Ana içeriğe atla

Kayıtlar

2015 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Resim ve Fotoğraf Üzerine Birtakım Sorular

Aşağıdaki sorular her iki disiplinde de yeterli birikim, görgü ve inceliğe sahip olduğuna inandığım bir arkadaşım cevaplasın için hazırlanmıştı. Yok, öyle dergi vs. gibi bir yerde değil, mütevazı blogum için... Şöyle bol görselli bir şey olarak hayal ediyordum. Bu soruları bir ‘ilk adım’ olarak kabul etmesi şerhini düşmüştüm yolladığım e-mail’de: vereceği cevaplara binaen yeni/ara sorular sorma hakkımı saklı tutuyordum. (Hayır hayır, öyle ünlü filan değil. Bir gün olacak diye korkuyorum ama! Gerçi böylesi şeylerin alıcısı yoktur bu memlekette. Yine de olsun; ben, arkadaşım bu satıhta dahi ünsüz kalsın istiyorum…) Evet, cevaplamadı! (Keşke yalnız bunun için sevseydim seni Allahım.) Ya da kendi ifadesiyle ‘cevaplayamadı’. Öyle söyledi. Sorular bir miktar zor olabilir. Çünkü çalıştım. Sıkı çalıştım. Buna mukabil, ben de bilmiyorum bu soruların cevaplarını. Açıkçası başka bir isim ‘bulup’ ona sormak da gelmedi içimden. Belki de bu sorular, yalnızca birkaç sorudur. Ve cevapsız kalmak istem…

[Sarah Kane İçin Sonsuza Giden Bir Şiir Taslağı]

… ve kaybolmak istiyorum ve karşında soyunmak ve sana çok güzel giyindiğini söylemek ve saçlarını tararken seni seyretmek ve saçlarını bozmak ve avucunu öpmek ve seni dışarı çıkarmak ve kokunu sürünmek ve açlığını hissetmek ve seninle bir dağı seyretmek ve geçmişi düşünüp üzülmek ve kâğıt yırtmak ve seni kucaklamak ve hafifliğine gülmek ve sana filmlerde gördüğüm hikâyeleri anlatmak ve seninle dans etmeden eski şarkıları dinlemek ve şarkılardan sıkılmak ve gazetelere küfretmek ve ayaküstü rüya görmek ve sana kahvaltı hazırlamak ve sütünü dökmek ve yaşadığımız ülkeyi terk etmek ve aç karnına sigara ve sigara ve sigara içmek ve senin sigaranı içmek ve ateşi beklemek ve sana korkularımdan bahsetmek ve seni doktorlardan uzak tutmak ve sana nasıl baktığından bahsetmek ve uyumaktan nasıl korktuğumu sana belli etmek ve boynuna dişlerimi geçirmek ve parmaklarımla her bir santimini kat etmek ve sana senin bacaklarını, burnunu, alnını, uçlarını, bileklerini, kalçalarını, dudaklarını, dizlerini …

Sandalyeler

Bir sandalyenin hayatını yazmam istenseydi, hangisini (“kimi?”) anlatacağımı biliyorum. “Eşyanın sırrı” denince aklıma hep o gelir, yalnızca onu düşünürüm, onunla başlayan düşünce edimim, hiçbir yere varmaz, olduğu yerde bir büyük yok oluşu bekler, durur. Eşyanın sırrı bir sandalyede aranacaksa şayet, varılacak yegâne menzil, hiçbir şeyin olmadığı, boşlukta sabitlenmiş bir duraktır -ki benim konumum da tam olarak burasıdır. Şöyle anlatayım, bu gözler, üstü başı parçalanmış insanların gözyaşlarını ve burunlarından, kafalarından akan kanın isyanını gördü. Yeryüzünün halifesi kılınan bir canlının bozgunculuğuna, hoyratlığına, kalpsizliğine çok erken bir yaşta şahitlik etti. Kötülüğün bir yaşam biçimine dönüştüğü mahallelerin birinde geçen çocukluğum beni de vahşileştirdi. Sorsalar, evden çıkmak istemem. Seyahatten nefret ederim, yürümek bile ilgimi çekmez. Çakılıp kalmak, yalnızca oturmak isterim. Bütün beklentim, hiçbir şeye şahitlik etmeyen bir hayattır. Kimseye borçlanmayan ve evet bor…

Elfriede Jelinek'in Robert Walser Kitabı Üzerine: Burada İtina İle Susulacak!

