik

Ergin Altay 1937'de Edirne'de doğdu. Babasının devlet memuru olması nedeniyle çocukluğu Anadolu'nun çeşitli kentlerinde geçti. 1953''te Kuleli Askeri Lisesi'ne girdi. Orada kendi isteğiyle yabancı dil olarak Rusça'yı seçti. 1956'da DTCF Rusça bölümünden mezun oldu. Askeri Lise'de Rusça öğretmenliği yanında Rusça'dan Türkçe'ye çeviri ile ilgilenmeye başladı. İlk çevirisi Yusuf  Ziya Ortaç'ın  "Akbaba"  dergisinde yayınlanan Zoşçenko'dan bir öyküdür. Daha sonraları özellikle Dostoyevski ve Tolstoy başta olmak üzere çeviriler yaptı. Puşkin, Gogol, Çehov, Gonçarov, Lermontov, Gorki, Bulgakov, Turgenyev çevirdiği diğer yazarlardandır. Mesleğini günümüzde de sürdürmektedir.  * Rusçadan Türkçeye çok sayıda kitap çevirdiniz. Neredeyse tüm klasik Rus edebiyatını sizin çevirilerinizden okumak mümkün. Rusça’dan Türkçe'ye yaptığınız çeviriler için neler söylemek istersiniz? Mütemadiyen karşı karşıya kaldığınız so

Bibliyofil Konuşmaları #35: Tuncay Birkan

     Arthur Rimbaud, Van Gogh ve Halit Refiğ. Başka bir isim gelmiyor aklıma: bu yaşıma kadar çok az biyografi(k metin) okudum. Şiirin zehirli tadını erken yaşta keşfettiğim için Rimbaud ve ilk gençliğin trajik hikâyelere olan dolaysız yatkınlığından van Gogh neyse de, Halit Refiğ merakı nereden çıktı? ‘Yeşilçam Sineması’ bir yana, sinemanın kendisiyle bile çok özel bir bağım olmadığı halde tesadüfen edinip okuduğum Refiğ kitabı “Düşlerden Düşüncelere Söyleşiler” (Haz.: İbrahim Türk, Kabalcı Yay., 2001.) yalnızca diğer biyografik anlatılardan değil, okuduğum nice yapıttan daha çok şey öğretmiştir bana –bilhassa 1950 sonrası Türkiye tarihi konusunda. Gerçi okurluğumu hiçbir zaman ‘öğrenme’ ve bilgi odaklı inşa etmedim. Şiirin ve kurgunun yerine göre keskin yerine göre flu sınırlarında gezinmek hep daha cazip gelmiştir bana.   Tuncay Birkan  kitaplarla çepeçevre biri: birkaçını yazıp, birçoğunu yapmış, daha çoğunu okumuş ve okumak için edinmiş biri olarak kendi ‘kâğıt evi’ni kurmayı başa

Muallakat ve Şairleri: Bir elin ağza gidişi gibi...

Etel Adnan Muallakat ( muallakāt) , câhiliye döneminde yedi (veya on) şaire ait seçkin kaside koleksiyonuna verilen addır. (Hangi şairlerin şiirlerinin bu derlemeye dâhil edildiği ve sayılarının kaç olduğu konusunda farklı görüşler ortaya çıkmıştır.) Sözlükte,  “bir şeyi diğeriyle irtibatlandırmak, bir şeyle ilgilenip onu beğenmek ve sevmek” anlamındaki alak (alâka) kökünden türeyen muallaka kelimesinin çoğulu olan muallakat “beğenildiği için herkesin görebileceği bir yere asılan, sergilenen şiirler” demektir. Rivayete göre muallakat, câhiliye devri Arap yarımadasının çeşitli yörelerinde kurulan Ukâz vb. panayırlarda düzenlenen şiir yarışmalarında eleştiri süzgecinden geçerek seçilmiş, keten bezinden yapılmış tomarlara altın suyu ile yazılıp Kâbe’nin duvarına asılmıştır. Muallakat şairlerinin en eskisi, milâdî VI. yüzyılın ilk yarısında yaşadığı kabul edilen İmruülkays b. Hucr ’dur. Diğerleri bu asrın ikinci yarısında hayat sürmüştür. Bunlardan sadece Lebîd b. Rebîa