Ana içeriğe atla

Bibliyofil Konuşmaları #32: Volkan Hacıoğlu

  

Amerikan bilardoyu yeterince pratik etmeden üç banta geçmiştim. Kalfa olmadan ustalık taslamak diye buna denir... Lisedeyken ilk iki derse girip, böylelikle yalnızca yarım gün yok yazılacağımı bilerek, okuldan kaçıyor ve tek başıma üç bant bilardo oynamaya gidiyordum. Yalnızdım ve kalbim için ağır sorularla boğuşuyordum. Bakalit topların birbirine çarparken çıkardıkları o tok sesler, anlam veremediğim cevaplar gibiydi. Daha iyi ve berrak bir ses yakalamak adına topları turnikeye getirip tekrar tekrar yükleniyordum ıstakaya. Uzun, kısa, uzun: kolay sayı! Ama yine de işitemiyordum cevabı –varsa eğer.
O yıllarımda başladım şiir yazmaya. “Oldu” dedikleriminden, “olmuyor bu iş” dediğim güne değin aşağı yukarı 10 yıl kadar sürdü serüvenim. 10 yıl, insan hayatının bilinçli geçen süresi göz önüne alındığında az şey değil ve ben bu aralıkta yalnızca şiir yazdım. Bunun dışında hatırlamaya değer çok az şey geliyor aklıma. Şiiri ve şiirsel olanı düşündüm boyuna. “Ben şiirlerimi ayaklarımla yazarım” diyen Voznesenski gibi, şiiri aradım. Gündelik hayatın içindeki şiir ile aşkın olanın şiiri arasında gezindim durdum.
Sonunda, bilardoyu bıraktığım gibi şiiri de bıraktım. Topların birbirine çarpıp bant süngerinde yumuşayan tak-tuklarından anlamlı sözcükler üretemediğim gibi, kendi şiirimde de kendi sesimi işitemedim. Çok az insan bunun ne denli korkunç bir şey olduğunu kavrayabilir. Yine de, dedim ya, şiir ve şiirsel olan dışında hatırlamaya değer bir şey görmüyorum o 10 yıl içinde. Bugün de aynı noktadayım: bir değer atfedeceğim ne varsa şiire, şiirsel olana yakınlığı ile ölçülüyor benim için.
İşte bu dönemimde tanıdım Volkan Hacıoğlu’nu. Yalnızca şehir kütüphanesinde bulabildiğim dergilerin birinde Philip Larkin’in “Annus Mirabilis” şiiri üzerine yazmıştı. Bir açık yapıt gibiydi yazı. Son cümlesini okuduktan sonra başa döndüm ve tekrar okudum. Birkaç yıl zihnimde gezindi yazı, kalbimin yanıbaşında duran sorulara eşlik etti. Hâlâ en sevdiğim şiir yazılarından biridir.
Zamanla, şiir ve denemelerinin yanında çevirilerinin de sıkı bir takipçisi oldum. Emerson, Shelley, R. Hodgson, D. G. Rossetti gibi sanatçıları onun sesiyle okudum. Bir şiirinde “unutuş biçimleri alır, anıların yerini” diyordu Hacıoğlu. Bende öyle olmadı: 2016 yılında Sanat ve Edebiyat Yazıları altbaşlığı ile Artshop’tan çıkan “Köşeli Parantez” kitabını aldığımda ilk aradığım ve tekrar okuduğum yazı Annus Mirabilis’ti. Sonra sonra, diğer nefis yazılar... (Bu kitabı, kitaplığımın şiir rafında tutuyorum. Çok değerli metinler barındırıyor ve genişletilmiş bir yeni baskıyla, hak ettiği değeri görmesi adına daha özenli bir yayınevinden çıkacağını umuyorum.) Sayfalara sinen ruh hâlinden anlıyordum ki, bu kalpsiz dünyada şiir yeter tesellidir ve benim için Volkan Hacıoğlu bu uzun yolun kahramanlarından biridir...
McCullers, “insan sevmeye yanlış yönden başlıyor, en sonundan başlıyor” demişti. Benim yanlışım da buydu. En sonundan başladım bilardoya da şiire de. İkisini de en başta sevmekle yola çıktım. Böyle çile çekmemde şaşacak bir şey yok. Yine de, artık cevap aramadığımı ve daha iyi işittiğimi belirtmeliyim: şiiri bıraktım ve şiirle dopdoluyum.
 
