Ana içeriğe atla

Kır Ağı'ndan Fragmanlar (Seyhan Erözçelik, 1991)




“Cenin, korunmuş ve bir çocuğun mülkiyet duygusuyla saklanmış cenin,
bu ortamda çürüyene dek dursun, kurusun, korunsun.”

*

"O yaralı ece, çıldırmış gündüz,
İstanbullu o orospu; kirpiğin
her kapanması o, ıskalanmış bir düş–
acısıdır haça gerilmiş kentin."

*

"İ(n)sa(n); çarmıhlı kentimin acısı,
düşümde gördüm, sarı bir gündüzde
bitmiş.
Uyandım, baktım, güneş doğmuş."

*

"İki sigara ve gong!
Karanlıkta ıslanıp
ışıldaması uzak
gözlerin. Akşamüstü.
Akşamdüşü."

*

"Kırık camlarını topla
Karanlıkta ıslak gözlerimizin"

*

"gece.bir fincan çay.eller.gözler.
sevgi.istanbul.pera.düş.gece

Hepsi, hüzün ve hece."

*

"Düşe-kalka yürüyen gün
elinde bitmiş bir şişe
yüreğinde bir çiçek sap–
lı uzanıvermiş yere"

*

"Bir seyyar satıcı satsın şarkı sözlerini tezgâhında bağıra çağıra; bu
şehrin altı otel üstü minare."

*

"suluboya takımını kaybeden çocuk
göğe göçtü annesine haber vermeden"

*

"Dünyanın bütün
patlarına birkaç parça gözyaşı
gönder. Şimdi. Hemen."

*

"Ayşe önünde aynanın, çözüyor
incik ve boncuklarını, saç!
larını ör Ayşe. Kır aynayı,
parçalansın eşyA.

Şıngırtıyla iniyor ayna."

*

"Kızzz---
zzzzzt! Ayşe!
Kaçar mısın
kız benimle?

Şinanay şinanay
şinanayşe"


"yanan eşya
saçtan saça
ayşekız
yandın da
saçlarını
ör dün/ya
ay aman
saçtan saça
ayşe nanay"

*

"ahh düm teke öldüm
ben teg. Söndüm ahh
teke söndüm mum teg"

*

"Aşk ve ölüm. Acı suları bir sarnıcın."

*

"Sonra, ayışığında aynaya durup kendimi sevdim."

*

"Bayım, ben bir ekmek kırıntısı
görürsem yerde, alır yükseğe koyarım,
basılmasın diye. Bu bana huzur verir.
Çığlık atmam, hadi! bas üstüme...bitsin
bu iş...kence!
(İrkilir,
gider ordan.)"

*

"Devrilmiştir tahtaya padi
şâha kalkan at. Cânı
çıksın tahtada kalanın.
Tahta kalan padişâhın
cânı çıksın. İstemezüz
ânı, hem dahi vezirini
ve atını."

*

"Of yüreğim! Nasıl da daralıyor şimdi. Prenstim
oysa ben, kupa valesi kadar. Nişanlarım vardı benim
ve âsâm. Asâmı hangi tahtaya
savurdum? Of! Küçük, prens yüreğim..."

*

"İki dandy çıkıyor Steinburg'tan, iki nokta
koyuyorum her şey cümhuriyet oluyor"

*

"Şair suretinde okurdu yankı
uçuşurdu kahkahalar tüy gibi."

*

'çocuğ-hop!'

Benim de arkamda
Renkli taşlar olsaydı,
Çocukluğuma giden yolu
Bulmam kolay olurdu.
*

'uç uç çocuğu'

"Uçç! Ulan böcek! Uçç
lan kınkanatlarını,
biraz da ben uçayım.
Cennet ülkesine herkes
in. Cennet ülke
sine. Cen–

in olup koynuna annemin.

Uuç. Uç çocuk."

*

DÜŞTANBUL

Siz kâinatın etrafınızda dönmesini istiyorsunuz. Düşünmüyorsunuz ki
hayat sizi mahrekinin dışına atmış. Hayat kimsenin etrafında dönmez,
herkesle beraber yürür.





