Ana içeriğe atla

Bibliyofil Konuşmaları #28: Ali Yaycıoğlu

 

Malûm, ‘albatros’ denizler üzerindeki kardeşidir şairin:
Ozan da benzer o bulutlar kralına
oklar, fırtınalarla sarmaş dolaş olan.
Düşmüş yeryüzüne yuhalar ortasında,
çekeceği var onun dev kanatlarından.
(Baudelaire, çev. Abdullah Rıza Ergüven)
 
Marco Polo’nun maceralarını Kristof Kolomb da okudu, ondan ilham aldı. 24 yıllık uzun bir yolculuktan sonra evine, ülkesine dönüp zengin biri olarak ölen Polo’nun hikâyesini altın elde etme hırsıyla besledi. Seyir Defterleri’nde Çin’e Cathay/Khatay, Japonya’ya Sipangu dedi o da. Dünyanın küçük olduğunu ise Aristoteles ve Avenruiz’den öğrendi...
 
Calvino’nun Görünmez Kentler’de “cehennemin ortasında cehennem olmayan kim ve ne var...” sorusunun tatmin edici bir cevabının olmayışı gibi, Coleridge’in Yaşlı Gemici’sinin albatrosu neden öldürdüğünün de anlamlı bir cevabı yoktur. Anlamlı olan tek şey aramak ve anlamaya çalışmak olmalı.
 
Ali Yaycıoğlu bir tarihçi olarak dünyayı (ya da dünyanın belli bir aralıktaki küçük bir bölümünü, bir kısım ‘dünyalı’yı) anlamaya, anlatmaya çalışıyorsa da “bir arayıcı” olarak resimleri ile dünyadan çıkmaya yeltenen biri. Onun “görünmez kentler”i görünür kılma uğraşı, somut dünyadan düşsel diyarlara gidebilmenin tek yolunun rüyalardan geçtiğini keşfedişinden ileri geliyor bence. Bu haliyle; ‘şanslı Venedikli’ Polo’dan kâşiflerin kutbu Kolomb’a, oradan, açık denizlerden bir adaya, Coleridge’e ve yine oradan kasvetli gecelere, Baudelaire’e uzanan bir yok-kentin mensubu. Aynı ailenin mütebessim bir ferdi.
 
Resimlerini/kentlerini Calvino gibi kadın isimleri ile adlandırmıyor ama hep bir ‘yeryüzü cenneti’ arayışının izlerini görüyorum o resimlerde... Yine Kolomb’a döneceğim: Seyir Defterleri’nde, “Yeryüzü Cenneti’nin dünyada nerede bulunduğunu kesin olarak açıklayan ne Latince ne de Grekçe bir yazı okumuşumdur, hiçbir harita üzerinde de görmemişimdir onu.” diyor. “Ancak zoraki varsayımlar vardır bu konuda. Kimileri Habeşistan’da Nil’in kaynağına yerleştirdiler, kimileri de hava güzelliği gibi, göğe yakınlık gibi, Tufan sularının kabarıp da erişebileceği yükseklik gibi gerekli koşulları bir araya getiren bir yer bulmak amacıyla bütün yeryüzünü araştırdılar ama bulamadılar onu.” (çev. Sait Maden, Çekirdek Yayınları, 1999.)
 
Geçmişe dönmenin mümkün olabileceğini söylemişti Einstein; oysa ‘gelecek’ henüz yaşanmadığı için gidilemez! Ali hocanın resimleri işte bu gidelemez/yaşanamazlığın resimleridir; albatros misali kanat çırpmadan, havada süzülür gibi... Bir ‘yeryüzü cenneti’ varsa, bu arayış için sıkı birer kılavuzdur o resimler. Eminim günü gelince Ali Yaycıoğlu’nun biyografisini yazacak kişi de işe buradan başlayacaktır: “Sanatçının Bir Tarihçi Olarak Portresi”.
 