Bir kitabı okumaya karar verdiğim zaman (bu, ciddî bir süreçtir) kalemimi kuşanırım: ve onu mecbur kalmadıkça kullanmam. Ta ki bir cümle sökün edip de beni vâr et! dercesine altını çizmemi isteyene kadar –sonlu ve bir o kadar kusurlu bir çizgiyle… "Başka bir yazarın, içindeki sessizliği susturmak için tesadüfen benimle aynı sözcükleri bulmuş olabileceğinden korkuyorum." Kitapta altını çizdiğim ilk cümle bu. Diğerleri ise aşağıda!
Bir alıntılar güldestesi sunmaktansa, düşündüğüm başlığın hakkını veren esaslı bir yazı yazma niyetindeydim ama olmadı. Yazdım, bozdum, en nihayetinde pes ettim! Robert Walser’e olan muhabbetim ve zamanla biriken malûmatım engel oldu belki de bana. Nereden başlayacağımı şaşırdım… ya da yanlış bir zamanlamaydı, bilemiyorum.
Jelinek’in kitabını kısaca, düşünde Walser’le yürüyüşe çıkmış bir yazarın düşünceleri diye tanımlamak yanlış olmaz diye düşünüyorum! Hemdert kabul edilmiş bir eski zaman münevverine yazılmış oldukça kapalı, içedönük, üçüncü bir kişi…

Efrâsiyâb’ın Mahalleleri

İhsan Oktay Anar’ın –yalnızca– ilk beş kitabını okudum. Suskunlar sonrasındaki beş yıllık suskunluğunu eşsiz üslubunu daha farklı bir cihette sürdüreceği yönündeki –belki de gereksiz– umudum, ve dahi bir türlü yeni yayımlanmış kitap okumak türünden oburca alışkanlıklar edinemediğimden olsa gerek, diğer iki romanını (Yedinci Gün ve Galîz Kahraman) okumak gelmedi içimden… ya da biraz erteledim diyelim –her şeyden biraz.  Ayrıca kitapların çıkacağının duyurusu yapıdığında ortalığın zelzeleye verilişi, (‘velvele’ değil, hayır), benim gibi ömrünü hakettiği alakayı gör(e)memiş yazarlara vakfetmek gibi bir misyon –bu da biraz lüzumsuz, farkındayım– yüklenmiş okurlar için ziyadesiyle irite edici bir süreçti. Yoo dostum yo, böylesine lektüel kisvesi giymiş bir lümpenler yığınının oluşturduğu kalabalık, kargaşa ve de aman Allahım, kuyrukların [Murakami kuyruğundaki Japon değilim, hiç olmadım] ortasında sevgi sözcükleri çıkamazdı ağzımdan… Hülâsa, sevginin ifade bulamadığı yerde susmalıdır. Ben …

