Ana içeriğe atla

Bibliyofil Konuşmaları #20: Meltem Gürle

 
Birkaç yıl önce, “bir gün bir roman yazmak” hayalimi revize etmiş ve ‘yeni hedef’imin –hiç değilse– bir kitaba önsöz yazmak olduğunu söylemiştim. Önsözler, sonsözler; kalpten yazılmış olmaları koşuluyla hepsi harikadır, hilafsız severim.
 
Hâlâ kimsenin aklına gelmediyse gözde önsözlerimi derlemek gibi bir hayalim var. Mümkün olsa, Camus’nun 
Soğuk Kül için yazdığı önsöz de yer alır o kitapta, Nabokov’un Ölü Canlar için yazdığı sonsöz de. Ferit Edgü’nün Yaban Balı Özgürlük Kokar’a yazdığı önsöz, Orhan Pamuk’un Yaşlı Gemici’ye yazdığı önsöz, Mihail/Arkadaş'ın Kaynak’tan çıkan baskısındaki önsöz…
 
Meltem Gürle’nin 2016 yılında İletişim Yayınları’ndan çıkan Ölülerle Konuşmak (İngilizce aslından çeviren: Ümran Küçükislamoğlu) üst başlıklı kitabına yazdığı da böylesi bir önsözdü işte. Şöyle başlıyordu söze: “İki tür insan vardır: Önsözleri okuyanlar ve önsözleri okumayanlar. Ben birinci gruba giriyorum. Bu önsözü de galiba kendim gibi insanlar için yazıyorum.”
 
Ben de öyleyim ve 
Bibliyofil Konuşmaları’na yazdığım bu önsözleri (gerçi daha çok “ön-yazı” diyorum) kendim gibi insanlar için yazıyorum. Hatta konuyu ne kadar önemsediğimi anlatabilmek adına biraz abartayım: John Hurt’ın Fil Adam’dan bahsederken söylediklerinden esinle; önsözleri okumayan bir insanla tanışmak istemezdim!
 
“Bizi mahvedenin kabalıklar olduğunu zannederiz. Oysa, asıl incelikler yıkar hepimizi.” Böyle diyor Meltem Gürle, Kırmızı Kazak’taki yazılarından birinde. Oğuz Atay ise Pakize Kutlu’nun “Selim Işık kimdir?” sorusuna “Selim Işık, birçok tutunamayanın bileşkesidir.” demişti. Meltem Gürle, bütün zarafeti ve duyarlılığı ile birçok kitapseverin bileşkesidir. Durup ince şeyleri anlamaya vakit ayırdığı, öte geçelerden ıslık çalanlara yanıt verdiği için… Bir gün, bir kitabın parçası haline gelebilmek dileğiyle.
 
M. Milât Özçelik / 5 Kasım ‘20

1.
Harçlığınızla aldığınız ilk kitabı hatırlıyor musunuz?
Harçlığımı biriktirmeye başladığımda ilk okuldaydım. Dedem her ay emekli maaşını aldığına bana da bir kitap alırdı. Öylece bayağı bir kitap devşirmiştim. Bir de kütüphane kitapları vardı. İyi bir okuyucu olduğumu fark ettiğinde, annem beni İzmir Çocuk Kütüphanesi’ne kaydettirmişti. Ama bunlar da yetmediği için, harçlıkları biriktirip kitap satın almaya başlamıştım. İlk aldığım kitaplardan biri bir masal kitabıydı ama ismini hatırlayamıyorum şimdi. Hatırladığım kitap ise Jules Verne’den Arzın Merkezine Seyahat. Karton kapaklıydı, üzerinde oldukça renkli bir illüstrasyon vardı. Galiba elinde fener tutan bir adamı mağaraya inerken gösteriyordu.
 