M. Milât Özçelik / 10 Temmuz ‘21
 

 1.
Harçlığınızla aldığınız ilk kitabı hatırlıyor musunuz?
Kendi aldığım ilk kitabı çok net hatırlamıyorum. Kitaplara gömülmem Orta Okul yıllarıma denk gelir ve daha çok anne ve babamın kütüphanesindeki kitaplarla kitap maceram başladı. Kendi harçlığımla aldığım ilk kitabı hatırlamıyorum ama Ankara Koleji’nde Orta İkinci sınıftayken Kızılay’daki Dost Kitapevi’nden deli gibi kitap almaya başladığımı hatırlıyorum. Bir gün Nazım Hikmet’in tüm eserlerinden alt yedi cilt alıp, okula gidip hoşlandığım bir kıza gösterdiğimi hatırlıyorum. Bir de birçok ciltten oluşan Server Tanilli’nin Medeniyet Tarihi kitabına yüklü bir para vermiştim. Onu hatırlıyorum.
 
2.
Kitaplarınızın oluşturduğu yekûn için kitaplık mı kütüphane mi demeyi tercih ediyorsunuz? Sizce bir kitaplık hangi noktadan sonra kütüphane olmaya ‘terfi eder’?
Belli bir noktada kütüphanenizdeki kitapları tam hatırlayamadığınız anda kütüphaneniz kitaplığa terfi etmiş demektir. Sanırım kendi kütüphanemdeki kitap sayısı on bine yaklaştı. Gerçi saymadım. (eskiden saydığımı hatırlıyorum).  Benim kitaplar iki ülke ve üç şehirde bölünmüş durumda, San Francisco’da, İstanbul ve Ankara’da. Bu da ilginç oluyor. Bir de bilgisayarımda binlerce dijital kitap var ki, o ișin rengini değiştiriyor.
 
3.
Ülkemizdeki insanların çoğunun kitaplarını yayınevlerine göre dizdiklerini/yerleştirdiklerini düşünüyorum. Georges Perec’in “Kitap Yerleştirme Sanatı ve Yolları Üzerine Kısa Notlar” başlıklı yazısında (Gergedan Dergisi, Ekim 1987.) yayınevine göre dizme seçeneğini es geçmiş olmasına şaşırmıştım. Siz nasıl diziyorsunuz? İkinci bir seçenek olarak hangi yolla dizerdiniz?
Tematik dizmeye çalışırım. Kendime göre temalarım vardır. Bu temalar bazen birbiri ile kesişebilir. Bir de bir konuda çalışıyorsam, o konuda yeni bir dizi oluştururum. Bir iki raf. Temalara gelince, ofisimden sıralayayım sizin için: Osmanlı tarihi–Genel; Osmanlı–Orta Doǧu–Balkanlar sosyal-ekonomi tarihi; Osmanlı–Osmanlı Şehirler, ahaliler ve elitler; Osmanlı Ermenileri; Bizans–Roma; Moǧol İmparatorluǧu, Cengiz–Timur–Selçuk çalıșmaları; Sözlükler; Osmanlı tarihleri/kronikler; seyahatnameler; İslam hukuku; yayınlanmıș tahrir, temettuat, avarız defterleri ve kadı sicilleri; vakıf çalıșmaları; tasavvuf; divanlar; modern Türkiye; Yunanistan ve Balkanlar; Modern Orta Doǧu; İran; Hindistan ve Hint Okyanusu; Çin; Rusya; Avrupa Orta Çaǧ; Avrupa Yakın, Modern ve Devrimler Dönemi; Avrupa–ABD İktisat tarihi; ölüm çalışmaları; vampirler tarihi; mekan ve çevre literatürü; dijital tarih; siyaset felsefesi; ABD tarihi; küresel tarih. Evdeki sıralama çok farklı: Șiir bölümü; Türk, Arap, İran edebiyatı; Avrupa Edebiyatı; çok geniş bir resim ve mimari tarihi; objeler tarihi; harita tarihi. Osmanlı Türkçesi kitaplar ayrı bir yerde bir arada duruyor.
 
