Ana içeriğe atla

Bibliyofil Konuşmaları #21: Gökhan Yavuz Demir


Yürümenin ilmini yapmış Walser ile ortaklığımı geliştirmek adına Bern’den Zürih’e 120 km. yürüyebilir miyim? Gezinti’de şöyle diyordu: “…hiç kimsenin yakını ve hiçbir yerin yerlisi olmayan bir çocuğun aklına dünyanın sonuna varıncaya kadar durmadan yürümek geldi.” Ya da aklımda Rimbaud’nun son günleri, Harer’den Aden Körfezi kıyısına dek uzanan çölde yaptığı 300 km.’lik büyük yürüyüşü yapabilir miyim? Peki bunun için hangi mevsimi seçmeliyim? Kötü Kan’da bir ipucu vermişti: “Gidemiyorum. Çirkefimi, aklım erdiğinden beri acılı köklerini böğrüme süren, –gökyüzüne yükselen, beni döven, yere çalan, sürükleyen çirkefi yüklenip şu yolları tepelim.” İçsesim: hangi atalarımdan kaldı bu atalet bana? Odamda seyahat nereye kadar?..
 
İstemenin de mümkün ve güzel olduğu şu dünya hayatında her şeyden önce bir bibliyofil olarak tanıdım Gökhan Yavuz Demiri. Güncelin öne çıkan kitaplarını edinip paylaşan, eleştirel bir gözle üzerine bir şeyler söyleyip yazmayı ihmal etmeyen bibliyofilleri her zaman ilgiyle takip etmişimdir. Belirsiz aralıklarla ama oldukça fazla sayıda sıkı kitap alıp paylaşanlar içinde en zalimiydi Gökhan Yavuz hoca! Uzunca bir zaman, akademisyenliğinin yanı sıra okuyup üzerine yazdığı, anlattığı kitaplara bakıp kendimi hâkir gördüğümü bilirim. Oldum olası, yalnızca uzmanlık alanı ile ilgili kitap edinip okuyanları hiç okumayanlardan bile çok sinir edici bulmuşumdur. Zaten –yine iş icabı, tıpkı bir esnaf gibi– yazdıklarının kupkuru oluşundan da tanırsınız böylelerini. Gökhan Yavuz hoca titrinden sıyrılıp bir entelektüel olmayı seçmişlerden. Yazılarında ve konuşmalarında kendisini belli eden serüvene/maceraya hazırlık havasını biraz da buna bağlıyorum.
 
Gökhan hocanın Cervantes, Heidegger, Freud ve Pessoa’nın ayak izlerini takip ederek yaptığı ‘hac’ benzeri bir şeyi yapabilmeyi çok isterdim. Onun meşhur Don Quijote koleksiyonunu duymayan yoktur. Ondan ilhamla ne yapsam diye çok düşündüm. Bir yerden başlamak lazımdı; Chamfort’un aforizmalarının İngilizce baskısını –tesadüfen, sırf karşılaştık diye– edinmiştim bir vakit. Fransızca vs. derken sürdürebilir miydim? Galiba önce seyahat etme konusundaki korkaklığımı bir kenara bırakmalıyım.
 
Kitap almaktan dem vurduk madem Hasan Âli Yücel’in şu sözünü hatırlatayım: “Bir insan bir şey alacaksa kitap almalı, bir şey satacaksa kitap satmalı. Çünkü hiçbir nimet onun kadar kıymetli olmamıştır.” 1957 yılında bir sahafın anı defterine yazmış bunları Yücel. Bu sözden takriben 50 yıl sonra bir sahafa artık işime yaramayacağını düşündüğüm 4 kitapla gitmiş, olur ya, hiç değilse ilgi alanıma daha yakın bir kitapla dahi olsa takas ederim diye düşünmüştüm. Fakat o esnaf bey nimete saygısızlık etti ve teklifimi geri çevirdi! Oysa o güne değin onlarca kitap almıştım ondan… Sonrasında anladım ki ‘kitap’ bazıları için yalnızca satın alınacak, ‘istiflenecek’ ve hediye edilecek bir şey. Satmaya çalışmak herkesin harcı değilmiş.
 