M. Milât Özçelik / 12 Aralık ‘21


1.
Harçlığınızla aldığınız ilk kitabı hatırlıyor musunuz?
Harçlığımla değil de kendi kazandığım parayla aldığım ilk kitap Montainge’in Denemeler’i idi. İlkokuldan itibaren yaz tatillerinde çalışarak kendi paramı kazanmaya başladım. Montaigne’i daha o yaşlarda okurken hayata dair derin bir felsefeyi de sezgi yoluyla idrak etmeye başlamıştım. Denemeler’i okuduktan sonra bir hayli etkisinde kaldığımı hatırlıyorum. Zaten o zamanlarda Montaigne’i şair, Denemeler’i de şiir olarak düşünmüştüm. Usta bir şairin kaleminden çıkmış düzyazı şiirlerdi okuduklarım. Dünyaya ve insanlara dair derin bir kavrayış taşıyordu hepsi. O yaşlarda aklımda kalan cümleleri okulda arkadaşlarıma söylerdim. Bazıları da espri konusu olurdu. Montaigne’in Denemeler’inde geçen “Tavus kuşuna haddini bildiren ayaklarıdır,” sözünü çok severdim. Bu sözü, tanıdığım herkese yeri geldiğinde söyler ve sözün Montaigne’e ait olduğunu da belirtirdim.
 
2.
Kitaplarınızın oluşturduğu yekûn için kitaplık mı kütüphane mi demeyi tercih ediyorsunuz? Sizce bir kitaplık hangi noktadan sonra kütüphane olmaya ‘terfi eder’?
Kitaplarımın külliyatına daha çok ‘özel koleksiyon’ diyebilirim. Kütüphane daha çok kamuya açık alanlarda anlam kazanıyor. Örneğin, Beyazıt Kütüphanesi. Kütüphanedeki ‘hane’ kelimesi evin dışında başlı başına kendine özgü bağımsız bir yapıyı ifade eder. Kitaplık ise daha kişisel bir çağrışıma sahip. Kitaplık genelde evlerde ya da ev olarak adlandırılabilecek yerlerde olur. Bir yazarın ya da şairin kitaplığında zaten sadece kendi yazdığı kitaplar olmaz. Geçmişte okuduğu, hâlihazırda okumakta olduğu ve gelecekte okuyacağı kitaplarla üç boyutlu bir zamansallık kazanır kişisel kitaplık. Kitaplık kişisel olmaktan çıkıp kamusallık kazandığında kütüphane olur. Bu da ancak tarihsellik ile mümkündür. Şairler söz konusu olduğunda durum biraz farklı olabilir.
 
3.
Ülkemizdeki insanların çoğunun kitaplarını yayınevlerine göre dizdiklerini/yerleştirdiklerini düşünüyorum. Georges Perec’in “Kitap Yerleştirme Sanatı ve Yolları Üzerine Kısa Notlar” başlıklı yazısında (Gergedan Dergisi, Ekim 1987.) yayınevine göre dizme seçeneğini es geçmiş olmasına şaşırmıştım. Siz nasıl diziyorsunuz? İkinci bir seçenek olarak hangi yolla dizerdiniz?
Kitap tertibi konusunda belirli bir sistematik takip etmiyorum. Fakat kafamda hepsinin bir yeri var. Yani kitaplar somut olarak kitaplıkta oldukları kadar aklımda da kendilerine belirli bir yer ediniyorlar. Bazen kitapların aklımdaki yerleri ile kitaplıktaki yerleri birbirinden farklı olabiliyor. O zaman aradığım kitabı bulamıyorum. Aradığım kitabı bulamamak da bana çok şiirsel gelen bir şey. Sanki o kitap hafızamdaki görüntüde tekrar şekilleniyor. Eski bir okul arkadaşının hatırlamaya çalışıp da bir türlü hatırlayamadığımız çehresine benzetebilirim bu durumu. Yayınevlerine göre kitap yerleştirme fikrinin fonksiyonel olduğunu sanmıyorum.
 
4.
Artık ‘nadirkitap’ vb. sitelerin yanında, sosyal medya platformları üzerinden yürüyen ‘online mezatlar’ bile var. Bir kitaba ulaşmak o kadar da zor değil; yeter ki bazen absürt meblağlar gözden çıkarılabilsin. En uzun süre aradığınız kitabı ve başınızdan geçenleri paylaşır mısınız?
La Bruyere’in Karakterler adlı kitabının Bediha Kösemihal çevirisini uzun süre aramıştım. Sahafları haftada birkaç defa ziyaret ederim. Sahaf kitaplarının ayrı bir havası ve kendine has bir kokusu var. Sahaf kitapları ‘ikinci el’ olarak nitelendirilmesine rağmen aslında çoğu hiç okunmamış kitaplar. Bazıları da gerçekten okunmuş, sayfa kenarlarına notlar alınmış ‘ikinci el’ kitaplar oluyor. Bazılarının sayfalarının arasından kâh bir takvim yaprağı kâh bir tren veya uçak bileti çıkıyor. Öyle durumlarda kitabı okumayı bırakıp, kitabın daha önceki okurunun macerasını hayal etmeye başlıyorum. Belki kendisini sevgilisinden ayıran bir trene binmiştir bu biletle diye düşünüyorum. Daha sonra kompartımanda kitabın arasında unutmuştur o bileti. Giderek kitaplar insanların kaderini yaşarken, insanlar da kitapların kaderini yaşamaya başlıyor. Böylece La Bruyere’in Karakterler’ini de insanların yanısıra kitaplara da atfediyorum.
 