2.
Kitaplarınızın oluşturduğu yekûn için kitaplık mı kütüphane mi demeyi tercih ediyorsunuz? Sizce bir kitaplık hangi noktadan sonra kütüphane olmaya ‘terfi eder’?
Alışkanlık nedeniyle, kişisel kitaplığımdan bahsederken “kütüphane” diyorum ama bu tanımı hak ediyor mu emin değilim. Bir zamanlar kütüphanemi şenlendiren sözlükler, ansiklopediler ve dergi koleksiyonları yok artık. Bazıları oradan oraya taşınırken yolda heba oldu, bazılarını hediye ettim, bazıları da internet icat olduktan sonra fazlalık gibi görünmeye başladı. Bu sonuncusunda, biraz tembellik olduğu kadar ihanet kokusu da var tabii. Sonuçta, kitaplığımda referans kitapları yok artık. Ve bunların olmadığı bir kitaplığa da kütüphane denemez aslında. Ancak, belli yazarların külliyatları ya da bu eserler hakkında yazılan kimi ikincil metinler bulunduğu için, yine de benim kitaplık arada bir yerde duruyor denebilir.
 
3.
Ülkemizdeki insanların çoğunun kitaplarını yayınevlerine göre dizdiklerini/yerleştirdiklerini düşünüyorum. Georges Perec’in“Kitap Yerleştirme Sanatı ve Yolları Üzerine Kısa Notlar” başlıklı yazısında (Gergedan Dergisi, Ekim 1987.) yayınevine göre dizme seçeneğini es geçmiş olmasına şaşırmıştım. Siz nasıl diziyorsunuz? İkinci bir seçenek olarak hangi yolla dizerdiniz?
Kitap yerleştirme yöntemleri konusunda yazan başkaları da var. Anlaşılan kütüphane tanzimi okuma eyleminin ya da okuyuculuk tecrübesinin bir parçası olarak algılanıyor. Perec bu konuda kimi önerilerde bulunuyor ama kesin bir şey söylemiyor, çünkü bunun tek bir yolu yok. Benim kütüphanem de çeşitli yöntemlerden geçerek kendince bir dengeye doğru evrildi. Başlangıçta, kitaplar farklı dillere (Türkçe, İngilizce, Almanca) ve yayınevlerine göre tanzim edilmişti. Şimdi daha çok konuya ve yazara göre düzenlenmiş durumdalar. Başka kriterler de var: Akademik kitaplarla keyif için okunanlar da ayrı ayrı yerlerde duruyor. Ama keyif için okunan akademik kitaplar ve akademik sebeplerle okunan keyif verici kitaplar gibi alt kategoriler de olduğunu düşünürseniz, işler bazen iyice karışabiliyor. Kaldı ki, konuya göre düzenlediğiniz zaman da her şey beklendiği gibi gelişmeyebiliyor. Hatta bazen işin içine bilinçdışı da dahil olabiliyor. Mesela bir keresinde, Rilke’nin Dua Saatleri Kitabı’nı günlerce aradıktan sonra kutsal kitapların yanında bulmuştum. Dalgın bir anımda oraya yerleştirmiş ve sonra unutmuş olmalıyım. Yerini yadırgamış gibi görünmüyordu. Ben de orada bırakmaya karar verdim.
 
4.
Artık ‘nadirkitap’ vb. sitelerin yanında, sosyal medya platformları üzerinden yürüyen ‘online mezatlar’ bile var. Bir kitaba ulaşmak o kadar da zor değil; yeter ki bazen absürt meblağlar gözden çıkarılabilsin. En uzun süre aradığınız kitabı ve başınızdan geçenleri paylaşır mısınız?
En son uzun uzun aradığım kitap aslında eski bir kitap değildi. Fakat bir nedenle çok satmadığı için baskısı kalmamıştı. Bunun eğlenceli bir hikayesi var, onun için anlatacağım: Bir araştırma için İrlandalı yazar Barry McCrea’nın The First Verse adlı romanını arıyordum. Roman, Trinity College Dublin’deki bir grup öğrencinin kitaplar üzerinden gizli bir dernek kurmalarını ve karanlık bir işe girişmelerini anlatıyordu. Konusu da çok meraklı bir şeydi yani. Bu sırada Dublin’deydim ve romanı bulamamak imkansız gibi görünmüştü ilk başta. Fakat baskısı tükendiği için bir türlü bulamıyordum. İşin garibi, kütüphanedeki kopyası da gizemli bir şekilde ortadan kaybolmuştu. Sonunda İrlanda’dan ayrılmadan bir hafta önce romanı ele geçirdiğimde, garip bir tesadüfle yazarıyla tanışma şansını da elde ettim. Kitabını tedarik etmekte ne kadar zorlandığımı anlattığımda, acı acı gülümseyerek şöyle dedi bana: “Bana ulaşsaydınız hemen size bir kopya yollardım. Kitapların çoğu annemin bodrumundaki kutularda el değmemiş bir şekilde bekliyor.”
Fakat en uzun süre aradığım kitap bu değil. Bir arkadaşıma hediye etmek üzere, Pardayanlar serisinin eski baskısını aramıştım yıllarca. Sonunda bir sahaf dostum sayesinde buldum. Kitaplar neredeyse lime lime olmuştu ama benim aradığım baskı olduğu için yine de çok sevinmiştim.
 