Dünyanın En Güzel Aşk Şiiri

Yıllar evvel, Türk Edebiyatı dergisinin şimdi hatırlayamadığım bir nüshasında 20. yüzyılın en önemli Fransız şairlerinden Louis Aragon’un imzasını taşıyan bir yazı okumuştum. Yazı, “Dünyanın En Güzel Aşk Hikâyesi” başlığını taşıyordu. Aragon, gençliğinde, kızgınlıkla andığı Nobelist yazar Rudyart Kipling'in “Dünyanın en güzel hikâyesi” adında bir öyküsünü başlığın vaat ettiği ihtişama eşdeğer bir beklenti içerisine okuyuşundan ve yaşadığı hayal kırıklığından bahsediyordu uzun uzun. Yıllar yılları kovalıyor, Aragon, dünyanın en güzel aşk şiirlerinden birini yazsa da (“Sana Büyük Bir Sır Söyleyeceğim), “dünyanın en güzel aşk hikâyesini” okuyamamanın eksikliğini hep içinde taşıyor. Bir vesileyle o yıllarda Fransızcaya ilk kez çevrilmiş ve gelecek vaat eden genç bir Kırgız yazarın bir kitabını okuyor. Kitabın adı Cemile, yazarı Cengiz Aytmatov. İşte diyor Aragon, işte, dünyanın en güzel aşk hikâyesi bu. Ve başlıyor anlatmaya, uzun uzun!
Bu ‘beklenti’ benim de içimde yer etmiş olacak, …

Ergin Altay ile Rusçadan Türkçeye Çeviriler Üzerine Bir Röportaj / M. Milât Özçelik

Ergin Altay
1937'de Edirne'de doğdu. Babasının devlet memuru olması nedeniyle çocukluğu Anadolu'nun çeşitli kentlerinde geçti. 1953''te Kuleli Askeri Lisesi'ne girdi. Orada kendi isteğiyle yabancı dil olarak Rusça'yı seçti. 1956'da DTCF Rusça bölümünden mezun oldu. Askeri Lise'de Rusça öğretmenliği yanında Rusça'dan Türkçe'ye çeviri ile ilgilenmeye başladı. İlk çevirisi Yusuf  Ziya Ortaç'ın"Akbaba"dergisinde yayınlanan Zoşçenko'dan bir öyküdür. Daha sonraları özellikle Dostoyevski ve Tolstoy başta olmak üzere çeviriler yaptı. Puşkin, Gogol, Çehov, Gonçarov, Lermontov, Gorki, Bulgakov, Turgenyev çevirdiği diğer yazarlardandır. Mesleğini günümüzde de sürdürmektedir.

 *
Rusçadan Türkçeye çok sayıda kitap çevirdiniz. Neredeyse tüm klasik Rus edebiyatını sizin çevirilerinizden okumak mümkün. Rusça’dan Türkçe'ye yaptığınız çeviriler için neler söylemek istersiniz? Mütemadiyen karşı karşıya kaldığınız sorunlar var mı?
Rusçadan Tü…

A'dan Z'ye Chamfort Sözlüğü

Bu yazıyı, iyi adam MuratErşen’e ithaf ediyorum.

(Giriş)

Besleyip büyüten, acıtan, biçim veren her şeyin bir "son kullanma tarihi" var. Yazı hariç! “Günümüzde doğayı sevenler, hayal içinde olmakla suçlanıyorlar” diyen bir insanın hangi çağ yangını içerisinden konuştuğunu kim söyleyebilir?
Şiire tutkuyla bağlı olan insanlar vardır. (Her zaman olmuştur böyleleri. Heyhat! Çoğu bir itiraf gibi söyler bunu; yalnızca şiir yazdığı için değil, okuduğu -çok okuduğu!- için de ‘şiirden utananlar’, vardır!) Onlar, yazının yalnızca uzak ya da yakın bir geçmişten, yıkıntılardan, çoktan toprakla içiçe geçmiş yeis ya da sevinç dolu şahitliklerden değil, gelecekten, mukadder kabul edilen sonlardan da haberler verdiğini bilirler. İyi bilirler!
Camus, Chamfort’da hiçbir zaman aforizma sanatı söz konusu değildir” diyor. Camus’ya göre, Chamfort’un anlattığı onlarca küçük hikâye ve aforizmadan yola çıkarak bir “dünya komedisi”ne ulaşırız. O, resmini çizdiği ‘komedi’nin, soluduğu tarihin en önemli kah…