Ana içeriğe atla

Bibliyofil Konuşmaları #31: Cengiz Özdemir

 
İstanbul'da yaşadığı hâlde nice insanın İstanbul Boğazı’nı dahi görmeden ölüp gittiğine dair bir istatistik okumuştum. Çok acayip değil mi? Bu ülkenin ruhunu arayacak olsam işe bu merak fukaralığından ya da buna sebep yoksulluktan, her anlamda, bir çeşit varoluşsal yoksulluğumuzdan başlardım. Oğuz Atay’ın Günlük’te adını sitayişle andığı Amerikalı antropolog Oscar Lewis’ten yaptığı şu alıntı çok şey söylüyor: “Gerçekte fakirliğin kültürü, kültürün fakirliğidir.”
Kültürün o ‘geniş geniş bir deniz’ gibi yelpazesinden ise payımıza çoğu zaman hamasî bir tarih anlatısı düşüyor. Hamaset arayışı ile hamasetten arınmış bir anlatı etrafında hep bir ‘gerçek’ arayışıdır gidiyor. Tarihin perde arkasında, gizli köşelerinde, saklı yapraklarında yer aldığı söylenen anlatıların ardı arkası kesilmiyor. Bilen bilir, bilhassa otobüs terminallerindeki kitapçılar bu büyük hakikat arayışının temsilciliğini yapmakta…
Yüzeyde olanı seçemeyen zihinler, kendilerine kadar ulaşmış ‘sırları’ uluorta açık etmekten kendilerini alamıyorlar. Yine de, bu tipoloji bile kendi içinde seviyelere ayrılıyor. Lozan’ın gizli maddelerinden bahsedenleri her yerde görebilirsiniz, ama size boğaz sularının altında bulunan Contorium elementinin faziletlerinden bahseden büyük halk münevverleri ile karşılaşabilmek için biraz daha derinlere inmeniz gerekebilir. (Ah o ‘kara kitap’lar ki boğazın suları çekildiğinde bize kötümser manzaralar çizdiler.) İstanbul Boğazı’nı görenlerin bazıları da böyle işte.
*
Cengiz Özdemir, nam-ı diğer Kültüristan’ı ben de çoğu insan gibi Twitter hesabı sayesinde tanıdım. İletişim kanallarının yaygınlık kazanmaya başlamasıyla genişleyen kültür hayatımız içinde ‘modern bir İstanbul çelebisi’ olarak göründü, çok sevildi, takdir gördü. Bir fenomene dönüşen “Kültüristan” hesabıyla eşzamanlı, Mukaddime şarihi Ozan Sağsöz ile birlikte sürdürdükleri Kültür&Tarih Sohbetleri (KTS) ile çıtayı öyle bir yere taşıdılar ki, ‘dünyanın bütün sabahları’nda Türkçe konuşan bilim ve kültür insanlarının sesi oldular ve o seslere bizi de ortak ettiler. Hem izleyicisi hem konuk skalası bu denli rafine bir program daha bilmiyorum. Neredeyse, bir KTS izleyicisi olmakla övüneceğim!
İşbu yazı yazılırken 245. bölümü çekilmiş olan Kültür&Tarih Sohbetleri, Ara Güler’in “Ben çekmesem, tarihçiler yazmasa böyle bir İstanbul olduğunu kimse bilmeyecek” sözünün izinde gidiyor, aynı şeye hizmet ediyor bence. Bazen İstanbul olarak beliren satıh bazen tüm ülkeyi, kültür coğrafyamızı ve bazen de dünyayı kapsıyor.
Kültür mefhumunun bizim gibi toplumlardaki serencamını bilenler Ara Güler’in “İstanbul'un yok oluşunu fotoğraflıyorum” dediğini de söyleyecektir. Her şeye rağmen, Cengiz Bey gibi kültür âşığı insanlarımız olduğu müddetçe enseyi karartmak yersiz diye düşünüyorum.
 
M. Milât Özçelik / 6 Aralık ‘21
 

1.
Harçlığınızla aldığınız ilk kitabı hatırlıyor musunuz?
Harçlığımla aldığım ilk kitabı hatırlamıyorum, muhtemelen çizgi roman “Teksas-Tommiks” tarzı bir şey olabilir. İlk okuduğum romanlar öyle ağır şeyler değildi. Muzaffer İzgü okuduğumu hatırlıyorum, biraz Aziz Nesin, Talip Apaydın vs. Sonra sonra Sait Faiklere başladım. Bizim zamanımızda gazeteler kitap verirdi kupon karşılığı. Onları da biriktirip okumuşluğum vardır.
 