Bana bu saygısızlığı yapan sahaftan kitap almayı sürdürdüm tabii, ne gelir elden! Borges’in dediği gibi…
 
M. Milât Özçelik / 13 Ocak ‘21
 

1.
Harçlığınızla aldığınız ilk kitabı hatırlıyor musunuz?
Tuhaf ama hatırlamıyorum. Çünkü çocukken de bir çocuğa göre iyi bir okurdum ve o zamanlar da geniş bir ilgi alanım vardı. Yani hem bol bol çizgi roman okur hem de çocuk klasiklerini takip ederdim. Mesela Milliyet Yayınları’nın yetmişli yılların sonlarında ve seksenli yılların başlarında ciltli bastığı küçük boy kitapların çoğunu alıp okumuştum. Daha okuma yazma bilmezken Tarkan ve Kara Murat’ları her hafta alır ve babama okuttuktan sonra ezberlediğim kadarıyla kendi kendime sayfaları karıştırırken tekrar ederdim. O nedenle kendi harçlığımla aldığım ilk kitap Tom Miks, Red Kit, Zagor gibi bir çizgi roman da olabilir, Uçan Otomobil, Mohikanların Sonuncusu, Balonla Seyahat gibi bir çocuk klasiği de. Ama büyük çoğunluğu Balıkesir’de geçen çocukluğum boyunca evden çıkıp kitapçıya gittiğimi ve çok kitap aldığımı gayet iyi hatırlıyorum. Bugün o çizgi romanlardan ve klasiklerden çok bir şey kalmamış olsa bile, çocukken de çok büyük bir kitaplığım vardı.
 
2.
Kitaplarınızın oluşturduğu yekûn için kitaplık mı kütüphane mi demeyi tercih ediyorsunuz? Sizce bir kitaplık hangi noktadan sonra kütüphane olmaya ‘terfi eder’?
Sanırım kütüphane demeyi tercih ediyorum. Elbette bunun nicelikle, sayıyla, hacimle bir ilişkisi yok. Karakterinizin sirayet ettiği, tercihlerinizi ve beğenilerinizi yansıtan her kitaplık bence kütüphane olmuş demektir yahut sizin ifadenizle kütüphane olmaya terfi etmiştir. Aslında Çetin Altan’ın dediği gibi bir kütüphane kurulmaz, miras alınır. Ben de kütüphanemin hatırı sayılır bir kısmını babamın kütüphanesinden miras aldım. Ama yıllar içinde ilgilerim değiştikçe, karakterim şekillendikçe, beğenilerim geliştikçe, yaşımı aldıkça ve hayatım demlendikçe bu kütüphane büyüdü ve renklendi. Belki de yüzümüzdeki çizgiler gibi kitaplığımız da yaşadıklarımızı, tecrübelerimizi, tercihlerimizi yansıtmaya başladıkları andan itibaren kütüphaneye dönüşüyordur. Neticede bugün kütüphanemin raflarındaki yüzlerce kitaba bakarken yazılmamış otobiyografimi okuduğumu hissediyorum. Kendi karakteri ve yaşanmışlığı olan, bir ömrün özetini yansıtan her kitaplık artık kütüphane statüsündedir.
 