[ Seyhan Erözçelik’le yapılmış garip ve çok güzel bir röportaj var aşağıda… İsteyen buradan okusun, isteyen devam etsin, çıkmasın blogdan.]


“Ah Türkçem. Benim Türkçem. Canım Benim. O benim canım. Her şeyim. O yoksa Ben yokum.”


Ramazan Parladar: Yakın zamanda geçirdiğiniz bir rahatsızlık vardı; öncelikle geçmiş olsun diyelim.

Seyhan Erözçelik: Hayatım, zaten rahatsızlık üzerine kurulu. Ben hiçbir şeyi beğenmem. Yazdıklarım dahil. Rahatsızlığım da geçmedi, geçmez.

R. P. Vâridik, yoğidik.,öyle sanıyorum ki Yağmur Taşı ile birlikte Seyhan Erözçelik şiirinde yeni bir durak. Önceki kitaplarınızdaki kimi şiirlerde bu iki kitaptaki şiirlerin küçük işaretlerini bulmak da mümkün; ama özellikle izlek olarak yepyeni bir Erözçelik şiiri diyebilir miyiz bu iki toplam için?

S. E. Of. Beş kişi değilim. Aynı insan, bilinir, bilinmez. Görülür, görülmez. Dile vurgunum, yangınım, belki odur. Yağmur Taşı, bizim Türklerin bir şeysi, onlar bilirler, öyle, seviyorlar işte. Ben o kitabı durup dururken yazmadım. Askerlikte taşı kıçlarına da sürerler. Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir şey işitmedim, duymadım. Benim bildiğim kadarıyla. Taharet, taşla nasıl yapılır yahu… Göç ediyorlar, kurutuyorlar, çekirge gibiler. Özür dilerim, göç ediyoruz, kurutuyoruz, çekirge gibiyiz…

R. P. Kitapta belirli aralıklarla “amtı” (şimdi) sözcüğünü kullanıyorsunuz. Hem Türkçenin hem de Türk mitolojisinin çeşitli evre ve coğrafyalarında gezinirken bu sözcüğü sürekli yinelemeniz çok ilgi çekici geldi bana. Üstelik kitapta, bir yerde “zaman durur amtı” diyorsunuz. Sizin önceki şiirlerinizle gelenek arasında doğrudan bir ilişki kurmak zorken; bu kitapla geleneğe eklemlenmekten de öte, deyim yerindeyse ‘geleneğe katışma’, adını iyice gerilere çekip zamansız bir şaman olma isteği ya da iradesi seziliyor, yanılıyor muyum?

S. E. “Amtı”, “am”dan gelir. Hayatın ta kendisi. “Şimdi” de, “amtı”dan gelir. Amtı, bana göre, şu anda var olan. Belki felsefeyle ilgili. Bilemiyorum. Felsefeden pek çakmam ama, düşüncem budur. Hoyrat bir çiçektir zaten felsefe. Bir şiirimde böyle yazmıştım. (Felsefe hocası olan bir arkadaşım çok sever bu dizeyi. “Zaten” yok. Kulakları çınlasın: Ferda Keskin.) Velhasıl, benim diğer arkadaşlarım, şair arkadaşlarım gibi, öyle romantik arzularım yok. Ben şiir okumuşum, okuduklarıma bakmışım. Ben nasıl yaparım acaba, diye kendime sormuşum. Yoksa, dünyayı kurtaracağını düşünen sürüsüne bereket ve yaşları eşşek kadar şairler var. Aile boyu şairler var. Ya kardeşim, yazmayıver… Benim kızım şiir mi yazıyor? Abim şiir mi yazıyor? Hüseyin Ferhad, misal, uslu uslu kendi şiirini yazıyor. Herhangi bir polemikte var mı? Yok! İşte, ben de kendi işimi yapmaya çalışıyorum. Yeni biriyle tanıştığımda hiçbir zaman ben şairim demedim. Önce şiirini yaz. Gerisi gelir. İnsanların önce kendi dillerini bilmesi gerekiyor. Emirgân götçübaşı. Emir gûne. Koskoca bir semt. Orda oturuyorum. Kimse, niye bu, bu nedir, diye sormuyor. Köy adlarını değiştiriyorlar. İyi, hadi İstanbul’u değiştir. İstanbul, Rumca -Elence demedim; Rumca-, “şehre gidiyorum”, demektir. Kavafis de İstanbul’u şöyle anar, tek kelime: Poli. Şehir. Buyur. Ankara’yı değiştir. Bartın’ı değiştir. Poseydon’un kızı. Hadi buyur. Petka yer mi? Ben bunları sora sora geldim. Hâlâ da soruyorum. Niye kimse Ece Ayhan’ın mülkiye eğitimi aldığı için sert olduğunu sormuyor? İktidara karşı olan birinin, iktidara aday olduğunu sormuyor? Hah, işte burada çizgi kırıldı: İlhan Berk, emekli olmadan önce, Ziraat Bankası günlerinde, odaya biri girdiğinde, kalkıp ceketinin düğmelerini ilikliyor. Cemal Süreya, Darphane Müdürü’yken, bir Bakan’a, “Siz gelmeden önce burası temizdi.” diyor. Zaza’dır kendisi, Türkçe yazıyor, yazdı. Niye? Turgut Uyar şairler üzerine yazıyor, ismi faşiste çıkıyor. Niye? Ben bu ülkede, Turgut Uyar’a faşist diyenleri bile gördüm. Artık tahammülüm yok. İşaret parmağımla ezerim.

