Ana içeriğe atla

50 Yaşında Ölenler Kulübü




 Daha önce Sami Baydar ve Paul Celan’ı, çok sevdiğim bu iki şairi 50 yaşında ölmüş olmaları üzerinden okuyan kısacık bir yazı yazmıştım*. Sonra Glenn Gould’un da aynı yaşta öldüğünü fark edince zihnimi, başka kimler var acaba böyle diye düşünür buldum. Sevgili yazarlarımdan Carson McCullers’a da bu yolla ulaştım. Uzunca bir zamandır 50 yaşında ölen tarihi kişileri arayıp duruyorum. Bula bula 4 kişi buldum. Başkaca bulduklarım ile ilgili anım yoktu, yahut hiç tanımıyordum. Yazının ilk taslağında James Cook da vardı. Hakkında yazmaya çok heves ettiğim bir isimdi ama son anda 50 yaşında değil 51 yaşında öldüğünü fark edip listeden çıkardım. (Michael Jackson da öyle. Öyle olmasa bile söyleyecek çok fazla şeyim yok: ADAM SITAR) Aşağıdaki liste katkılarınızla uzamaya meyyal. 50 yaşında öldüğünü bildiğiniz sanatçı, ünlü vs. varsa yorum olarak belirtin lütfen. Belki ‘dünyada anılara bakar’ ve o isme ait bir şeyler söyleyebilme şansı bulurum ben de.

Bu yazıya ulaşabilmiş herkesin, ömrün bence bu en özel yaşını sağlık ve sıhhat içinde görebilmesini temenni ediyorum.
Selam.

⧭⧭⧭ 

Carson McCullers
[19 Şubat 1917, Georgia, ABD  29 Eylül 1967, New York, ABD]

Yalnız Bir Avcıdır Yürek
Bir Avcıdır Yürek Yalnız
Yürek Yalnız Bir Avcıdır

Doğrusu ilki değil mi? Öyleyse bile ben, üçüncünün söylenişini, ağızda dağılıp gidişini seviyorum. Hatta şöyle, çarpıtarak söylüyorum: Yürek, yalnız[ca] bir avcıdır. Avcıdır ve bazen de av olur. Av’da [öne] düşeni vurmak kanundur.

Yürek.
Yalnız.
Bir avcıdır.

Üzerinde ‘Hunter’ yazan kırmızı renkli bir tişörtüm vardı. (Buradaki vurgu bir tişörtümün olması mı, Hunter yazısı mı, yoksa kırmızı oluşu mu?) Yazılı-şekilli şeyleri oldum olası sevmem, yalnızca renk olarak kalsa seveceğim kırmızıdan bir nesneyi boyadığında tiksinirim. Fazlasıyla kadınsı. Neyse. Yine de almıştım işte. Kırmızı renkli, üzerinde ‘Hunter’ yazan bir tişört, evet. İşte, ne zaman onu giysem, sanki McCullers ile bir gölge mesabesinde olduğumu hissederdim. (İnandın mı?) Sevmeye yanlış yerden başlamışsın denebilir. Buna hak veririm. Ama sorarım: önce bir taşı sevmeyi bilmek için neçe ağır bir yürek çarpıntısı gerek? Üzerinde ‘Hunter’ yazan, kırmızı renkli salak tişörtüm, ben ve sevgili McCullers, bir taşra kentinde ‘çarşı’ya ulaşma adına yaptığımız uzun ve yalnız yürüyüşler sırasında hep bir ağızdan söylenirdik: Hiç bunları kendine dert etmeye değer mi/ydi?

Diyeceğim o ki, her şey aslı gibidir Carson, tıpkı senin 50 yaşında ölmüş olman gibi: hep yaşlı ve bazen genç. –Bu yüzden sen şimdi bana bakıyorsun. 


Glenn Gould
[25 Eylül 1932, Toronto, Kanada 4 Ekim 1982, Toronto, Kanada]

Benim için esas olan her zaman ‘hayat’ oldu. Bir sanatçının önce hayatı çarpar(sa) çarpar beni. Sonrasında ve varsa, eserleri. Yaygın kabulün aksine, eser, hayatla eşgüdümlü sürüyorsa benim yazarım/sanatçım olur kişi. Burada ahlakî bir çıtadan söz etmiyorum: ak’sa ak, kara’ysa kara. Ne ise onu görmek isterim.