3.
Ülkemizdeki insanların çoğunun kitaplarını yayınevlerine göre dizdiklerini/yerleştirdiklerini düşünüyorum. Georges Perec’in “Kitap Yerleştirme Sanatı ve Yolları Üzerine Kısa Notlar” başlıklı yazısında (Gergedan Dergisi, Ekim 1987.) yayınevine göre dizme seçeneğini es geçmiş olmasına şaşırmıştım. Siz nasıl diziyorsunuz? İkinci bir seçenek olarak hangi yolla dizerdiniz?
Bu bir tasnif, klasifikasyon sorusu. Çok sayıda kitabı olan her okur aslında kendi çapında bir Carl Linnaes’tur. Elbette kitapları kitaplığın raflarına pek çok şekilde dizebilirsiniz; türüne, yayınevine, yazara göre. Hatta düzen takıntılıysanız kitapları boy sırasına göre de dizebilirisiniz ama bu durumda aradığınız kitabın boyutlarını bilmeniz gerekebilir. Ben de yıllar içinde pek çok tasnif kriteri kullandım. Ama hem kütüphane hacim olarak giderek büyüme eğiliminde olduğundan hem de yıllar içinde kendime göre bir sistem geliştirdiğimden benim kütüphanemde kitapları sanırım bir tek ben bulabilirim. Tabiî her taşınmada iflas eden ve yeniden inşa edilen bir tasnif sistemim var. Bu nedenle yeni ev demek benim için yeni bir tasnif sistemi demek oluyor. Dört senedir oturduğum bu yeni evimde, biraz da evin mimarisi gereği, ilk defa kütüphanemi farklı odalara bölmek zorunda kaldım. Bu da yeni bir tasnife yol açtı. Mesela salonda Don Quijote, Alice gibi koleksiyonlarımın olduğu bir rafla beraber çizgi romanlarımın, büyük boy bazı kitapların ve kendi kitaplarımın olduğu bir raf var. Çalışma odamda masama en yakın rafta sözlüklerim olmak üzere felsefe, tarih, sosyoloji, edebiyat teorisi, siyaset vb. bütün sosyal bilimler kitaplarım ve İngilizce kitaplarım bulunuyor. Oturma odası bu durumda başlı başına bir edebiyat odası oldu, çünkü bütün romanlar, hikâyeler ve şiirler orada duruyor. Misafir yatak odasına ise hem yer bulamadığımdan hem de uyku tutmayan misafirlerim vakit geçirebilsinler diye polisiye, mizah, gerilim ve bazı çocuk edebiyatı kitapları yerleştirdim. Bu genel tasniften sonra elbette her rafta bir alt tasnife daha gittim. Sosyoloji kitapları yan yana durduğu gibi felsefe, antropoloji ve tarih kitapları da yan yana duruyor. Romanlar da ise bazen en sevdiğim yazarları yan yana koyuyorum, bazense fantastik veya bilimkurguları bir arada tutuyorum. Mesela Borges’e Calvino komşuluk ederken, Marquez tek başına bir raf kaplıyor. Llosa, Fuentes ve Cortazar ise beraberler. Hemingway’in yanında Steinbeckler ve Londonlar var. Ama elbette hiçbir klasifikasyon mükemmel değildir. Siz ne kadar tasnif sisteminizi mükemmelleştirirseniz mükemmelleştirin buna meydan okuyan ve sizin bütün tasnifinizi yerle bir eden birileri çıkacaktır. Mesala Umberto Eco böyle bir yazardır. Bazı kitapları tarih, bazıları dil felsefesi, bazıları mizah, bazıları mimari, bazıları çocuk edebiyatı, bazılarıysa roman raflarına konulmalıdır. Eco gibi bir yazarda türe göre tasnif de yayınevine göre tasnif de işe yaramaz – hatta boya göre tasnif de. O zaman en iyisi Eco’nun kitaplarını hiç ayırmamaktır. O nedenle evet kitaplarımı hiç kuşkusuz raflara bir tasnif mantığıyla yerleştiriyorum ama bu mantığı net biçimde kendi kendime bile formüle etmem mümkün değil. Yıllar içinde yan yana getirip sonra da ayırdığım yahut önce ayrı tuttuğum ama sonra bir araya getirdiğim pek çok kitap ve yazar oldu. Her tasnif sonuçta keyfidir. Bir gün içinden çıkmayacağım bir eve kütüphanemi yerleştirirsem belki o zaman nihai bir tasnif sistemine ulaşırım. Bilmiyorum.
 
