Ana içeriğe atla

Bibliyofil Konuşmaları #29: Mehmet Fatih Uslu

  

Mehmet Fatih Uslu ilginç bir akademisyen. Tebrikler kadar tepkileri de oldukça erken bir yaşta çevresinde toplamayı başardı. Eski yıllardaki canlılığını yitirmiş ‘kültür ortamımızı’ bir güzel dürttü. Söyleyecek sözü olanlar yazıları için en uygun mecraları arayıp buldular. Vesile olduğu tartışmaya dair güzel yazılar okuduk. Sonuçta kazanan edebiyat oldu!

Malûm tartışmalardan bende kalan, Fatih hocanın toplumumuzdaki her kesimden insanın sesine nezaketle kulak vermesi, farklı düşünceleri sonuna kadar dinleyen biri oluşu oldu. Memleket meselelerine dair ‘ümitvar’ olmamız için yeterince sebebimizin olduğunu düşünüyorum, ben de.

Yalan yok, Fatih hoca ile hemşeri olduğumuzu fark ettiğimden bu yana, daha bir dikkatle izler oldum onu. Halihazırda yaptıklarının ve yapacaklarının benim safiyâne duygularımın ötesinde olduğunu biliyorum. Uslu, bence zamanla “Bilkent Ekolü” olarak anılacak olan, lisans eğitimini başka bir alanda yaptığı halde doktorasını edebiyat üzerinden yapmış bir grup genç akademisyenle birlikte edebiyat tarihimizin geleceğini inşa edenler arasında yer alacak, almakta da zaten.

Jorge Amado’nun, genelde yaşlı yazarlarca alıntılanan, “İnsanın anayurdu çocukluğudur” sözünü kim yanlışlayabilir ki? İçindeyken pek sevmediğim, kendimi bir çeşit sığıntı gibi hissettiğim, boyuna çatışıp kusurlar bulduğum, kaçmak istediğim topraklardan uzak kaldıkça, kızgınlıklarımın çoğunun dindiğini fark ettim. Artık en sivri yanlarını bile merhametle karşılıyorum.

Harput insanına olan hürmetim, muhabbetim tüm zamanları kapsıyor olsa bile, o güzel beldenin bugün bir çeşit “Haraptar Köyü” ya da Naci Görür’ün deyişiyle “mezarlıklar şehri”ne dönmüş hâli karşısında herkes gibi ben de üzgünüm. Yine de bu, okurluğumun bir yanıyla doğduğum topraklara, Harput’a hizmet eder olmasına engel değil: yalnızca tarihine, kültürüne dair kitaplar toplamaya, okumaya başlamadım, insanlarını da biriktirdim. Oradan bir ‘tas’ su içmiş herkese hüsnüzanla yaklaşıyorum.

Düşünüyorum da, Fatih hoca, büyük halkbilimci İshak Sunguroğlu’nun “Harput Yollarında” adlı yapıtının ömrü vefa etmediği için tamamlayamadığı 5. cildini yaparsa ne güzel olur! Bence çok yakışırdı ona... (Tanpınar’ın Beş Şehir’ini takip eden çok sayıda “memleket kitabı” çıktı ama hiçbiri “Harput Yollarında” ile boy ölçüşemez.)
Bu yazı, bir entelektüel olarak Mehmet Fatih Uslu ile yapılan kitap odaklı bir konuşmanın önyazısı olmakla birlikte, başka bir vesile ile güvercini Harput’ta kalanlardan, Mastar Dağı’nda son bulan ‘balıkçı sevdası’ndan ve ‘ahçik’ türkülerinden konuşmayı da uman bir temenniyle bitiyor.
 
M. Milât Özçelik / 27 Ekim ‘21
  
1.
Harçlığınızla aldığınız ilk kitabı hatırlıyor musunuz?
Muhtemelen bir Jules Verne kitabıydı. İlkokulun başında okumayı öğrendiğimde babam beş çocuk klasiği almıştı. Verne’in İki Yıl Okul Tatili’ni zorla okuttu. Sonra bende amansız bir okuma iştahı hasıl oldu. Her hafta iki kitap alıyordum. Serhat Yayınevi’nin klasikleri vardı mesela, onların hepsini defalarca okudum. Keşke o günlerdeki okuma iştahını ve sevgisini yine bulabilsem.
 