5.
Kütüphanenizdeki/Kitaplığınızdaki en sevdiğiniz serilerden bahseder misiniz? Kapanmış yayınevleri içinde en çok özledikleriniz hangileri?
En sevdiğim seri Shakespeare’in piyesleri. Kitaplığımda İngilizce ve Türkçe karşılaştırmalı okumalar için bazılarını Londra’dan bazılarını ise İstanbul’dan aldığım farklı edisyonlar var. Sör Arthur Conan Doyle’nin Sherlock Holmes serisine de özel bir koleksiyon olarak önem veriyorum. Yazarından daha çok tanınan bir karakter barındıran her eser bilhassa ilgimi çekiyor. Kapanmış yayınevlerinden De yayınevi ve Düzlem yayınları en çok özlediklerim arasında yer alıyor.
 
6.
Hermann Hesse Robert Walser’den bahsederken, “Yüz bin okuru olsaydı, dünya daha güzel bir yer olurdu.” diye yazmıştı. Sizin için böyle bir ortak kitap/yazar var mı (ve neden)?
Çağdaş yazarlar içerisinde Paul Auster için aynı şeyi söyleyebilirim. Popüler göründükleri halde aslında öyle olmayan yazarlar vardır. Bana göre Auster da bunlardan biri. Çünkü gerçekliği kavrayış biçimi çok boyutlu bir derinlik taşıyor. Dünyayı bir şair bakışıyla seyretme ve görme ayrıcalığına da sahip bir yazar Auster. Eşyayı şairane bir kavrayışı var. Gerçek okurdan bahsedecek olursak sayıları maalesef çok daha az olacaktır. Gerçek bir yazar ve şair için yüz bin okur bile bir hayli fazla. Okuma edimi sanıldığından daha karmaşık bir süreç. Birçok kitap okunup bittikten sonra asıl macerasına okurun hafızasında ve hayal gücünde başlıyor. Ve okurun kişisel kapasitesine bağlı olarak etkisini ya artırarak sürdürüyor ya da çabucak kaybediyor. Coleridge’in John Donne’dan aldığı ve dört sınıfa ayrılan bir okur tasnifi geldi aklıma. 1. Her okuduklarını içlerine çeken ve biraz kirli de olsa neredeyse aynı durumda geri kusan süngerler. 2. Okudukları her şeyin akıp gitmesine razı olan ve fiilen tam bir aylaklık içerisinde pinekleyerek vakit geçiren kum saatleri. 3. Okuduklarının sadece posasını aklında tutan süzgeç torbaları. 4. Büyük Moğol İmparatoru’nun elmas mücevherli taçları, hepsi birbirinden nadir ve kıymetli.
 
7.
Alıp da okumadığımız kitaplar var bir de... Buradan onları teselli etmek için ne söylemek istersiniz?
Japonlar kitap alıp da okumayanların davranışına özel bir ad da vermişler: Tsundoku. Bazen okumadığım kitaplar bana daha çok ilham veriyor. Meselâ, Sefiller’i okumadan önce kafamda farklı bir Sefiller hayali vardı. Bu tamamen bana ait bir Sefiller tasavvuru idi. Victor Hugo’dan bağımsız, belki de Victor Hugo ile hiçbir alakası olmayan bir Sefiller versiyonu kurgulamıştım kendi kendime. Romanı baştan sonra okuduktan sonra artık Sefiller üzerine hayal kurma özgürlüğümün kalmadığını hissettim. Jean Valjean’ın Marius’u barikattan yaralı kurtararak Paris lağımlarında sırtında yarı baygın halde taşıması destansı bir hava yaratmakla birlikte hiç de romantik sayılmazdı. Romanın en realist kısmının bu olduğunu düşünürüm. Aynı durumu Dostoyevski’nin Karamazof Kardeşler adlı romanında da yaşadım. Dünya klâsiklerini öyle ya da böyle kafamızda bir şekilde idealize ederiz. Karakterleri kendimizle ve hayatımızla bağlantılı olarak düşünürüz. Böyle olunca da bir kitabı ‘okumamak’ o kitap hakkında daha fazla hayal kurma özgürlüğü verir insana. Okumadan önce hakkında hiç hayal kurmadığım ve okuduktan sonra etkilendiğim kitaplar da olmuştur. Ama asıl önemlisi okumadan önce hakkında çok hayal kurduğum ve okuduktan sonra hayal kırıklığına uğradığım kitaplardır. Bu tür kitaplar beni daha iyi yazma konusunda motive eder.
 