4.
Artık ‘nadirkitap’ vb. sitelerin yanında, sosyal medya platformları üzerinden yürüyen ‘online mezatlar’ bile var. Bir kitaba ulaşmak o kadar da zor değil; yeter ki bazen absürt meblağlar gözden çıkarılabilsin. En uzun süre aradığınız kitabı ve başınızdan geçenleri paylaşır mısınız?
Bir sene Juchereau de Saint-Denys’nin Révolutions de Constantinople en 1807 et 1808 (Paris 1819) kitabını aradım. O zaman Paris’te yașıyordum ve Juchereau üzerine de çalıșıyordum. Paris ve Lyon’da aramadıǧım kitapçı kalmadı. Bulamadım. Ciddi bir para verebilirdim bu kitaba. Sonunda vaz geçtim. Ama o arayıșlarımda 18. ve 19. Yüzyıl bașına ait çok ilginç kitaplar aldım. Çoǧu Fransızca. Bir de Tarih-i Cevdet’in ikinci tabının tamamı yok. Onu bir araya getirmek için biraz uǧraștım. Muhittin Aǧabey (Eren) yardım etti falan. O da olmadı. Eksik kaldı.
Boston’da oturuken sürekli çok önemli bir sahafa giderdim: McIntyre & Moore. Kapandı sanırım. Harvard’ta doktora öǧrencisiydim. Yüzlerce kitap aldım oradan. Tabi her gidișimde istediǧim her kitaba param yetmiyor. Kendime bir raf ayarladım. Hangar gibi bir kitapçı. İlgisiz bir yerde. Sanırım okült bilim bölümü. İleride almak istediǧim kitapları oraya yerleștiriyordum. Bir iki hafta sonra, elime para geçince alıyordum. Tabii yapmamam lazımdı ama dayanamıyordum. Bu rafı bir ara İlker Aytürk’e gösterdim. İlker de o dönemde Boston’da. İlker de ne zaman McIntyre & Moore’a gitse, ilk benim o gizli rafa bakarmıș meǧer, sonra itiraf etti.
 
5.
Kütüphanenizdeki/Kitaplığınızdaki en sevdiğiniz serilerden bahseder misiniz? Kapanmış yayınevleri içinde en çok özledikleriniz hangileri?
Çok var. Eski serilerden Harvard’ın Yunan ve Latin klasiklerini bastığı seriler var. Bunlara bayılıyorum. Orijinal Latince ve Yunancası ve çevirisiyle beraber. Elimde çoğu vardır. Onun dışında Osmanlı Türkçesi Mecmua-i Ebuzziya var. Döner döner karıştırırım. Yeni neşriyatta Büyüyen Ay yayınlarına hayranım. Ne varsa alırım. Osmanlı, Arap ve Fars klasiklerinden müthiș kitaplar bastılar. Çoǧu orijinal faksimilesi ile beraber. Tabii Reșat Ekrem Koçu’nun yayınları. Hepsi yok ama Koçu’nun orijinal baskılarının çoğu var. İran’dan çok kitap aldım. Onlar harika. Farklı Mesnevi baskılarım var. Yerel neşriyat çok ilgimi çekiyor. Mesela Trabzon’daki Serander Yayınları. Karadeniz tarihi ile ilgili müthiș kitaplar basıyorlar.
 
6.
Hermann Hesse Robert Walser’den bahsederken, “Yüz bin okuru olsaydı, dünya daha güzel bir yer olurdu.” diye yazmıştı. Sizin için böyle bir ortak kitap/yazar var mı (ve neden)?
Italo Calvino; Le città invisibili’deki hem sürekli okuduǧum, hem resmettiǧim bir kitap. Buna Ahmet HamdiTanpınar’ın Beș Şehir’ini ve Evliya Çelebi’mizin biz Osmanlı Tarihçilerinin hayatına raptolmuş Seyahatnâme’sini ekleyeyim. Bu Le città invisibili ve Beş Şehir’i Evliya’nın Seyahatnâmesi’den bazı bölümlerle beraber Stanford’ta derste okutuyorum. Her defasında hayatımın en güzel, manalı, hayret kapılarının sonuna kadar açıldıǧı anlarını yașıyorum.
 