5.
Kütüphanenizdeki/Kitaplığınızdaki en sevdiğiniz serilerden bahseder misiniz? Kapanmış yayınevleri içinde en çok özledikleriniz hangileri?
İngiliz Edebiyatı okumuş herkes gibi, benim kitaplığımda da bol bol
Penguin klasikleri ve Arden Shakespeare var. Türkçe eleştiri kitaplarında ön sırada Metis ve İletişim geliyor. Romanlarda Can Yayınları biraz daha baskın görünüyor –bunların çoğu öğrenciyken aldığım eski baskılar. Polisiye merakım olduğu için, Remzi Yayınları’nın Çilekli Kitaplar serisini çok severdim. Ruth Rendell romanlarını ve çok bayıldığım Susan Hill’i ilk oradan okumuştum mesela. Özlediğim yayınevlerine gelince, birçok isim sayabilirim. Ama bir yayınevi var ki, yokluğunu gerçekten hissediyorum: AFA.
 
6.
Hermann Hesse Robert Walser’den bahsederken, “Yüz bin okuru olsaydı, dünya daha güzel bir yer olurdu.” diye yazmıştı. Sizin için böyle bir ortak kitap/yazar var mı (ve neden)?
Herkes bir kitabı ya da yazarı başka başka nedenlerle sevebilir. Tek bir kitapta anlaştığımız için, biriyle aynı sayfada buluşabilir miyiz bilmiyorum. Ama mesela Dostoyevski sevmeyen biriyle nasıl konuşulur, ondan da emin değilim. Nabokov’a sadece bu sebeple mesafeli dururum. Çok iyi yazardır ama Dostoyevski’yi melodram meraklısı bir romancı olarak andığı için kalbimi kırmıştır.  Fakat şimdi düşündüm de, Nabokov’u Dostoyevski’ye yeğleyen çok sevdiğim bir arkadaşım var. Yine de ondan vazgeçemem, çünkü ikimiz de Joyce sevdalısıyız. Pek hassas bir mesele olan Dostoyevski konusuna dokunmamaya çalışarak, buluştuğumuzda daha çok Joyce ve Ulysses konuşuyoruz. Fakat muhakkak tek bir yazar söylemek gerekirse, ben yine de Çehov’u seçerim. Karakterlerini yargılamaktansa anlamayı tercih eden ve her birine şefkatle yaklaşan bir yazar olduğu için böyle bu. Evet, herkes Çehov okusaydı dünya gerçekten daha iyi bir yer olurdu.
 
7.
Alıp da okumadığımız kitaplar var bir de... Buradan onları teselli etmek için ne söylemek istersiniz?
Italo Calvino Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu’da okumadığımız için başımıza bela olan kitapların bir listesini yapar. Ama sadece “Okumadığımız Kitaplar” diyerek geçip gidebileceğimiz bir mesele değildir bu. Belki okumadık, ama bir sorun bakalım neden okumamışız! Calvino’dan daha iyisini söyleyemeyeceğim için, burada onun listesini hatırlatmayı yeğliyorum: “Okumana Gerek Olmayan Kitaplar, Okumak İçin Değil Başka Amaçlar İçin Yazılmış Kitaplar, Yazılmadan Okunmuş Sınıfına Girdikleri İçin Kapağını Bile Kaldırmadan Okuduğun Kitaplar [...] Bir Taneden Fazla Hayatın Olsaydı Kesinlikle Okuyacağın Ama Ne Yazık ki Günlerin Sayılı Olduğu İçin Okuyamayacağın Kitaplar [...] Daha Önce Okunması Gereken Öteki Kitaplar Olmasaydı Okumaya Niyetlendiğin Kitaplar, Şimdi Çok Pahalı Olan ve Ucuzlamasını Bekleyeceğin Kitaplar, Herkesin Okuyup da Senin de Okumuş Kadar Olduğun Kitaplar, Yıllardır Okumayı Düşündüğün Kitaplar, Yıllardır Arayıp da Bulamadığın Kitaplar, Şu An Üzerinde Çalıştığın Şeyle İlgili Kitaplar, Gerektiğinde Elinin Altında Olsun Diye Sahip Olmak İsteğin Kitaplar, Belki de Bu Yaz Okumak İçin Bir Kenara Ayırabileceğin Kitaplar, Raflardaki Öteki Kitapların Tamamlayıcısı Olarak Gereksindiğin Kitaplar, Sende Birden, Haklı Bir Nedeni Kolayca Bulunmayacak Açıklaması Olanaksız Bir Merak Uyandıran Kitaplar.”
 