Glenn Gould’un aklımda yer etmesini Thomas Bernhard’ın Bitik Adam’ına borçluyum. (“Çünkü o en iyisiydi.”) Bernhard’ın bu müspet tavrında Gould’un Avusturyalı ya da daha kötüsü Salzburg’lu olmamasının da etkisini yadsımamak lazım tabii. Okulda en sevdiğim hocanın dersini dinler gibi Radyo 3’e sığındığım yıllarda Gould’un hayat hikâyesinden parçalar ve icraları, Bitik Adam’da okuduğum ölçüde bir kanal açamadı. Glenn Gould Hakkında Otuz İki Kısa Film (1993) ise kar üstünde yürüyen kamburu çıkmış bir adam dışında bir tortu bırakmamış zihnimde. Gould’un özel olarak, ilahî armonisiyle beni klasik müziğe çeken Bach’a yönelmiş olması, bu noktada en yetkin isim olarak kabul edilmesi, tekniğinden bir Vladimir Horowitz kadar keyif almadığımı söylememe engel değil. (Edward Said: “Gould'un henüz kariyerinin başından itibaren Bach'ı sahiplenmesi, geriye dönüp bakıldığında stratejik niyetlerle düşünülmüş parlak bir başlangıç sayılabilir. (…) virtüozitesi sanki nihai olarak akıcılığını, yıllar boyunca bağımsız olarak inşa edilmiş teknik atletliğin bir kalıntısından değil de, parçadan alıyormuş gibiydi.”) Tabii bir de uzay meselesi var: Carl Sagan öncülüğünde hazırlanan ve ‘boşluğa’ bırakılan ‘insan izleri’ içinde bir de Gould icrası vardı. Uzaylıların Goldberg Varyasyonları konusundaki görüşlerini herkes gibi ben de merak ediyorum.

Her şey bir yana, Glenn Gould denince aklıma, alkışların eşlik ettiği gürültü patırtı içinden stüdyoların şefkatli yalnızlığına sığınmış bir adam geliyor. 50 yaşında ölmüş, ürkek bir adam. Ne yaşlı ne genç.


Paul Celan
[23 Kasım 1920, Çernivtsi, Ukrayna 20 Nisan 1970, Paris, Fransa]

Gençten bir adamdı, hikâyesi gayet kısa:
Karahindiba. Dil kafesi. Seine nehri.
Ya da:
Ukrayna. Avusturya. Fransa.

[Aklımdaysa Rusya lideri Putin’in sözleri: “Ukrayna diye bir ülke yok, orası Rusya.” Bilmem, belki de haklıdır ve belki de Rusya diye bir yer yoktur: Gogol’den Georgi Vladimov’a, Babel’den Svetlana Aleksiyeviç’e kadar her yer Ukraynadır.]

“Ayların en zalimidir Nisan”. Eliot bunu 1922’de söyledi, Çorak Ülke’de. Celan ise 1970’te ispatladı. Kendisini Seine’in sularına bıraktığında, nehrin daha dün Cezayirli kanıyla değişmiş rengini düşünmüş müdür? Nehir bu, üstünde iz aranmaz. Yine de öylesine kirli bir suya atmasın isterdim, güzel Celan, o kırılgan bedenini.

Corona’yı ne zaman okusam ilk mısraındaki güz ile yer değişirim: “güz kendi yaprağını yiyor elimden: biz iki dostuz.” Akçakavak’ın şairiyle öyle de kalacağız: 50 yaşımızda ve hep genç.

Sami Baydar
[26 Eylül 1962, Merzifon, Türkiye  29 Ekim 2012, Merzifon, Türkiye]

Yayımlanmış ilk şiirimin başlığıydı: ‘Necatigil İçin’. Nasılsa basılmaz diye böyle bir başlık atmış olmalıyım. Bilebilsem, farklı bir şey olurdu eminim. Kısacık bir şeydi zaten: çırağın ustaya duası gibi. Gerçi yıllar sonra Kanat Kitap’tan çıkan bir Ahmet Soysal kitabındaki Behçet Necatigil yazısını görünce kaderin oyunbazlığı karşısında gülümsedim. Yazının başlığı şiirimle aynıydı: ‘Necatigil İçin’.

‘Kitaplarda Ölmek’ şiirinde şöyle yazmış usta:
“Adı, soyadı/ Açılır parantez/ Doğduğu yıl, çizgi, öldüğü yıl, bitti/ Kapanır parantez.//(…)// Parantezin içindeki çizgi/ Ne varsa orda/ Ümidi, korkusu, gözyaşı, sevinci/ Ne varsa orda.”