2.
Kitaplarınızın oluşturduğu yekûn için kitaplık mı kütüphane mi demeyi tercih ediyorsunuz? Sizce bir kitaplık hangi noktadan sonra kütüphane olmaya ‘terfi eder’?
Sanırım kitaplık demeyi tercih ederim. Üniversitelerde, kocaman kütüphanelerde çalışınca kendiminkine de kütüphane demek biraz hadsizlik olur gibi geldi şimdi. Herhalde ikisini ayırt etmedeki en önemli ölçüt genişlik olur. Ben mesela şimdi kitaplığı daraltma peşindeyim. İşime yaramayan, beğenmediğim, gerekli bulmadığım kitapları dağıtmaya çalışıyorum. Benimki kütüphane olsa bunu yapamazdım sanırım :)
 
3.
Ülkemizdeki insanların çoğunun kitaplarını yayınevlerine göre dizdiklerini/yerleştirdiklerini düşünüyorum. Georges Perec’in “Kitap Yerleştirme Sanatı ve Yolları Üzerine Kısa Notlar” başlıklı yazısında (Gergedan Dergisi, Ekim 1987.) yayınevine göre dizme seçeneğini es geçmiş olmasına şaşırmıştım. Siz nasıl diziyorsunuz? İkinci bir seçenek olarak hangi yolla dizerdiniz?
Ben kabaca türlere göre diziyorum. Kendi çalıştığım alanların özel rafları var. Onun dışında kurmaca, edebiyat eleştirisi, felsefe vs. gibi ayırıyorum. Her başlığın altında da kendime göre tasniflerim var. Örneğin en sevdiğim yazarları aynı rafta tutuyorum.
 
4.
Artık ‘nadirkitap’ vb. sitelerin yanında, sosyal medya platformları üzerinden yürüyen ‘online mezatlar’ bile var. Bir kitaba ulaşmak o kadar da zor değil; yeter ki bazen absürt meblağlar gözden çıkarılabilsin. En uzun süre aradığınız kitabı ve başınızdan geçenleri paylaşır mısınız?
Benim bu tür ortamlarda en çok aradıklarım Ermenice kitaplar oluyor. Koleksiyoncu değilim ama senelerdir peyderpey bir şeyler toplamaya çalışıyorum. Bu süreçte başıma gelen en ilginç şey iki kere toplu kitap almak oldu. Satan kişi dili bilmeyince ciddi sayıda Ermenice kitabı topluca satıyor, siz de içinde ne olduğunu bilmeden satın alıyorsunuz. Ne çıkarsa bahtınıza. İlk aldığım paketten 19. Yüzyıl sonunda basılmış bir Sefiller tercümesi çıkmıştı da çok sevinmiştim, onu hâlâ keyifle hatırlıyorum.
 
5.
Kütüphanenizdeki/Kitaplığınızdaki en sevdiğiniz serilerden bahseder misiniz? Kapanmış yayınevleri içinde en çok özledikleriniz hangileri?
Cesare Pavese’nin Einaudi’nin Et Scrittori serisinden yapılan yeni baskıları çok güzel. Patrick Modiano’nun klasik Gallimard baskıları da çok güzel. İmkânım oldukça topladım bu ikisini son senelerde. Edebiyatının sadeliğini yansıtan incelikte. Metis’in edebiyat eleştirisi serisine de muhabbet duyuyorum. Tabii Aras’ın son dönemlerde yazarlara özel yarattığı Yesayan ve Biberyan serilerinin kalbimde ayrı bir yeri olduğunu itiraf etmeliyim.
 
6.
Hermann Hesse Robert Walser’den bahsederken, “Yüz bin okuru olsaydı, dünya daha güzel bir yer olurdu.” diye yazmıştı. Sizin için böyle bir ortak kitap/yazar var mı (ve neden)?
Düşündüm de benim çok sevdiğim kitapların hep daha fazla okuru var.
 
7.
Alıp da okumadığımız kitaplar var bir de... Buradan onları teselli etmek için ne söylemek istersiniz?
Allah rahatlık versin. Ne güzel huzur içinde uyuyorlar işte.
 
8.
“Bunların hepsini okudun mu?” sorusunu hangi cevap ya da cevaplarla karşılıyorsunuz?
Eskiden soran olurdu arada, şimdi kalmadı pek. Çevredeki herkes biliyor artık durumu sanırım.
 
9.
Iskalandığını düşündüğünüz yerli yazarlar kimlerdir?
Iskalanmış yazara işaret edecek güvende hissetmiyorum doğrusu kendimi. Ama şunu diyebilirim, daha çok okunmasını arzu edeceğim iki eser geliyor aklıma hemen: Selçuk Orhan’ın 40 Hadis’i ve Biberyan’ın Karıncaların Günbatımı. Keşke memleketçe okusak.
 
