Ana içeriğe atla

Bibliyofil Konuşmaları #30: Ferit Burak Aydar

  

Yazar, çevirmen, spor spikeri. Onlarca çevirisi, editörlüğünü üstlendiği bir o kadar yayın ve pek bilmediğim bir yönü olan tenis spikerliğini göz önünde bulundurduğumda, Ferit Burak Aydar’ın meslekî unvanlarını saymaya yazarlıktan başlamanın en doğrusu olacağını düşündüm. Tabii ki hepsinden öte ve önce sıkı bir okur. Okurluğunun önemli nüvelerinden biri yakınlarda “Hamlet'in Bağlanan Basireti Üzerine” (Sel Yay., 2020) isimli bir inceleme ve daha da yakınlarda “Klasik Okumaları 1 - Kahramanlar Çağı” (Sel Yay., 2021) olarak göründü.
Aydar, yalnızca çevirmen olarak kalsaydı bile –ki, bizim gibi ülkelerde sadece ‘kültür taşıyıcıları’ değil, kendilerine ‘entelektüel sorumluluğu’ yüklenen kişilerdir çevirmenler; bu alan onlarsız dolmaz, doldurulamaz– entelektüel forum içinde şimdiden hissedilir bir yeri dolduruyor olacaktı. Oysa o, şimdilik sayısı 4’ü bulmuş, devamının, en azından Klasik Okumaları bağlamında süreceğini bildiğimiz kitapların da yazarı.
Aydar’ın, hâlihazırda “Spotify” nam ‘podcast’ mecrasında sürdürdüğü yayınlar ile gelecek kuşakları da yakaladığını söylemek lazım. Ufuk açıcı yorumlarını ben de büyük bir keyifle, tekrar tekrar dinliyorum. “Bibliyofil Konuşmaları”, tam da bu ‘dönüşüm’ün şahitliğini, iz sürücülüğü yapıyor, yapma iddiasında zaten.
*
Şimdi hatırlayamadığım bir yerde, Tarkovski’nin, “10 dakikada yazılmış –gibi– bir eserdir Hamlet” dediğini okumuştum. Devamında, hakikatin apaçıklığı için bunun yeterli olduğundan, böyle olması gerektirdiğinden dem vuruyordu yazı. (Tarkovski’nin kendi Hamlet uyarlamasını Londra ve Moskova’da sergilediğini biliyoruz.) Aydar’ın, İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünde okuduğu dönemde kaleme aldığı bir yazıdan ve hocası Zeynep Ergun’un bu birkaç sayfalık yazının üzerine düştüğü notlarla şekillenen, kendi tabiriyle “bu kadar çabuk” bitirdim dediği 200 sayfayı aşan Hamlet incelemesi bana Tarkovski’nin sözünü ettiğim iddiasını hatırlattı.
Hamlet’i de onlardan biri sayarak, Ferit Burak Aydar’ın, süregiden “Klasik Okumaları” ile hayatımızı ziyadesiyle kapsayacağı inancındayım. Özellikle bu eseriyle anılacak gibi geliyor bana. Belli başlı bir ya da birkaç eseriyle anılmak çoğu yazarın kaderidir… Bence geçmişi politik ve edebî veçheleriyle bu denli iyi bilen, yazan bir isim için şaşırtıcı olmayan bir hatırlanma biçimi bu.
İçinde(n) Hamlet geçen bir yazıdan Shakespeare’e dair bir şey söylememek ya da alıntı yapmamak geleneğe aykırı olur! Peter Brook, bir konferansında (Bkz. Shakespeare'i Anımsamak ve Unutmak, Hayalperest Kitap, 2010.), Shakespeare muammasından ve Özbekistanlıların ona neden “Şeyh Pir” dediğinden bahsederken şöyle diyordu: “…bence kesin gözüyle bakılabilecek bir tek şey kalıyor geriye. O da şu ki, o oyunları yazabildiğine göre Shakespeare’in olağanüstü bir hafızası vardı. Gelin buradan başlayalım.”
Ferit Burak Aydar ise o büyük hafızanın bilinçli ya da bilinçsiz kodlarını deşifre ettiği bölümlerin birinde şöyle bir şeye dikkat çekiyor: “Hamlet ölürken herkesin adını sıralar, bir tek Ophelia'yı unutur; ölen kadın ölmekle kalmaz, yok olur, hafızadan silinir.” Bence buradan da başlanabilir.
 