8.
Bunların hepsini okudun mu?” sorusunu hangi cevap ya da cevaplarla karşılıyorsunuz?
Bu soruyu soranların bir kısmı, muhtemelen kendileri iyi birer okuyucu olmadıkları için, satın alınan kitapların tümünün henüz okunmamış olabileceğini anlamazlar. Halbuki, yukarıdaki soruya değinerek tekrar etmek gerekirse, okunmamış kitapların okunmamalarının bir sebebi vardır. O sebep ortadan kalktığında belki okunacaklardır. Belki de hiçbir zaman okunmayacak ama heyecanlı bir olasılık gibi kütüphanenin bir köşesinden bize arada bir göz kırpacaklardır.
Bir diğer kısmı da şüphecidir. Bu kadar kitabın okunmuş olabileceğine ihtimal vermezler. Kendileri okumamışsa, başkaları da okuyamaz herhalde diye düşünürler. Onlara kalırsa, bu kadar kitap olsa olsa bir heves için alınıp konmuştur raflara. Bir de kadınların kütüphanelerine bakıp ahkâm kesen erkekler vardır. Aralarından iyi okuyucu olanlar da çıkabilir. Ancak eğer bu soruyu soruyorlarsa, düpedüz kötü niyetlidirler. Kendi okudukları kitapları kadınlara yakıştıramamışlardır.
Sonuçta hangi sebeple sorulmuş olursa olsun, muhatabını değil de soranı mahcup edecek bir sorudur bu. Ben duymazdan geliyorum. Başkaları adına utanmak zahmetinden kurtarıyor beni.
 
9.
Iskalandığını düşündüğünüz yerli yazarlar kimlerdir?
Bu benim için zor bir soru. “Iskalanmak” ifadesi de şimdi anlatmaya çalışacaklarımı tam olarak karşılamayacak. Onun için bu lafı bir tarafa bırakarak, genel olarak kadın yazarların hak ettikleri kadar ilgi görmediklerini söyleyeyim. Tamamen “ıskalanmıyorlar” ama olması gerektiği kadar da değer bulmuyorlar. Bazı metinleri okurken, bunu eğer bir erkek yazmış olsaydı, çoktan Türkiye’nin en parlak yazarı ilan edilmiş ve alkışlarla omuzlara alınmış olacaktı diye düşünüyorum. Her biri tamamen özgün ve çok parlak kadın yazarlarımız var. “Kadın” sözcüğünü yazarlıklarını tamlayan bir sıfat olarak kullanmıyorum. Sadece bu vasıfları nedeniyle göz ardı edildiklerini düşündüğüm için böyle kullanıyorum. Tek tek isim vermeyeceğim, ama son dönemde öykü, roman, röportaj ve deneme/eleştiri alanında okuduğum en iyi eserler kadınların elinden çıkmıştı. Bence 21. Yüzyıl, dünyanın başka yerlerinde olduğu gibi Türkiye’de de, kadınların yüzyılı olacak.
 