R. P. Vâridik, yoğidik.’i bence çok farklı kılan yönlerden biri dille, özellikle eski Türkçeyle, kurduğu sıcak bağ. (Yağmur Taşı’nda da Türkçenin coğrafyasını genişletmiştiniz). Türkçenin erken dönemlerine ilgi duyan, dahası bu büyük denizden inciler çıkaran pek kimse yoktur. Türk şiirinde Türkçe ne kadardır, ne kadar seviyor Türk şairi dilini ve ne anlıyor ondan?

S. E. Bir. Bilmiyor. Bilmesi gerekir mi? Onu da ben bilmiyorum. Türkçe, dünyanın en güzel dillerinden biri. Diğer yandan, bizim düşünce biçimimizi etkiliyor. Yoğurt iyidir, kötüdür. Satılır, satın alınır, başka. Manda yoğurdu başka ya da keçi yoğurdu başka. Oysaki, bilinenlerin aksine, Webster bile öyle yazar, yoğurt Türkçedir, diye. Hayır, Türkçe değildir, Moğolcadır. İşte, ben Türkçeyi yoğurda benzetiyorum. İçine istediğin şeyi koyabilirsin. Reçel koy, bal koy, acı biber salçası koy, sarımsak koy, hıyar koy. Sonuç? Yoğurt, yine yoğurt. (Moğolca. Ayrıca, Moğollar, hiç de öyle kardeşimiz filan değillerdir.) Türkçenin gücü, bir tür “lingua franca” olmasından geliyor. Nereden bakarsan bak, sonuç ticaret. Ticaret dili. Öğrenmek zorundalar. Yoksa Codex Cumanicus niye yazılsın. (Bu arada, o koca kitap, niye Vatikan’dadır, niye getirilemez, ondan da geçtim, hâlâ niye Türkçede, tıpkıbasımı bile yoktur. Hadi devlet uyuyor. Koç Holding uyuyor mu?) Ben, Yağmur Taşı’nı Sencer Hoca’ya (Divitçioğlu) göndermiştim. Okusun, diye. O, önce, ben şiirden anlamam Seyhan’cım, demiş idi. Sonra beş sayfa mektup yazdı bana. El yazısıyla. Demek ki, anlamış. Gül, bülbül, bunlar bana uzak. Ben dilimle gidiyorum. Belki de dilin belini getirmeye çalışıyorum. Anlayan anlar, anlamayan anlamaz.

R. P. Bugün eski Türk şiiri akademik çevrelerde ve sadece dil malzemesi olarak işleniyor; halbuki Homer’den Ovidius’a, Sappho’ya; eski Mısır şiirinden Vedalar’a kadar çevrilmemiş, okunmamış, etkilenilmemiş metin yok; siz ise V. B. Bayrıl’la yaptığınız bir söyleşide Aprın Çor Tigin’in ders kitaplarında niçin olmadığını sorguluyorsunuz. Acaba Vâridik, yoğidik. gibi bir kitaptan bir ders çıkarmalı mı Türk şiir ortamı?