2.
Kitaplarınızın oluşturduğu yekûn için kitaplık mı kütüphane mi demeyi tercih ediyorsunuz? Sizce bir kitaplık hangi noktadan sonra kütüphane olmaya ‘terfi eder’?
Kitaplık demeyi tercih ederim. Ben doğduğumdan beri İstanbul’da yaşadım. Lakin İstanbul göçebesi oldum hep. Sabit bir yerim olamadı. Bu sebeple kitaplıklarımı sık sık yıkıp, dağıtıp yeniden kurdum. Çok fazla kitap biriktiremedim, mecburiyetten. Aslında kitabı bekletmek de iyi bir fikir değil gibi geliyor bana. Hele ki özel bir alana ilginiz yoksa yahut bir araştırmacı değilseniz. Neticede bir süre sonra hepsini dağıttım. Şimdilerde 2-3 bin kitabım vardır ve yine taşınıyorum. Galiba yine bir kısmını elden çıkaracağım.
Kitaplığın kütüphaneye terfi etmesi bir rakam meselesinden ziyade bir fikir meselesidir diye düşünüyorum. Yani bir tema çerçevesinde bir araya gelmiş küçük bir kitaplık pekâlâ kütüphane diye düşünülebilir yahut belli bir teması, amacı olmayan binlerce kitaptan oluşmuş bir kütüphane aslında bir kitaplıktır.
 
3.
Ülkemizdeki insanların çoğunun kitaplarını yayınevlerine göre dizdiklerini/yerleştirdiklerini düşünüyorum. Georges Perec’in “Kitap Yerleştirme Sanatı ve Yolları Üzerine Kısa Notlar” başlıklı yazısında (Gergedan Dergisi, Ekim 1987.) yayınevine göre dizme seçeneğini es geçmiş olmasına şaşırmıştım. Siz nasıl diziyorsunuz? İkinci bir seçenek olarak hangi yolla dizerdiniz?
Ben yayınevine göre diziyorum. Zaten şimdi elektronik kütüphane uygulamaları var. Yayınevini ve rafı bilirseniz kolayca aradığınız kitabı bulursunuz. Ayrıca yerim darsa dikey değil, yatay olarak dizerim. Böylece hem kitaplar daha az zarar görür hem de raflar tam dolduğu için %15-20 kadar fazla kitabı dizmiş olurum.
 
4.
Artık ‘nadirkitap’ vb. sitelerin yanında, sosyal medya platformları üzerinden yürüyen ‘online mezatlar’ bile var. Bir kitaba ulaşmak o kadar da zor değil; yeter ki bazen absürt meblağlar gözden çıkarılabilsin. En uzun süre aradığınız kitabı ve başınızdan geçenleri paylaşır mısınız?
Öyle çok özel olarak aradığım ve bulamadığım bir şey olmadı. Bir ara Ayasofya üzerine okurken bazı kitapları bulamamıştım, onlar da bana hediye geldi. Ben daha çok aramaktan ziyade “bulanlardan”ım. Tanpınar’ın dediği gibi “Şark oturup beklemenin yeridir. Yeterince uzun süre beklerseniz her şey ayağınıza gelir” Kitap müzayedelerine sık sık giderdim, şimdi yavaş yavaş yine başladım. Hoşuma giden bir şey olursa alıyorum.
 
5.
Kütüphanenizdeki/Kitaplığınızdaki en sevdiğiniz serilerden bahseder misiniz? Kapanmış yayınevleri içinde en çok özledikleriniz hangileri?
Ada Yayınlarını çok özlerim. Bir de Cevat Çapan’ın yönettiği ve sadece şiir kitapları basan İyi Şeyler yayınevi çok iyiydi. Onlardan buldukça alıyorum.
Bunun dışında kütüphanemde eski Sanat Dünyamız dergileri ve eski İstanbul dergileri serisini pek sever, sık sık açar bakarım.
 
6.
Hermann Hesse Robert Walser’den bahsederken, “Yüz bin okuru olsaydı, dünya daha güzel bir yer olurdu.” diye yazmıştı. Sizin için böyle bir ortak kitap/yazar var mı (ve neden)?
Hesse için Alman olmanın verdiği bir rahatlık var tabii. Almanlar yahut genel olarak batı toplumları edebiyatlarında kanonları kurmuş milletlerdir. Türkiye’de bir kanon yok. Bunları Besim Dellaloğlu yazmıştı, biz de kendisiyle konuşmuştuk. Türkiye’de 100 bin kişi okusa Türkiye bambaşka bir yer olabilirdi diyebileceğim hiç kimse yok, çünkü Türkiye öyle bir ülke değil. Mesela Orhan Pamuk, Tanpınar, İhsan Oktay Anar yahut başka yazarlar bile bugün birer kanon haline gelemedi, gelemez de. Toplum fay hatlarına bölünmüş, yazarlar mahallelere hapsolmuş durumda. Edebiyat üzerinden toplumu yeniden kurmak yerine, önce toplumu şifaya kavuşturup sonra edebiyatı konuşmak gerek.
 
7.
Alıp da okumadığımız kitaplar var bir de... Buradan onları teselli etmek için ne söylemek istersiniz?
Alıp da okuyamadığım kitaba hayıflanmam, kitaplar çoğu zaman okunmak için değil, birlikte yaşamak için alınır. Onlara “bekleyin, şark oturup beklemenin yeridir” derim.
 
8.
“Bunların hepsini okudun mu?” sorusunu hangi cevap ya da cevaplarla karşılıyorsunuz?
Güler geçerim.
 