8.
“Bunların hepsini okudun mu?” sorusunu hangi cevap ya da cevaplarla karşılıyorsunuz?
Okumak istediklerimi okuduğumu, okumak istemediklerimi de okumadığımı söylüyorum. Esasen bir tercih meselesi oluyor hangi kitabı önce hangi kitabı sonra okuyacağınız. Bazı kitapları da hiç okumayacağız elbette. Bazı kitaplar beni ‘çağırır’. Aramda özel bir bağ kurulur o tür kitaplarla. Kitaplarla aramdaki telepati, okuma önceliklerimi belirler. Kelimelerin kendi içlerinde enerji taşıdıklarını düşünen filozoflar vardır. Aynı şekilde, kitaplar da sayfalarındaki kelimelerin toplamı kadar bir enerji barındırırlar. Bu enerji gizilgüç hâlinde bazı insanları kendine çeker. Biz bazen fark ederek ve bazen de hiç fark etmeksizin okuma edimi içerisinde buluruz kendimizi. Arada sırada şehrin büyük caddelerindeki kitapçıları gezmeye çıkarım. Raflardan rastgele bir kitap seçer ve orada herhangi bir sayfasını açarak ayaküstü okumaya başlarım. Birkaç pasaj okuduktan sonra kitabı yerine koyarım. Daha sonra caddeye çıkar ve kafamda okuduğum pasajı evirir çeviririm. Etrafımdan hayat bütün gürültüsüyle akıp giderken, Roland Barthes’in deyimiyle ‘metnin hazzı’na kaptırırım kendimi. Metnin hazzı ile hayatın hazzı bir anda harmanlanır gözlerimde. Bu ‘rastlantısal okuma seansları’nı fırsat bulduğum her yerde ve hattâ evde de sürdürürüm.
 
9.
Iskalandığını düşündüğünüz yerli yazarlar kimlerdir?
Iskalamak değil de farkındalık bakımından söylersek sanki daha uygun olacak. Okumak aslında başlı başına bir farkındalık geliştirmektir. O nedenle okurun henüz farkındalık geliştirmediği yazarlardan söz edilebilir. Doğru bir algı çerçevesi içerisine yerleştirildiğinde –ki algısal psikolojide çerçeveleme etkisi çok önemlidir– farkındalık ile popülarite arasında ciddî bir ayrım olduğunu söyleyebiliriz. Popüler olmayan bir yazarın veya şairin gerçek değerini fark eden bir okur kitlesi mutlaka vardır. Bu anlamda, örnek vermek gerekirse, Bedrettin Cömert ve Akşit Göktürk gibi has yazarların okurların farkındalık alanında daha fazla olmalarını temenni edebiliriz.
 
10.
3 de film önerisi isteyerek bitirelim!
İlki modern dans koreografı ve dans tiyatrosu akımının öncülerinden Philippine “Pina” Bosch’un hayatını anlatan 2011 yapımı belgesel film “Pina.” Bu filmi birçok defa dikkatle seyrettim ve her defasında Pina’nın dehasına hayran kaldım. Her karesi bir şiir, her sahnesi şahane bir tablo kadar estetik zevk veren gerçek bir şaheser. İkincisi mutlaka Tarkovski’den bir film olmalı. “Stalker,” favorilerim arasındadır. Üçüncü ve son olarak, Yusuf Atılgan’ın aynı adlı romanından beyazperdeye uyarlanan, yönetmenliğini Ömer Kavur’un yaptığı ve başrolde Macit Koper’in oynadığı 1986 yapımı “Anayurt Oteli” adlı film. Bu film vizyona girdiği sırada ben dokuz yaşındaydım. Filmde eniştem Arslan Kacar da rol aldığı için Anayurt Oteli’nin sanatsal olarak kişisel yaşantımda çocukluğumla özdeşleşen özel bir yeri olduğunu söyleyebilirim. Bu filmi hatırladığımda, kendi geçmişimden bir hayat kesitini de hatırlamış oluyorum. Çekimler sırasında yaşananlar, kimi kederli kimi neşeli hikâyeler bir aile ortamı içerisinde çoğalan bir gerçeklikle hafızamda birleşiyor.
 