S. E. Kendime pay çıkarmak istemem. Ama Aprın Çor Tigin benim için çok önemli. Faşistlere de bırakmam. Zaten anlamazlar. Kafa basmaz. Aprın Çor Tigin Türkçenin bilinen ilk şairi. Ders kitaplarında yok. Niye? Ben biliyorum niye olmadığını. Başka bilen varsa söylesin. Bunu ders kitaplarına hiçbir siyasi zihniyet koyamaz. Çünkü şiir, bir pedofili vakasını anlatır. Türkiye’de de, pedofili vakası çoktur.

R. P. Aynı durum mitoloji konusunda da geçerli; çünkü bunu da masaya koyuyor bu kitap. Türk mitolojisinin kaba milliyetçi bir bakışın ötesinde yeniden okunması ve sonucunda da Türk şiiri için bir imkân oluşturmaya başlaması açısından da bir işlev göreceğini umuyorum Vâridik, yoğidik.’in. Yıllar önce Necatigil usta, şairlerin dikkatini evliya menkıbelerine çekmişti. Bu öneri ne kadar dikkate alındı, tartışılır; ama sizin kitabınızı da benzer bir öneri olarak görüyorum ben, ne dersiniz?

S. E. Ben dilime âşığım. Önce bu, biline. Bir de ben sözlük okurum. Roman okur gibi. Webster’ın ilk baskısıyla, son baskısını yan yana koymak, inanılmaz keyiflidir. Diğer yandan da, öyle hemen şair olunmaz. Eshab-ı kehf’i bilmeyen şair olabilir mi? Yunus’un hangi şiirinin Yunus’a ait olup olmadığını sorgulamayan birisi şair olabilir mi? Ben hep bunları sordum kendime. Dikkatli bir okur olduğumu biliyorum, Hilmi Yavuz’dan öğrendim, herhangi birisine pattadanak tuhaf bir soru sorabilirim. Türkçede ilk soneyi kim yazdı, gibi. Dünyada ilk soneyi kim yazdı, gibi. Sen Kürt’sün, hep Kürtlüğe vurgu yapıyorsun, o zaman niye Türkçe yazıyorsun, gibi. (Rahmetli Cemal Süreya. Sen ki Zaza’sın. Türkçenin ustasısın. Rahmetli William Butler Yeats. Sen farklı mısın…)  Velhasıl, aruzu bilir misin, gibi. Sinema sever misin, gibi. Türkçe, ehil olmayan insanların elinde türlü şekiller aldı, alıyor. Belki benim dilim de bozuk. Bunu “Bakı şeherine” gittiğimde anlamıştım. Taşkent’e gittiğimde başka şeyleri de anladım. Hele hele Almatı’ya gittiğimde, biraz düşünmem gerektiğini anladım. Türkçenin, Türk dillerinin, diğer dillerden farkı var, ortada. Çünkü mantığı farklı. Hep bunu anlatmaya çalıştım ben. Türkçenin mantığı farklı ve bizim düşüncemiz de farklı. Sözgelimi, ne kadar düşman olurlarsa olsunlar, bir Arap’la bir Yahudi’nin mantıkları aynıdır. Bizim ayrıdır. Gerektiğinde Musevi olmamız gibi (Hazar ve Karay Türkleri). Eh, yeter.

R. P. Söyleşinin başında son iki kitabınızı içerik yönüyle diğer kitaplarınızdan farklı bir yerde gördüğümü belirtmiştim. Öte taraftan biçimsel özellikleri bakımından diğer kitaplarınızdan çok da kopuk değil. Siz ilk kitabınızdan itibaren deneyci bir şair olarak göründünüz. Kısa dize yapısı, sözcük vurgulu bir söyleyiş, çok zaman seslerle oynamaya varan bir dil işçiliği… Bu son kitaplarda Türkçenin bozkırına açılmanızın bir sebebi de biçimsel arayışlarınız olabilir mi?