4.
Artık ‘nadirkitap’ vb. sitelerin yanında, sosyal medya platformları üzerinden yürüyen ‘online mezatlar’ bile var. Bir kitaba ulaşmak o kadar da zor değil; yeter ki bazen absürt meblağlar gözden çıkarılabilsin. En uzun süre aradığınız kitabı ve başınızdan geçenleri paylaşır mısınız?
Bu tarz siteler veya platformlar yokken bazen aradığım bir kitabı bulmakta zorlandığım oldu. Türkiye tuhaf bir ülke, bazen beş sene önce basılmış bir kitabı bulmak bile mesele olabiliyor. Ama o zamanlar da bol bol sahaf gezerdim. Herhalde doktora tezi yazarken aradığım kitapları bulamamak yaşadığım en büyük sıkıntıydı. İngilizcede de bulunmayan öyle bir iki kitabın peşine düşmüşlüğüm vardır. Ama arayıp da ulaşamadığım bir kitap olmadı veya bir kitaba ulaşırken başımdan geçen anlatmaya değer özel bir hatıram da yok.
 
5.
Kütüphanenizdeki/Kitaplığınızdaki en sevdiğiniz serilerden bahseder misiniz? Kapanmış yayınevleri içinde en çok özledikleriniz hangileri?
Doktora tezimi yazarken oluşturduğum dil felsefesi serisini çok seviyorum. Çünkü çok özel bir beğeniyi yansıtıyor. Bendeki dil felsefesi kitaplarının bazıları sizde de vardır veya başka bir kütüphanede de tesadüf edebilirsiniz ama hepsini bir arada göreceğiniz yegane kütüphane benimkidir. Çünkü temel metinlerle, giriş kitaplarıyla birlikte çok spesifik çalışmaları da içerir. Elbette Don Quijote koleksiyonumla çok övünüyorum. Yıllar içinde dostlarımın da katkısıyla büyüdü. İspanyolca aslıyla ve Türkçesinin yanı sıra şu anda kütüphanemde İngilizce, Almanca, İtalyanca, Bulgarca, Danca, Felemenkçe, Hırvatça, Arnavutça, Arapça, Farsça, Yunanca, Japonca, Çince, Rusça, Bulgarca, Maltaca, Portekizce, Azerice tercümeleri de var. Hatta bir nüsha da Uygur Türkçesinde. Ayrıca bu dillerde birden fazla özel baskılar da bulunuyor. Herhalde İspanyolcada dört tane, İngilizcede altına tane daha Don Quijote’m var. Rahmetli Hocamla beraber çok emek verdiğimiz Paradigma Yayınlarının kitaplarının tümünün bende yeri ayrıdır. Pinhan’ın hukuk serisini ve Runik Kitap’ın biyografi serisini çok seviyorum. Özlediğim yayınevi yok. Çünkü eskiden Türkiyede çöp gibi kitap basılırdı. Maliyetleri düşürmek için yayınevleri kitapların kağıdına, cildine özenmezlerdi. Kütüphanemde öyle kitaplar var ki dağılacaklar diye korkudan elime alamıyorum. Türkiyede yayıncılar kaliteli kitap basmaya son zamanlarda başladılar.
 
6.
Hermann Hesse Robert Walser’den bahsederken, “Yüz bin okuru olsaydı, dünya daha güzel bir yer olurdu.” Diye yazmıştı. Sizin için böyle bir ortak kitap/yazar var mı (ve neden)?
Hermann Hesse çok zarif bir ifade kullanmış. Ama bütün zarif ifadeler gibi gerçeği yansıtmıyor. Robert Walser’in yüz bin değil, belki beş yüz bin okuru da olsa dünya daha güzel bir yer olmazdı. Ama daha fazla Hemingway, Semprun, Kundera okuyarak dünya edebiyatını daha da güzelleştirebiliriz. Hatta daha fazla Refik Halid veya Çetin Altan okuru da Türkiyeyi değilse bile Türkçeyi daha güzel hale getirebilirdi. Belki Hesse’den ilhamla ben de şunu söyleyebilirim: Cervantes’in Don Quijote’sinin bir milyon okuru daha olsaydı dünya daha keyifli bir yer olurdu.
 