Sami Baydar’ın hayatını bu şiirle eş düşünüyorum ben. Ümit, korku, gözyaşı, sevinç… Levent Yılmaz’ın deyişiyle ‘Türkçenin en istisnai şairi’nin bu duygu durumlarını okuyup da çarpılmamış çok az şiirsever tanıdım. (Zaten, John Hurt’tan ilhamla söylersem, bundan etkilenmeyecek biriyle tanışmak istemezdim.) Sonra işte, Sami için de bir şiir yazdım: ‘Dünya Kırgını’. Bu kez başlıktan memnunum. Şu yalan dünyada Sami için bir şiir yazmışım, başlığında ‘dünya’ demeyeceksem ne diyecektim –kırgınlığımız da cabası?

Neşet babadan omuz alarak:
“Sen ağladın canım ben ise yandım/ Dünyayı gönlümce olacak sandım/ Boş yere aldandım boşuna kandım/ İrengi gözümde solan dünyada.”

Sami’yi elektroşokların içinden alıp 50 yaşında ölüm kayığına bindiren dünya, irezil dünya. Ne yaşlı ne gençsin Sami, hep öyle kalacaksın.


hamiş:
ekşi sözlük de araştırma sahalarımdan biriydi elbette. “50 yaşında ölenler” diye bir başlık yoktu maalesef (belki bu yazıdan sonra açılır?) ama “50 yaşında olmak” vardı. sevdiğim birkaç giri’yi aşağıya aldım. tulay1959 isimli kullanıcının yazdıkları ile son sıradaki favorilerim.


*yarım asırlık bir çınar; ileride olanın geride kalandan daha kısa olması; artık nefretin ve coşkunun köreldiği bir istikararlı tevekkül; silinmiş isimler, kaybolmaya başlamış dostlar; tecrübenin vücuttaki su oranından daha fazla olması; eskiden söylenenlere kızarken her dem söylenmeye başlamak; inadın kurumsallaşması; daha az hız, daha fazla dinginlik; kendisine yönelen bakışların tutku değil saygı yüklü olmaya başlaması; çocuklarca "amca"dan "dede"ye hafif buruk şekilde terfi edilmek...
(17.09.2005 /gari)
  
*ortalama olarak 15 senelik ömrün kalmış olması demektir.
(17.10.2008 / batis)

*cocuklarinin artik iyiden iyiye onu kaybetme korkusuna kapildigini farketmektir.
(17.10.2008 / hot tequila browwn)

*sevginin tüm yaşamın anlamı olduğunu, insanı üzmenin günahla eşdeğer olduğunu, yaşamın çok değerli olduğunu anlaşıldığı yaş.
ilk yirmi yılı hiç bir şey anlamadan aileye topluma kendini kanıtlamakla,
ikinci yirmi yılı iş güç çoluk çocuk aile içi çatışmalarını idare etmekle,
on yılı ise artık olgunlaşmak ve sevginin salt sevginin değerli olduğunu anlamakla geçer.
elli yaşındaki insan artık önünde tüm gücüyle yararlı olabileceği en çok on ya da yirmi yılı olduğunu çok iyi bilir.
ve arkasını dönüp baktığında geçen elli yılın hızından ödü kopar. önünde kalan yirmi yılında bu hızla geçeceğini çok iyi bildiğinden sevginin önemini anlar.
mutlu olmanın, mutluluk vermenin yaşamın gerçek yüzü olduğunu gerisinin hikaye olduğunun farkına varır. ve yaşamında sevgiden başkasına yer vermez.
kısacası elli yaşında olmak mutluluğa açılan kapının keşfedilmesidir.
(17.10.2008 / tulay1959)

*oğlunu evlendirmek. yalnızlığı yaşamak, yuvadan yavru kuşunu uçurmaktır.
onun için koşarken , koşuştururken hem ağlamak hem gülmektir.
elli yaşında olmak oğlun ağladığını görüpte üzülmesin diye kendini tutmak için etini, budunu çimdikleyip her yerini morartmaktır.
elli yaşında olmak gözlerin ağlar, yaşlar yanaklarından akarken, oğlunun yüzüne bakarak kahkahalarla gülebilmektir.
sözün özü elli yaşında olmak berbat birşeydir.
(18.10.2008 / tulay1959)

*türkiye'de yaşayan, 50 ve üzeri yaşlarda olan insanların oranı %4'tür.
(08.01.2010 / quant)

*(bkz: 40 gençliğin yaşlılığı 50 yaşlılığın gençliğidir)
(08.01.2010 / anshar)

*(bkz: yaklaşıyor yaklaşmakta olan)
(10.07.2018 / machete klonu)

***

Son olarak, bir yazı önerisi:
50. YAŞ NEDEN ÖNEMLİ? / Osman Müftüoğlu
“Her yaş önemlidir ama ellinci yaş en ayrıcalıklısı ve en mühimidir. Çünkü, ‘ömrün gölge çizgisi” gibidir. Sonrasında çok şey değişir...”