VOLKAN HACIOĞLU
 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ergin Altay ile Rusçadan Türkçeye Çeviriler Üzerine Bir Röportaj / M. Milât Özçelik

Ergin Altay 1937'de Edirne'de doğdu. Babasının devlet memuru olması nedeniyle çocukluğu Anadolu'nun çeşitli kentlerinde geçti. 1953''te Kuleli Askeri Lisesi'ne girdi. Orada kendi isteğiyle yabancı dil olarak Rusça'yı seçti. 1956'da DTCF Rusça bölümünden mezun oldu. Askeri Lise'de Rusça öğretmenliği yanında Rusça'dan Türkçe'ye çeviri ile ilgilenmeye başladı. İlk çevirisi Yusuf  Ziya Ortaç'ın  "Akbaba"  dergisinde yayınlanan Zoşçenko'dan bir öyküdür. Daha sonraları özellikle Dostoyevski ve Tolstoy başta olmak üzere çeviriler yaptı. Puşkin, Gogol, Çehov, Gonçarov, Lermontov, Gorki, Bulgakov, Turgenyev çevirdiği diğer yazarlardandır. Mesleğini günümüzde de sürdürmektedir.  * Rusçadan Türkçeye çok sayıda kitap çevirdiniz. Neredeyse tüm klasik Rus edebiyatını sizin çevirilerinizden okumak mümkün. Rusça’dan Türkçe'ye yaptığınız çeviriler için neler söylemek istersiniz? Mütemadiyen karşı karşıya kaldığınız so

Bibliyofil Konuşmaları #35: Tuncay Birkan

     Arthur Rimbaud, Van Gogh ve Halit Refiğ. Başka bir isim gelmiyor aklıma: bu yaşıma kadar çok az biyografi(k metin) okudum. Şiirin zehirli tadını erken yaşta keşfettiğim için Rimbaud ve ilk gençliğin trajik hikâyelere olan dolaysız yatkınlığından van Gogh neyse de, Halit Refiğ merakı nereden çıktı? ‘Yeşilçam Sineması’ bir yana, sinemanın kendisiyle bile çok özel bir bağım olmadığı halde tesadüfen edinip okuduğum Refiğ kitabı “Düşlerden Düşüncelere Söyleşiler” (Haz.: İbrahim Türk, Kabalcı Yay., 2001.) yalnızca diğer biyografik anlatılardan değil, okuduğum nice yapıttan daha çok şey öğretmiştir bana –bilhassa 1950 sonrası Türkiye tarihi konusunda. Gerçi okurluğumu hiçbir zaman ‘öğrenme’ ve bilgi odaklı inşa etmedim. Şiirin ve kurgunun yerine göre keskin yerine göre flu sınırlarında gezinmek hep daha cazip gelmiştir bana.   Tuncay Birkan  kitaplarla çepeçevre biri: birkaçını yazıp, birçoğunu yapmış, daha çoğunu okumuş ve okumak için edinmiş biri olarak kendi ‘kâğıt evi’ni kurmayı başa

Muallakat ve Şairleri: Bir elin ağza gidişi gibi...

Etel Adnan Muallakat ( muallakāt) , câhiliye döneminde yedi (veya on) şaire ait seçkin kaside koleksiyonuna verilen addır. (Hangi şairlerin şiirlerinin bu derlemeye dâhil edildiği ve sayılarının kaç olduğu konusunda farklı görüşler ortaya çıkmıştır.) Sözlükte,  “bir şeyi diğeriyle irtibatlandırmak, bir şeyle ilgilenip onu beğenmek ve sevmek” anlamındaki alak (alâka) kökünden türeyen muallaka kelimesinin çoğulu olan muallakat “beğenildiği için herkesin görebileceği bir yere asılan, sergilenen şiirler” demektir. Rivayete göre muallakat, câhiliye devri Arap yarımadasının çeşitli yörelerinde kurulan Ukâz vb. panayırlarda düzenlenen şiir yarışmalarında eleştiri süzgecinden geçerek seçilmiş, keten bezinden yapılmış tomarlara altın suyu ile yazılıp Kâbe’nin duvarına asılmıştır. Muallakat şairlerinin en eskisi, milâdî VI. yüzyılın ilk yarısında yaşadığı kabul edilen İmruülkays b. Hucr ’dur. Diğerleri bu asrın ikinci yarısında hayat sürmüştür. Bunlardan sadece Lebîd b. Rebîa