10.
3 de film önerisi isteyerek bitirelim!
En beğendiklerimi listelemek zor ama beni sinemada çok çarpan üç film kolayca geliyor aklıma: Antonioni’den La notte, Demirkubuz’dan Kader, Bergman’dan Yaban Çilekleri.
 

MEHMET FATİH USLU
 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ergin Altay ile Rusçadan Türkçeye Çeviriler Üzerine Bir Röportaj / M. Milât Özçelik

Ergin Altay 1937'de Edirne'de doğdu. Babasının devlet memuru olması nedeniyle çocukluğu Anadolu'nun çeşitli kentlerinde geçti. 1953''te Kuleli Askeri Lisesi'ne girdi. Orada kendi isteğiyle yabancı dil olarak Rusça'yı seçti. 1956'da DTCF Rusça bölümünden mezun oldu. Askeri Lise'de Rusça öğretmenliği yanında Rusça'dan Türkçe'ye çeviri ile ilgilenmeye başladı. İlk çevirisi Yusuf  Ziya Ortaç'ın  "Akbaba"  dergisinde yayınlanan Zoşçenko'dan bir öyküdür. Daha sonraları özellikle Dostoyevski ve Tolstoy başta olmak üzere çeviriler yaptı. Puşkin, Gogol, Çehov, Gonçarov, Lermontov, Gorki, Bulgakov, Turgenyev çevirdiği diğer yazarlardandır. Mesleğini günümüzde de sürdürmektedir.  * Rusçadan Türkçeye çok sayıda kitap çevirdiniz. Neredeyse tüm klasik Rus edebiyatını sizin çevirilerinizden okumak mümkün. Rusça’dan Türkçe'ye yaptığınız çeviriler için neler söylemek istersiniz? Mütemadiyen karşı karşıya kaldığınız so

Bibliyofil Konuşmaları #28: Ali Yaycıoğlu

Malûm, ‘albatros’ denizler üzerindeki kardeşidir şairin: Ozan da benzer o bulutlar kralına oklar, fırtınalarla sarmaş dolaş olan. Düşmüş yeryüzüne yuhalar ortasında, çekeceği var onun dev kanatlarından. (Baudelaire, çev. Abdullah Rıza Ergüven)   Marco Polo’nun maceralarını Kristof Kolomb da okudu, ondan ilham aldı. 24 yıllık uzun bir yolculuktan sonra evine, ülkesine dönüp zengin biri olarak ölen Polo’nun hikâyesini altın elde etme hırsıyla besledi. Seyir Defterleri’nde Çin’e Cathay/Khatay, Japonya’ya Sipangu dedi o da. Dünyanın küçük olduğunu ise Aristoteles ve Avenruiz’den öğrendi...   Calvino’nun Görünmez Kentler’de “cehennemin ortasında cehennem olmayan kim ve ne var...” sorusunun tatmin edici bir cevabının olmayışı gibi, Coleridge’in Yaşlı Gemici’sinin albatrosu neden öldürdüğünün de anlamlı bir cevabı yoktur. Anlamlı olan tek şey aramak ve anlamaya çalışmak olmalı.   Ali Yaycıoğlu  bir tarihçi olarak dünyayı (ya da dünyanın belli bir aralıktaki küçük bir bölümünü, bir kısım ‘düny

Muallakat ve Şairleri: Bir elin ağza gidişi gibi...

Etel Adnan Muallakat ( muallakāt) , câhiliye döneminde yedi (veya on) şaire ait seçkin kaside koleksiyonuna verilen addır. (Hangi şairlerin şiirlerinin bu derlemeye dâhil edildiği ve sayılarının kaç olduğu konusunda farklı görüşler ortaya çıkmıştır.) Sözlükte,  “bir şeyi diğeriyle irtibatlandırmak, bir şeyle ilgilenip onu beğenmek ve sevmek” anlamındaki alak (alâka) kökünden türeyen muallaka kelimesinin çoğulu olan muallakat “beğenildiği için herkesin görebileceği bir yere asılan, sergilenen şiirler” demektir. Rivayete göre muallakat, câhiliye devri Arap yarımadasının çeşitli yörelerinde kurulan Ukâz vb. panayırlarda düzenlenen şiir yarışmalarında eleştiri süzgecinden geçerek seçilmiş, keten bezinden yapılmış tomarlara altın suyu ile yazılıp Kâbe’nin duvarına asılmıştır. Muallakat şairlerinin en eskisi, milâdî VI. yüzyılın ilk yarısında yaşadığı kabul edilen İmruülkays b. Hucr ’dur. Diğerleri bu asrın ikinci yarısında hayat sürmüştür. Bunlardan sadece Lebîd b. Rebîa