10.
3 de film önerisi isteyerek bitirelim!
Sevdiğim filmler arasından sadece üç tanesini seçmek çok zor. Onun için 2000’li yıllarda çekilen filmlerle kendimi sınırlayayım:
La Ciénaga (2002) Lucrecia Martel
Dönüş (2003) Andrey Zvyagintsev
Victoria  (2015) Sebastian Schipper
 
MELTEM GÜRLE


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ergin Altay ile Rusçadan Türkçeye Çeviriler Üzerine Bir Röportaj / M. Milât Özçelik

Ergin Altay 1937'de Edirne'de doğdu. Babasının devlet memuru olması nedeniyle çocukluğu Anadolu'nun çeşitli kentlerinde geçti. 1953''te Kuleli Askeri Lisesi'ne girdi. Orada kendi isteğiyle yabancı dil olarak Rusça'yı seçti. 1956'da DTCF Rusça bölümünden mezun oldu. Askeri Lise'de Rusça öğretmenliği yanında Rusça'dan Türkçe'ye çeviri ile ilgilenmeye başladı. İlk çevirisi Yusuf  Ziya Ortaç'ın  "Akbaba"  dergisinde yayınlanan Zoşçenko'dan bir öyküdür. Daha sonraları özellikle Dostoyevski ve Tolstoy başta olmak üzere çeviriler yaptı. Puşkin, Gogol, Çehov, Gonçarov, Lermontov, Gorki, Bulgakov, Turgenyev çevirdiği diğer yazarlardandır. Mesleğini günümüzde de sürdürmektedir.  * Rusçadan Türkçeye çok sayıda kitap çevirdiniz. Neredeyse tüm klasik Rus edebiyatını sizin çevirilerinizden okumak mümkün. Rusça’dan Türkçe'ye yaptığınız çeviriler için neler söylemek istersiniz? Mütemadiyen karşı karşıya kaldığınız so

Bibliyofil Konuşmaları #35: Tuncay Birkan

     Arthur Rimbaud, Van Gogh ve Halit Refiğ. Başka bir isim gelmiyor aklıma: bu yaşıma kadar çok az biyografi(k metin) okudum. Şiirin zehirli tadını erken yaşta keşfettiğim için Rimbaud ve ilk gençliğin trajik hikâyelere olan dolaysız yatkınlığından van Gogh neyse de, Halit Refiğ merakı nereden çıktı? ‘Yeşilçam Sineması’ bir yana, sinemanın kendisiyle bile çok özel bir bağım olmadığı halde tesadüfen edinip okuduğum Refiğ kitabı “Düşlerden Düşüncelere Söyleşiler” (Haz.: İbrahim Türk, Kabalcı Yay., 2001.) yalnızca diğer biyografik anlatılardan değil, okuduğum nice yapıttan daha çok şey öğretmiştir bana –bilhassa 1950 sonrası Türkiye tarihi konusunda. Gerçi okurluğumu hiçbir zaman ‘öğrenme’ ve bilgi odaklı inşa etmedim. Şiirin ve kurgunun yerine göre keskin yerine göre flu sınırlarında gezinmek hep daha cazip gelmiştir bana.   Tuncay Birkan  kitaplarla çepeçevre biri: birkaçını yazıp, birçoğunu yapmış, daha çoğunu okumuş ve okumak için edinmiş biri olarak kendi ‘kâğıt evi’ni kurmayı başa

Muallakat ve Şairleri: Bir elin ağza gidişi gibi...

Etel Adnan Muallakat ( muallakāt) , câhiliye döneminde yedi (veya on) şaire ait seçkin kaside koleksiyonuna verilen addır. (Hangi şairlerin şiirlerinin bu derlemeye dâhil edildiği ve sayılarının kaç olduğu konusunda farklı görüşler ortaya çıkmıştır.) Sözlükte,  “bir şeyi diğeriyle irtibatlandırmak, bir şeyle ilgilenip onu beğenmek ve sevmek” anlamındaki alak (alâka) kökünden türeyen muallaka kelimesinin çoğulu olan muallakat “beğenildiği için herkesin görebileceği bir yere asılan, sergilenen şiirler” demektir. Rivayete göre muallakat, câhiliye devri Arap yarımadasının çeşitli yörelerinde kurulan Ukâz vb. panayırlarda düzenlenen şiir yarışmalarında eleştiri süzgecinden geçerek seçilmiş, keten bezinden yapılmış tomarlara altın suyu ile yazılıp Kâbe’nin duvarına asılmıştır. Muallakat şairlerinin en eskisi, milâdî VI. yüzyılın ilk yarısında yaşadığı kabul edilen İmruülkays b. Hucr ’dur. Diğerleri bu asrın ikinci yarısında hayat sürmüştür. Bunlardan sadece Lebîd b. Rebîa