7.
Alıp da okumadığımız kitaplar var bir de... Buradan onları teselli etmek için ne söylemek istersiniz?
Hiç üzülmesinler, okuyacağım. Sadece hayatın ve ilgilerimin beni onlara yöneltmesini bekliyorum. Bunu onları teselli etmek için söylüyorum. Yoksa aldığım her kitabı okumam mümkün değil. Zaten her kitabı da okuyacağım diye almıyorum. Bazısını işim düşer diye, bazısını olmazsa olmaz olduklarından ötürü, bazısını ise maalesef bir bibliyomanyak olduğum için alıyorum. Çünkü sadece bir okur değilim. Aynı zamanda bir akademisyen, çevirmen, eleştirmen ve yazarım. Bir kitaba ne zaman ihtiyaç duyacağınızı, bir kitabın ne zaman hayatınızı kurtaracağını bilemezsiniz. Tabiî bunu istifçiliğimi ve kitap bağımlılığımı ört bas etmek için de söylüyor olabilirim.
 
8.
“Bunların hepsini okudun mu?” sorusunu hangi cevap ya da cevaplarla karşılıyorsunuz?
Bu soruya Umberto Eco’dan daha iyi cevap vereni görmedim. O nedenle ben de onun verdiği cevapları vermeyi yahut duymazdan gelmeyi tercih ediyorum. Böyle budalaca bir soruya insan maalesef budalalaşmadan cevap veremez. O nedenle en iyisi Eco gibi işi dalgaya vurmak: “Bunlar sadece bu hafta okuyacaklarım.” Oysa kütüphane okunmuş kitapların istiflendiği bir depo değildir. Kütüphane bir çalışma aracıdır. O kitabı okumamış olmam, yazarken veya tercüme yaparken o kitaba müracaat etmeyeceğim anlamına gelmez. Ama beni en çok yoran soru elbette okumadığım dillerdeki Don Quijoteleri niye biriktirdiğim sorusu oluyor. Demek ki kütüphane sadece bir çalışma aracı değil, aynı zamanda bir oyun alanı da.
 
9.
Iskalandığını düşündüğünüz yerli yazarlar kimlerdir?
Iskaladıysam, ıskaladığımı düşünmem de pek mümkün değil. Kalburüstü hiçbir yazarın ıskalanmayacağına inanıyorum. Refik Halid’i, Bahaeddin Özkişi’yi, Çetin Altan’ı, Nejat Muallimoğlu’nu, Cemil Meriç’i, Aslı Erdoğan’ı, Attilâ İlhan’ı, Halide Edib’i, Ayla Kutlu’yu, Kemal Tahir’i, Sezgin Kaymaz’ı nasıl ıskalamadıysam, şu an başka bir yazarımızı ıskaladığımı da düşünmüyorum. Ama Türk edebiyatı benim damak tadımla sınırlanamaz. Benim her kitabı ve her yazarı okuduğum düşünülemeyeceğine göre mutlaka pek çok isimden de bîhaber olmam lazım. Ama o isimlerin kalburüstü metinleri varsa bir süre sonra onları mutlaka okuyacağımı da biliyorum.
 
10.
3 de film önerisi isteyerek bitirelim!
Zayıf, hatta düpedüz cahil olduğum bir alana geldik. Sanırım cevaplamak istemeyeceğim tek soru. Çünkü ben kötü bir film izleyicisiyim ve izlediğim filmler de genellikle aksiyonlu, süper kahramanlı filmler. Ama başladığımız işi bitirmek için affınıza da sığınarak üç film öneriyorum:
1. Hemingway&Gellhorn
2. While at War
3.  Camille Claudel
  
GÖKHAN YAVUZ DEMİR
 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ergin Altay ile Rusçadan Türkçeye Çeviriler Üzerine Bir Röportaj / M. Milât Özçelik