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ergin Altay ile Rusçadan Türkçeye Çeviriler Üzerine Bir Röportaj / M. Milât Özçelik

Ergin Altay 1937'de Edirne'de doğdu. Babasının devlet memuru olması nedeniyle çocukluğu Anadolu'nun çeşitli kentlerinde geçti. 1953''te Kuleli Askeri Lisesi'ne girdi. Orada kendi isteğiyle yabancı dil olarak Rusça'yı seçti. 1956'da DTCF Rusça bölümünden mezun oldu. Askeri Lise'de Rusça öğretmenliği yanında Rusça'dan Türkçe'ye çeviri ile ilgilenmeye başladı. İlk çevirisi Yusuf  Ziya Ortaç'ın  "Akbaba"  dergisinde yayınlanan Zoşçenko'dan bir öyküdür. Daha sonraları özellikle Dostoyevski ve Tolstoy başta olmak üzere çeviriler yaptı. Puşkin, Gogol, Çehov, Gonçarov, Lermontov, Gorki, Bulgakov, Turgenyev çevirdiği diğer yazarlardandır. Mesleğini günümüzde de sürdürmektedir.  * Rusçadan Türkçeye çok sayıda kitap çevirdiniz. Neredeyse tüm klasik Rus edebiyatını sizin çevirilerinizden okumak mümkün. Rusça’dan Türkçe'ye yaptığınız çeviriler için neler söylemek istersiniz? Mütemadiyen karşı karşıya kaldığınız so

Bibliyofil Konuşmaları #35: Tuncay Birkan

     Arthur Rimbaud, Van Gogh ve Halit Refiğ. Başka bir isim gelmiyor aklıma: bu yaşıma kadar çok az biyografi(k metin) okudum. Şiirin zehirli tadını erken yaşta keşfettiğim için Rimbaud ve ilk gençliğin trajik hikâyelere olan dolaysız yatkınlığından van Gogh neyse de, Halit Refiğ merakı nereden çıktı? ‘Yeşilçam Sineması’ bir yana, sinemanın kendisiyle bile çok özel bir bağım olmadığı halde tesadüfen edinip okuduğum Refiğ kitabı “Düşlerden Düşüncelere Söyleşiler” (Haz.: İbrahim Türk, Kabalcı Yay., 2001.) yalnızca diğer biyografik anlatılardan değil, okuduğum nice yapıttan daha çok şey öğretmiştir bana –bilhassa 1950 sonrası Türkiye tarihi konusunda. Gerçi okurluğumu hiçbir zaman ‘öğrenme’ ve bilgi odaklı inşa etmedim. Şiirin ve kurgunun yerine göre keskin yerine göre flu sınırlarında gezinmek hep daha cazip gelmiştir bana.   Tuncay Birkan  kitaplarla çepeçevre biri: birkaçını yazıp, birçoğunu yapmış, daha çoğunu okumuş ve okumak için edinmiş biri olarak kendi ‘kâğıt evi’ni kurmayı başa

Muallakat ve Şairleri: Bir elin ağza gidişi gibi...

Etel Adnan Muallakat ( muallakāt) , câhiliye döneminde yedi (veya on) şaire ait seçkin kaside koleksiyonuna verilen addır. (Hangi şairlerin şiirlerinin bu derlemeye dâhil edildiği ve sayılarının kaç olduğu konusunda farklı görüşler ortaya çıkmıştır.) Sözlükte,  “bir şeyi diğeriyle irtibatlandırmak, bir şeyle ilgilenip onu beğenmek ve sevmek” anlamındaki alak (alâka) kökünden türeyen muallaka kelimesinin çoğulu olan muallakat “beğenildiği için herkesin görebileceği bir yere asılan, sergilenen şiirler” demektir. Rivayete göre muallakat, câhiliye devri Arap yarımadasının çeşitli yörelerinde kurulan Ukâz vb. panayırlarda düzenlenen şiir yarışmalarında eleştiri süzgecinden geçerek seçilmiş, keten bezinden yapılmış tomarlara altın suyu ile yazılıp Kâbe’nin duvarına asılmıştır. Muallakat şairlerinin en eskisi, milâdî VI. yüzyılın ilk yarısında yaşadığı kabul edilen İmruülkays b. Hucr ’dur. Diğerleri bu asrın ikinci yarısında hayat sürmüştür. Bunlardan sadece Lebîd b. Rebîa