7.
Alıp da okumadığımız kitaplar var bir de... Buradan onları teselli etmek için ne söylemek istersiniz?
Aman ki aman! Umarım bu diyardan göçmeden tüm kitaplarımı en azından eller, koklar, içinden birkaç sayfa okurum diyesim var. Bilemiyorum. Bu zor ve acı veren bir soru.
 
8.
“Bunların hepsini okudun mu?” sorusunu hangi cevap ya da cevaplarla karşılıyorsunuz?
Bir iki kere karşılaştım. Benimle ilgili değil ama șöyle bir hikaye var bende. Harvard’ta bir bilim tarihçisi hoca vardı. Profesör Donald Fleming. İlginç bir zattı. Tezini bitirmiş, kitaplaștırmadan görmüş ki tezine çok yakın bir kitap, Thomas Kuhn’un The Structure of Scientific Revolutions’u yeni yayınlanmıș ve Kuhn’un argümanı Fleming’in tezi ile çok benziyor. Sonra tezi yayınlamaktan vazgeçmiş. Biraz hayata küsmüș sanki. Çok az șey neșretti. Onun Widener Kütüphanesi’nin üst katında (bu arada hâlâ senede bir iki kere Widener’i rüyamda görürüm) bir ofisi vardı. Binlerce kitap. Oturacak yer yok. Bir arkadaș hoca ile bir konuda konușmak istemiş, randevu almış. Odaya girince baș döndürücü bir durum var tabii. Hayran hayran kitaplara bakıyor. “Professor Fleming, bir șey sorabilir miyim?” demiș. Fleming soruyu duymadan “Evet hepsini okudum” diye cevap vermiş. Halbuki tüm bu kitapları okudunuz mu diye sormayacakmış.
 
9.
Iskalandığını düşündüğünüz yerli yazarlar kimlerdir?
Çok var. Romanlardan gidersek, Hakan Bıçakçı, Murat Menteș, Seray Şahiner. Saygın Ersin’in Pir-i Lezzet’i sırada. Eșim Patricia Blessing okudu. Çok beğendi. Onu çok merak ediyorum.
 
10.
3 de film önerisi isteyerek bitirelim!
Şu günlerde aklımda iki film var. Yıllar önce izlemiştim. Bir yazı için tekrar izleyeceğim. Birincisi Ulysses' Gaze. Yunanistan yapımı. Theo Angelopoulos’un yönettiǧi, Harvey Keitel’in oynadıǧı, bir Yunanlı film yapımcısının Balkanlarda Komünizmin daǧıldıǧı ve Bosna savașının yașandıǧı dönemde Balkanlardaki seyahatini anlatan bir film. İkincisi ise Fransız director Claude Berri’nin Alman ișgalinde Vichy rejiminde Nazilerle ișbirliǧi yapan kișilerin savaș sonrası dramanı hikayeleștiren Uranus adlı film.
 
 
ALİ YAYCIOĞLU
 

Yorumlar

  1. Yaycıoğlu'nun yazılarını Oksijen Gazetesi'nden takip ediyordum. Röportajını da keyifle okudum. Emeğinize sağlık.

    YanıtlaSil
  2. Ali hocamın yazılarını keyifle okuyorum. Resimleri inatla rüyalara çağırıyor. Her resminde İhsan Oktay Anar'in kitaplarındaki o büyülü dünyada dolaştığımı hissettiriyor bana. Puslu Kıtalar Atlası sayfalarının aralarına yerleştiriyorum zihnimde. Röportajda keyifle okundu, kısalığına rağmen.
    Saygılarımla.
    Kemal Kaptan

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkür ederim Kemal Bey. İhsan Oktay Anar'ı anmanız çok isabetli olmuş. Efrâsiyâb'ın Hikâyeleri için de benzer şeyler söylenebilir bence... Anar'ın İlban Ertem ile yaptığı ortak işin bir benzeri Ali Yaycıoğlu ile de yapılabilir belki bir gün :) Selamlar, saygılar

      Sil
    2. Saygılar benden efendim

      Sil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Bibliyofil Konuşmaları #18: Murat Gülsoy