Ergin Altay 1937'de Edirne'de doğdu. Babasının devlet memuru olması nedeniyle çocukluğu Anadolu'nun çeşitli kentlerinde geçti. 1953''te Kuleli Askeri Lisesi'ne girdi. Orada kendi isteğiyle yabancı dil olarak Rusça'yı seçti. 1956'da DTCF Rusça bölümünden mezun oldu. Askeri Lise'de Rusça öğretmenliği yanında Rusça'dan Türkçe'ye çeviri ile ilgilenmeye başladı. İlk çevirisi Yusuf  Ziya Ortaç'ın  "Akbaba"  dergisinde yayınlanan Zoşçenko'dan bir öyküdür. Daha sonraları özellikle Dostoyevski ve Tolstoy başta olmak üzere çeviriler yaptı. Puşkin, Gogol, Çehov, Gonçarov, Lermontov, Gorki, Bulgakov, Turgenyev çevirdiği diğer yazarlardandır. Mesleğini günümüzde de sürdürmektedir.  * Rusçadan Türkçeye çok sayıda kitap çevirdiniz. Neredeyse tüm klasik Rus edebiyatını sizin çevirilerinizden okumak mümkün. Rusça’dan Türkçe'ye yaptığınız çeviriler için neler söylemek istersiniz? Mütemadiyen karşı karşıya kaldığınız so

Bibliyofil Konuşmaları #35: Tuncay Birkan

     Arthur Rimbaud, Van Gogh ve Halit Refiğ. Başka bir isim gelmiyor aklıma: bu yaşıma kadar çok az biyografi(k metin) okudum. Şiirin zehirli tadını erken yaşta keşfettiğim için Rimbaud ve ilk gençliğin trajik hikâyelere olan dolaysız yatkınlığından van Gogh neyse de, Halit Refiğ merakı nereden çıktı? ‘Yeşilçam Sineması’ bir yana, sinemanın kendisiyle bile çok özel bir bağım olmadığı halde tesadüfen edinip okuduğum Refiğ kitabı “Düşlerden Düşüncelere Söyleşiler” (Haz.: İbrahim Türk, Kabalcı Yay., 2001.) yalnızca diğer biyografik anlatılardan değil, okuduğum nice yapıttan daha çok şey öğretmiştir bana –bilhassa 1950 sonrası Türkiye tarihi konusunda. Gerçi okurluğumu hiçbir zaman ‘öğrenme’ ve bilgi odaklı inşa etmedim. Şiirin ve kurgunun yerine göre keskin yerine göre flu sınırlarında gezinmek hep daha cazip gelmiştir bana.   Tuncay Birkan  kitaplarla çepeçevre biri: birkaçını yazıp, birçoğunu yapmış, daha çoğunu okumuş ve okumak için edinmiş biri olarak kendi ‘kâğıt evi’ni kurmayı başa

Muallakat ve Şairleri: Bir elin ağza gidişi gibi...

Etel Adnan Muallakat ( muallakāt) , câhiliye döneminde yedi (veya on) şaire ait seçkin kaside koleksiyonuna verilen addır. (Hangi şairlerin şiirlerinin bu derlemeye dâhil edildiği ve sayılarının kaç olduğu konusunda farklı görüşler ortaya çıkmıştır.) Sözlükte,  “bir şeyi diğeriyle irtibatlandırmak, bir şeyle ilgilenip onu beğenmek ve sevmek” anlamındaki alak (alâka) kökünden türeyen muallaka kelimesinin çoğulu olan muallakat “beğenildiği için herkesin görebileceği bir yere asılan, sergilenen şiirler” demektir. Rivayete göre muallakat, câhiliye devri Arap yarımadasının çeşitli yörelerinde kurulan Ukâz vb. panayırlarda düzenlenen şiir yarışmalarında eleştiri süzgecinden geçerek seçilmiş, keten bezinden yapılmış tomarlara altın suyu ile yazılıp Kâbe’nin duvarına asılmıştır. Muallakat şairlerinin en eskisi, milâdî VI. yüzyılın ilk yarısında yaşadığı kabul edilen İmruülkays b. Hucr ’dur. Diğerleri bu asrın ikinci yarısında hayat sürmüştür. Bunlardan sadece Lebîd b. Rebîa