M. Milât Özçelik / 29 Kasım ’21
 


1.
Harçlığınızla aldığınız ilk kitabı hatırlıyor musunuz?
Aziz Nesin’di sanırım. Sizin Memlekette Eşek Yok mu? 90’ların başında, klasik romanların dolu olduğu bir evde büyüdüm. Aziz Nesinler de vardı içlerinde. Okur ve bol bol gülerdim. On yaşında yoktum herhalde. Yeni kitabının çıktığını duyunca Keklik yokuşunu çıkıp bir kırtasiyeden almıştım. O zamanlar çocuklar evden uzaklaşabiliyordu. Kırtasiyeci adam espri yapmıştı, eşekten bol ne var diye. Aziz Nesin’le gelişen mizah duygum sayesinde gülmemiştim.
 
2.
Kitaplarınızın oluşturduğu yekûn için kitaplık mı kütüphane mi demeyi tercih ediyorsunuz? Sizce bir kitaplık hangi noktadan sonra kütüphane olmaya ‘terfi eder’?
Kitaplık fetişizmi olan biri değilim, o yüzden hiç düşünmedim. Ama kitaplık diyorum göründüğü kadarıyla. İlk zamanlar kitapların çok olması beni salt mutlu ediyordu. Okumak, malum, zahmetli bir iş; o zahmetin mükafatını görmek gibi geliyordu. Kitaplar biriktikçe, buradan aldığım itkiyle daha da okuyasım geliyordu. Zamanla kitaplar çoğalıp da taşınma ve temizlik derdi had safhaya çıkınca, kiralar alabildiğine artıp daha küçük evlerde yaşamaya başlayınca, kitaplık terfi alacağına tenzil-i rütbe yedi benden. Bir daha okumayacağımı ya da yazıp çizmek için yararlanmayacağımı düşündüğüm kitapları elden çıkardım. Böylece kitaplık da ben de ferahladık. Aradığım kitabı çok daha kolay buluyorum, adım atacak daha çok yer var. Gönül ister ki Eco’nunki gibi bir evde yaşayayım, her yanım kitap olsun; ama hayatın gerçekleri...
 
3.
Ülkemizdeki insanların çoğunun kitaplarını yayınevlerine göre dizdiklerini/yerleştirdiklerini düşünüyorum. Georges Perec’in “Kitap Yerleştirme Sanatı ve Yolları Üzerine Kısa Notlar” başlıklı yazısında (Gergedan Dergisi, Ekim 1987.) yayınevine göre dizme seçeneğini es geçmiş olmasına şaşırmıştım. Siz nasıl diziyorsunuz? İkinci bir seçenek olarak hangi yolla dizerdiniz?
Ben konuya ve kategoriye göre diziyorum. Rusya tarihi çalıştım, Ruslar bir yerde. İspanya çalıştım, İspanyalar bir yerde. Hamletler hakeza. Sık sık dönüp yararlandığım, kurcaladığım Marx, Engels, Lenin, Troçki, vazgeçilmezlerim bir yerde. Sonrası da benzer bir mantıkla. Romanlar, felsefe kitapları vs. diye gidiyor. Yayınevine göre dizmek doğrusu aklımın ucundan bile geçmemişti. Başka türlü de dizebilir miyim, doğrusu bilmiyorum. Aradığım kitabı ha diyince bulmam lazım ve bu bana en kolay yol gibi görünüyor.
 