9.
Iskalandığını düşündüğünüz yerli yazarlar kimlerdir?
Çok var, zaten hepsini okumaya da imkân ihtimal yok. Bunu önemsemiyorum, öyle bir okuma telaşım yok. Zaten hayat her yandan bastırıyor, bir de okunamayan yazarların vicdan azabı diye bir şeyi başımıza sarmayalım. Yeni edebiyat araştırmalarıyla ortaya çıkan birçok yeni metni gıpta ile izliyorum. İnşallah bir gün hepsini okuruz.
 
10.
3 de film önerisi isteyerek bitirelim!
Düşler-Kurosawa
Bir Zamanlar Anadolu’da-NBC
Barton Fink-Coen Biraderler
 
 
CENGİZ ÖZDEMİR
 
 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ergin Altay ile Rusçadan Türkçeye Çeviriler Üzerine Bir Röportaj / M. Milât Özçelik

Ergin Altay 1937'de Edirne'de doğdu. Babasının devlet memuru olması nedeniyle çocukluğu Anadolu'nun çeşitli kentlerinde geçti. 1953''te Kuleli Askeri Lisesi'ne girdi. Orada kendi isteğiyle yabancı dil olarak Rusça'yı seçti. 1956'da DTCF Rusça bölümünden mezun oldu. Askeri Lise'de Rusça öğretmenliği yanında Rusça'dan Türkçe'ye çeviri ile ilgilenmeye başladı. İlk çevirisi Yusuf  Ziya Ortaç'ın  "Akbaba"  dergisinde yayınlanan Zoşçenko'dan bir öyküdür. Daha sonraları özellikle Dostoyevski ve Tolstoy başta olmak üzere çeviriler yaptı. Puşkin, Gogol, Çehov, Gonçarov, Lermontov, Gorki, Bulgakov, Turgenyev çevirdiği diğer yazarlardandır. Mesleğini günümüzde de sürdürmektedir.  * Rusçadan Türkçeye çok sayıda kitap çevirdiniz. Neredeyse tüm klasik Rus edebiyatını sizin çevirilerinizden okumak mümkün. Rusça’dan Türkçe'ye yaptığınız çeviriler için neler söylemek istersiniz? Mütemadiyen karşı karşıya kaldığınız so

Bibliyofil Konuşmaları #35: Tuncay Birkan

     Arthur Rimbaud, Van Gogh ve Halit Refiğ. Başka bir isim gelmiyor aklıma: bu yaşıma kadar çok az biyografi(k metin) okudum. Şiirin zehirli tadını erken yaşta keşfettiğim için Rimbaud ve ilk gençliğin trajik hikâyelere olan dolaysız yatkınlığından van Gogh neyse de, Halit Refiğ merakı nereden çıktı? ‘Yeşilçam Sineması’ bir yana, sinemanın kendisiyle bile çok özel bir bağım olmadığı halde tesadüfen edinip okuduğum Refiğ kitabı “Düşlerden Düşüncelere Söyleşiler” (Haz.: İbrahim Türk, Kabalcı Yay., 2001.) yalnızca diğer biyografik anlatılardan değil, okuduğum nice yapıttan daha çok şey öğretmiştir bana –bilhassa 1950 sonrası Türkiye tarihi konusunda. Gerçi okurluğumu hiçbir zaman ‘öğrenme’ ve bilgi odaklı inşa etmedim. Şiirin ve kurgunun yerine göre keskin yerine göre flu sınırlarında gezinmek hep daha cazip gelmiştir bana.   Tuncay Birkan  kitaplarla çepeçevre biri: birkaçını yazıp, birçoğunu yapmış, daha çoğunu okumuş ve okumak için edinmiş biri olarak kendi ‘kâğıt evi’ni kurmayı başa

Muallakat ve Şairleri: Bir elin ağza gidişi gibi...

Etel Adnan Muallakat ( muallakāt) , câhiliye döneminde yedi (veya on) şaire ait seçkin kaside koleksiyonuna verilen addır. (Hangi şairlerin şiirlerinin bu derlemeye dâhil edildiği ve sayılarının kaç olduğu konusunda farklı görüşler ortaya çıkmıştır.) Sözlükte,  “bir şeyi diğeriyle irtibatlandırmak, bir şeyle ilgilenip onu beğenmek ve sevmek” anlamındaki alak (alâka) kökünden türeyen muallaka kelimesinin çoğulu olan muallakat “beğenildiği için herkesin görebileceği bir yere asılan, sergilenen şiirler” demektir. Rivayete göre muallakat, câhiliye devri Arap yarımadasının çeşitli yörelerinde kurulan Ukâz vb. panayırlarda düzenlenen şiir yarışmalarında eleştiri süzgecinden geçerek seçilmiş, keten bezinden yapılmış tomarlara altın suyu ile yazılıp Kâbe’nin duvarına asılmıştır. Muallakat şairlerinin en eskisi, milâdî VI. yüzyılın ilk yarısında yaşadığı kabul edilen İmruülkays b. Hucr ’dur. Diğerleri bu asrın ikinci yarısında hayat sürmüştür. Bunlardan sadece Lebîd b. Rebîa