  “İnsan hep bir başkasının yerinde olmak istiyor, ne tuhaf.” 1992-2002 arasında yayımlanmış 68 sayılık külliyatı ile matbuatımızın efsanelerinden biri olan Hayalet Gemi ’deki öykülerinin birine bu cümleyle başlıyordu Murat Gülsoy . Söz konusu Gülsoy olunca nice okur-yazar insanın zihninden bu ‘tuhaf’ düşüncenin geçtiğine eminim. Arkadaşlarıyla 20’li yaşlarının başında giriştiği ‘dergiciliğin’ ne kadar meşakkatli bir iş olduğunu hayatının bir döneminde bu işlere yeltenmiş hemen herkes bilir.   2000’li yılların başında başladığı ‘yaratıcı yazarlık’ eğitimleri yıllarca tartışıldı, dergilerde dosya konusu olarak işlendi. Bütün tartışmalarda, konuşmalarda gözler hep onun adını arıyordu. İlk yıllarda gösterilen mukavemetin aksine bugün ülkemizde de yerleşmiş bir olgu halini aldı yaratıcı yazarlık eğitimleri. Ben kendi yolumu, biraz da şansla, kendim buldum ama bir vakit, arkadaşlarımdan birinin benden yaşça büyük olduğu halde hâlâ ne okuması ve nereden başlaması gerektiği konusunda çelişki

Ergin Altay ile Rusçadan Türkçeye Çeviriler Üzerine Bir Röportaj / M. Milât Özçelik

Ergin Altay 1937'de Edirne'de doğdu. Babasının devlet memuru olması nedeniyle çocukluğu Anadolu'nun çeşitli kentlerinde geçti. 1953''te Kuleli Askeri Lisesi'ne girdi. Orada kendi isteğiyle yabancı dil olarak Rusça'yı seçti. 1956'da DTCF Rusça bölümünden mezun oldu. Askeri Lise'de Rusça öğretmenliği yanında Rusça'dan Türkçe'ye çeviri ile ilgilenmeye başladı. İlk çevirisi Yusuf  Ziya Ortaç'ın  "Akbaba"  dergisinde yayınlanan Zoşçenko'dan bir öyküdür. Daha sonraları özellikle Dostoyevski ve Tolstoy başta olmak üzere çeviriler yaptı. Puşkin, Gogol, Çehov, Gonçarov, Lermontov, Gorki, Bulgakov, Turgenyev çevirdiği diğer yazarlardandır. Mesleğini günümüzde de sürdürmektedir.  * Rusçadan Türkçeye çok sayıda kitap çevirdiniz. Neredeyse tüm klasik Rus edebiyatını sizin çevirilerinizden okumak mümkün. Rusça’dan Türkçe'ye yaptığınız çeviriler için neler söylemek istersiniz? Mütemadiyen karşı karşıya kaldığınız so

Muallakat ve Şairleri: Bir elin ağza gidişi gibi...

Etel Adnan Muallakat ( muallakāt) , câhiliye döneminde yedi (veya on) şaire ait seçkin kaside koleksiyonuna verilen addır. (Hangi şairlerin şiirlerinin bu derlemeye dâhil edildiği ve sayılarının kaç olduğu konusunda farklı görüşler ortaya çıkmıştır.) Sözlükte,  “bir şeyi diğeriyle irtibatlandırmak, bir şeyle ilgilenip onu beğenmek ve sevmek” anlamındaki alak (alâka) kökünden türeyen muallaka kelimesinin çoğulu olan muallakat “beğenildiği için herkesin görebileceği bir yere asılan, sergilenen şiirler” demektir. Rivayete göre muallakat, câhiliye devri Arap yarımadasının çeşitli yörelerinde kurulan Ukâz vb. panayırlarda düzenlenen şiir yarışmalarında eleştiri süzgecinden geçerek seçilmiş, keten bezinden yapılmış tomarlara altın suyu ile yazılıp Kâbe’nin duvarına asılmıştır. Muallakat şairlerinin en eskisi, milâdî VI. yüzyılın ilk yarısında yaşadığı kabul edilen İmruülkays b. Hucr ’dur. Diğerleri bu asrın ikinci yarısında hayat sürmüştür. Bunlardan sadece Lebîd b. Rebîa