4.
Artık ‘nadirkitap’ vb. sitelerin yanında, sosyal medya platformları üzerinden yürüyen ‘online mezatlar’ bile var. Bir kitaba ulaşmak o kadar da zor değil; yeter ki bazen absürt meblağlar gözden çıkarılabilsin. En uzun süre aradığınız kitabı ve başınızdan geçenleri paylaşır mısınız?
Açıkçası Türkçe kitap nadiren okuyorum. Çalıştığım alanlar gereği işim yabancı dildeki kitaplarla. Dolayısıyla bu tür sitelerle pek ilişkim olduğunu söyleyemem. Sahaflara gelirsek, benim üniversiteye girdiğim yıllarda sahaflar meşum dönüşümünü tamamlamıştı ve sahaflarda genellikle ucuz kitap bulamıyorduk. Biz de öğrenciyken bizatihi o yayınevine gidip kullanılmamış kitabı indirimli alıyorduk. Uzun süre aradığım bir kitap hatırlamıyorum ama İspanya İç Savaşı çalışırken Barcelona’daki kitapçıları kardeşimle beraber karış karış gezmiştim; özel olarak bir kitap aramıyordum, konu hakkında önemli ne kitap varsa almak için yükleniyorduk. O yüzden Barcelona’yı iyi biliyorum! Dolayısıyla uzun süre arayıp bulduğum bir kitap hikayem yok ama aramayınca çıkar denir, öyle bir anekdot geliyor aklıma. 15 sene önceydi, Galatasaray’ın yanından Cihangir’e doğru iniyordum, sağdaki sahafa girmiş bulundum. Hemen girişte Marx-Engels’in ve Lenin’in İngilizce toplu eserlerini gördüm. Hepsi değil ne yazık ki. Toplamda 10-12 tane. Cebimde ne varsa verip 7-8’ini aldım. Kalanı da akşam para toparlayıp aldım. Sonradan Nejat İşler’in dükkanı dediler, doğru mu değil mi bilmiyorum.
 
5.
Kütüphanenizdeki/Kitaplığınızdaki en sevdiğiniz serilerden bahseder misiniz? Kapanmış yayınevleri içinde en çok özledikleriniz hangileri?
Avrupa tarihi serisi. Haymarket Books’un kitaplarına bayılıyorum. Görüp göreceğim en iyi yayınevi dizisi: Haymarket Books Historical Materialism. Sanat, siyaset, tarih vs., inanılmaz bir perspektif... Ne bassalar okumak istiyorum ama ömür yetmez buna. Kitaplığında olacak, her gün birini açıp birkaç sayfa süzeceksin. Türkiye’de Adam’ın kitapları çok güzeldi, ilk aklıma gelen. Keza Köz Yayınları da öyle.
 
6.
HermannHesse Robert Walser’den bahsederken, “Yüz bin okuru olsaydı, dünya daha güzel bir yer olurdu.” diye yazmıştı. Sizin için böyle bir ortak kitap/yazar var mı (ve neden)?
Oyunbozanlık gibi olmasın ama bir kitabın, kitap okumanın dünyayı daha güzel bir yer haline getirebileceğine inanmıyorum. Bu açıdan da böyle bir isim aklıma gelmiyor. Ama bu ara çalıştığım alan edebiyat eleştirisi olduğundan, Troçki’yi zikredebilirim. Kanımca yirminci yüzyılın en önemli edebiyat eleştirmenlerinden biridir. Ama siyasi eserleri gibi bu yazıları da önyargıdan ötürü okunmadığından, hak ettiği ilgiyi görmemiştir.
 
7.
Alıp da okumadığımız kitaplar var bir de... Buradan onları teselli etmek için ne söylemek istersiniz?
Herkesin bir seveni bulunur, hele ki piyasa ekonomisinde. Ben yanımda tutmuyorsam, ısınamamışımdır.
 
8.
“Bunların hepsini okudun mu?” sorusunu hangi cevap ya da cevaplarla karşılıyorsunuz?
Evime bu soruyu soracak bir insan uzun zamandır girmedi.
 
9.
Iskalandığını düşündüğünüz yerli yazarlar kimlerdir?
Zeynep Ergun. Utku Özmakas. Başka kimi sayabilirim, bilmiyorum, aklıma gelmiyor. Okunuyor ama daha çok okunsa diyeceğim biri, Berna Moran.
 
10.
3 de film önerisi isteyerek bitirelim!
Toprak ve Özgürlük, Ken Loach.
Vicky Cristina Barcelona, Woody Allen.
The American History X, Tony Kaye.
 