S. E. Ah Türkçem. Benim Türkçem. Canım benim. O benim canım. Her şeyim. O yoksa ben yokum. (Her şeyim dedim, nasıl vurguladığıma bağlı, “ben her şeyim” anlamı da çıkar, bundan.)

R. P. ‘Amtı’ farklı bir soru sormak istiyorum. Bir zamanlar Necatigil’e, Attilâ İlhan’a, Mehmet Taner’e ödül veren TDK’nın şimdiki haliyle sizin kitaplarınızı görme ihtimali var mı? Gördü de biz mi duymadık yoksa?

S. E. TDK’nın güzel bir binası vardı. Ankara’da. Durur mu acaba. İçine hiç girmedim ama. Neye şimdi on iki eylül paşalarını anlatayım. “Our boys”, Türkçeye bizim oğlanlar diye çevrilir. Benim Allah’tan başka kimseden korkum yok. Ben bu ülkede, işkenceyi tuhaf bir şekilde savunan purolu, Kanada Büyükelçiliği yapmış, ama iktidara gelememiş insanları gördüm. Gencecik yaşımda. O mu Türkçü, Türkçeyi seviyor, ben mi? Benim babam Çeçen. Türkçe yazıyorum. İsmi lazım değil, bir hanım kızımıza şunu sormuştum: Aruz biliyor musun, aruzla yazdın mı? Kürt şairi ve kadın olarak geziyor ortalarda. E, aruz yazan Kürtler de var. Buyur. Hadi yaz. Ayrıca niye Türkçe yazıyorsun. Benim şiirlerimde Çeçen sözcüğü bir sefer geçer. Çeçenlere yapılan kötülüğün, karşısında, ben insan olarak varım. Çeçen olarak değil.

Amtı, am’dan geliyor. Korkmayalım. Amdan korkulmaz. Korkulmasın. Ordan çıktık.

R. P. Vâridik, yoğidik.’in sonunda bir yerde “Dilimi,Yunus’umdan aldım.” deyip “az söz, öz söz” diye ekliyorsunuz. İki binlerden itibaren yazan şairlerde dikkat çekici bir yön var: Çok şey söylüyorlar. Dizelerin de söylediklerinin de boyu oldukça uzun. ‘Çet’ odalarında keşişlik yapıp şiirin başına oturmuşlar gibi bir duygu yaratıyor bende. Sanıyorum küçük İskender ve İzzet Yasar ekseninde gidip gelen bir şiir var şu anda. Bugünün şiirinden biraz ayrı düşen bu söz üzerine biraz konuşsak. Nedir söz azaldıkça şiir adına çoğalan?

S. E. Önce, İskender de, İzzet de şair. Dilini seven insanlar. Birbirlerini severler mi, hiç bilemem, beni hiç ilgilendirmez. Ben de şairim. Benim şair olmam, belki onları da ilgilendirmiyordur. Hepimiz cırcır böceğiysek, herkesi ilgilendirir. Bıyıklı bir insan, beni rahatsız eder. İnsan (erkek olan) denen şeyin yüzünde kıl vardır, kesersin ya da kesmezsin. Bıyık bıraktığında, iş biraz değişir. Demek ki aynaya bakıp kendine bir rol biçiyorsun. Bu bıyık dudak üstünde olabilir, dudak altında zibidi bıyığı olabilir. Fark etmez. İkisi de aynı. Ruhlarıyla barışık olmayan insanlar derim ben buna. Uzunluğu, kısalığı, hele, ayrı bir durum. Bir de yakışmıyor. Türk’e yakışmaz bıyık.

R. P. Son olarak Şiiratı’nı soralım. 2005 Bahar sayısında kaldı. Yeni sayı için çok beklemeyiz umarım.

S. E. Şiiratı herkesin. Buyrun, çıkarın. Hazırladığım sayı hazırJ) Bana tahammül edebilecek bir grafiker bul, tamamdır.

R. P. Bu güzel söyleşi için çok teşekkür ederiz.


Ramazan Parladar, yeniyazı, S. 1
  




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ergin Altay ile Rusçadan Türkçeye Çeviriler Üzerine Bir Röportaj / M. Milât Özçelik