FERİT BURAK AYDAR
 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ergin Altay ile Rusçadan Türkçeye Çeviriler Üzerine Bir Röportaj / M. Milât Özçelik

Ergin Altay 1937'de Edirne'de doğdu. Babasının devlet memuru olması nedeniyle çocukluğu Anadolu'nun çeşitli kentlerinde geçti. 1953''te Kuleli Askeri Lisesi'ne girdi. Orada kendi isteğiyle yabancı dil olarak Rusça'yı seçti. 1956'da DTCF Rusça bölümünden mezun oldu. Askeri Lise'de Rusça öğretmenliği yanında Rusça'dan Türkçe'ye çeviri ile ilgilenmeye başladı. İlk çevirisi Yusuf  Ziya Ortaç'ın  "Akbaba"  dergisinde yayınlanan Zoşçenko'dan bir öyküdür. Daha sonraları özellikle Dostoyevski ve Tolstoy başta olmak üzere çeviriler yaptı. Puşkin, Gogol, Çehov, Gonçarov, Lermontov, Gorki, Bulgakov, Turgenyev çevirdiği diğer yazarlardandır. Mesleğini günümüzde de sürdürmektedir.  * Rusçadan Türkçeye çok sayıda kitap çevirdiniz. Neredeyse tüm klasik Rus edebiyatını sizin çevirilerinizden okumak mümkün. Rusça’dan Türkçe'ye yaptığınız çeviriler için neler söylemek istersiniz? Mütemadiyen karşı karşıya kaldığınız so

Bibliyofil Konuşmaları #28: Ali Yaycıoğlu

Malûm, ‘albatros’ denizler üzerindeki kardeşidir şairin: Ozan da benzer o bulutlar kralına oklar, fırtınalarla sarmaş dolaş olan. Düşmüş yeryüzüne yuhalar ortasında, çekeceği var onun dev kanatlarından. (Baudelaire, çev. Abdullah Rıza Ergüven)   Marco Polo’nun maceralarını Kristof Kolomb da okudu, ondan ilham aldı. 24 yıllık uzun bir yolculuktan sonra evine, ülkesine dönüp zengin biri olarak ölen Polo’nun hikâyesini altın elde etme hırsıyla besledi. Seyir Defterleri’nde Çin’e Cathay/Khatay, Japonya’ya Sipangu dedi o da. Dünyanın küçük olduğunu ise Aristoteles ve Avenruiz’den öğrendi...   Calvino’nun Görünmez Kentler’de “cehennemin ortasında cehennem olmayan kim ve ne var...” sorusunun tatmin edici bir cevabının olmayışı gibi, Coleridge’in Yaşlı Gemici’sinin albatrosu neden öldürdüğünün de anlamlı bir cevabı yoktur. Anlamlı olan tek şey aramak ve anlamaya çalışmak olmalı.   Ali Yaycıoğlu  bir tarihçi olarak dünyayı (ya da dünyanın belli bir aralıktaki küçük bir bölümünü, bir kısım ‘düny

Muallakat ve Şairleri: Bir elin ağza gidişi gibi...

Etel Adnan Muallakat ( muallakāt) , câhiliye döneminde yedi (veya on) şaire ait seçkin kaside koleksiyonuna verilen addır. (Hangi şairlerin şiirlerinin bu derlemeye dâhil edildiği ve sayılarının kaç olduğu konusunda farklı görüşler ortaya çıkmıştır.) Sözlükte,  “bir şeyi diğeriyle irtibatlandırmak, bir şeyle ilgilenip onu beğenmek ve sevmek” anlamındaki alak (alâka) kökünden türeyen muallaka kelimesinin çoğulu olan muallakat “beğenildiği için herkesin görebileceği bir yere asılan, sergilenen şiirler” demektir. Rivayete göre muallakat, câhiliye devri Arap yarımadasının çeşitli yörelerinde kurulan Ukâz vb. panayırlarda düzenlenen şiir yarışmalarında eleştiri süzgecinden geçerek seçilmiş, keten bezinden yapılmış tomarlara altın suyu ile yazılıp Kâbe’nin duvarına asılmıştır. Muallakat şairlerinin en eskisi, milâdî VI. yüzyılın ilk yarısında yaşadığı kabul edilen İmruülkays b. Hucr ’dur. Diğerleri bu asrın ikinci yarısında hayat sürmüştür. Bunlardan sadece Lebîd b. Rebîa