Ergin Altay 1937'de Edirne'de doğdu. Babasının devlet memuru olması nedeniyle çocukluğu Anadolu'nun çeşitli kentlerinde geçti. 1953''te Kuleli Askeri Lisesi'ne girdi. Orada kendi isteğiyle yabancı dil olarak Rusça'yı seçti. 1956'da DTCF Rusça bölümünden mezun oldu. Askeri Lise'de Rusça öğretmenliği yanında Rusça'dan Türkçe'ye çeviri ile ilgilenmeye başladı. İlk çevirisi Yusuf  Ziya Ortaç'ın  "Akbaba"  dergisinde yayınlanan Zoşçenko'dan bir öyküdür. Daha sonraları özellikle Dostoyevski ve Tolstoy başta olmak üzere çeviriler yaptı. Puşkin, Gogol, Çehov, Gonçarov, Lermontov, Gorki, Bulgakov, Turgenyev çevirdiği diğer yazarlardandır. Mesleğini günümüzde de sürdürmektedir.  * Rusçadan Türkçeye çok sayıda kitap çevirdiniz. Neredeyse tüm klasik Rus edebiyatını sizin çevirilerinizden okumak mümkün. Rusça’dan Türkçe'ye yaptığınız çeviriler için neler söylemek istersiniz? Mütemadiyen karşı karşıya kaldığınız so

Bibliyofil Konuşmaları #35: Tuncay Birkan

     Arthur Rimbaud, Van Gogh ve Halit Refiğ. Başka bir isim gelmiyor aklıma: bu yaşıma kadar çok az biyografi(k metin) okudum. Şiirin zehirli tadını erken yaşta keşfettiğim için Rimbaud ve ilk gençliğin trajik hikâyelere olan dolaysız yatkınlığından van Gogh neyse de, Halit Refiğ merakı nereden çıktı? ‘Yeşilçam Sineması’ bir yana, sinemanın kendisiyle bile çok özel bir bağım olmadığı halde tesadüfen edinip okuduğum Refiğ kitabı “Düşlerden Düşüncelere Söyleşiler” (Haz.: İbrahim Türk, Kabalcı Yay., 2001.) yalnızca diğer biyografik anlatılardan değil, okuduğum nice yapıttan daha çok şey öğretmiştir bana –bilhassa 1950 sonrası Türkiye tarihi konusunda. Gerçi okurluğumu hiçbir zaman ‘öğrenme’ ve bilgi odaklı inşa etmedim. Şiirin ve kurgunun yerine göre keskin yerine göre flu sınırlarında gezinmek hep daha cazip gelmiştir bana.   Tuncay Birkan  kitaplarla çepeçevre biri: birkaçını yazıp, birçoğunu yapmış, daha çoğunu okumuş ve okumak için edinmiş biri olarak kendi ‘kâğıt evi’ni kurmayı başa

Muallakat ve Şairleri: Bir elin ağza gidişi gibi...

Etel Adnan Muallakat ( muallakāt) , câhiliye döneminde yedi (veya on) şaire ait seçkin kaside koleksiyonuna verilen addır. (Hangi şairlerin şiirlerinin bu derlemeye dâhil edildiği ve sayılarının kaç olduğu konusunda farklı görüşler ortaya çıkmıştır.) Sözlükte,  “bir şeyi diğeriyle irtibatlandırmak, bir şeyle ilgilenip onu beğenmek ve sevmek” anlamındaki alak (alâka) kökünden türeyen muallaka kelimesinin çoğulu olan muallakat “beğenildiği için herkesin görebileceği bir yere asılan, sergilenen şiirler” demektir. Rivayete göre muallakat, câhiliye devri Arap yarımadasının çeşitli yörelerinde kurulan Ukâz vb. panayırlarda düzenlenen şiir yarışmalarında eleştiri süzgecinden geçerek seçilmiş, keten bezinden yapılmış tomarlara altın suyu ile yazılıp Kâbe’nin duvarına asılmıştır. Muallakat şairlerinin en eskisi, milâdî VI. yüzyılın ilk yarısında yaşadığı kabul edilen İmruülkays b. Hucr ’dur. Diğerleri bu asrın ikinci yarısında hayat sürmüştür. Bunlardan sadece Lebîd b. Rebîa