Ana içeriğe atla

Bibliyofil Konuşmaları #23: Sevin Okyay

 
İzlanda Milli takımı ile yaptığımız bir maçı izlerken spikerin İzlandalı oyuncularla ilgili söylediği şey aklımın bir köşesinde yer etmiş: İzlanda’da herkes birden fazla mesleği icra ediyormuş. Örneğin kaleci, aynı zamanda reklam filmleri çeken biriymiş falan…
 
Kişisel hikâyemde beni en çok rahatsız eden şeylerden biri tek yönlü insanlarla çevrili oluşumdu diyebilirim. Okulda, askerlikte, iş hayatımda… İnternetin olanakları olmasa kendimi bir hilkat garibesi hissetmem muhtemeldi. Çevreme bakıyordum, aslında iyi bir mühendis, ama o kadar diyordum. Başkaca hiçbir özelliği yok. Edebiyat öğretmeni olacak bir başkası, ama zaten birkaç yıl sonra çoğunu unutacağı müfredatın ötesinde nitelikli hiçbir şeyden haberdar değil diyordum. İlahiyat okuyor, ama en kadim felsefi tartışmalardan bile bihaber, aynı ölçüde kendinden emin!.. (Üniversitedeyken bir arkadaşımın Orhan Pamuk’un adını ‘hiç duymamış’ olması karşısında dehşete düşmüştüm. Henüz bir eserini okumamış olmasını anlayabilirdim ama hiç duymamış olmamak da neyin nesi? Neyse, her şey bir yana, artık umursamıyorum, bu da olgunlaşmanın aşamalarından biri sanırım.)
 
Sevin Okyay ‘çok yönlü’ olmanın ülkemizdeki kalelerindendir. Spordan müziğe, edebiyattan sinemaya nice alanda, alabildiğine geniş bir spektrumdaki yazılarıyla her kesimden insanın hayranlığını, candanlığı ile de kalbini kazanmış sıradışı bir entelektüeldir. Ülkemizin ilk kadın sinema eleştirmeni olması da cabası.
 
Kendi adıma, Sevin Okyay'ı yazılarından önce sesiyle tanıdım. (Bazılarınız o güzel sesi, her daim gülümseyen yüzü eşliğinde aşağıdaki cevaplarda da duyacak, görecek.) NTV Radyo'da caz programı yapıyordu. (Polisiye edebiyat üzerine de programı varmış ama onu ıskalamışım.) Cazın ustaları hakkında konuşan Okyay’ı henüz tanımayan genç bir adam olmakla birlikte bir başka ustayı dinliyor olduğumu sezebilmiştim o vakitler. Sonraları, bilhassa festival zamanları TV'de görmeye başladım, köşe yazılarını takip ettim ve derken ‘çiçek dürbünü’ ile seyrialem eder buldum kendimi. (Türkiye’deki nice okurun başucu kitaplarının çevirmeni olduğunu da eklemek lazım.)
 
Doğru mudur bilmiyorum ama hakkında şöyle bir hikâye var, okuyunca yadırgamadım: -ekşi sözlük’ten “dikakana bey” yazmış: “[Sevin Okyay] bigün taksim'de yürümektedir. yeşilköy dolmuşunun yanından geçerken dolmuş şoförü "abla yeşilköy, son bi' kişi" der; sevin okyay da kırmaz biner, yeşilköy'e gider, sonra geri döner.”
 
Dönmeden önce, Yeşilköy havasında iyi gider deyip bir sigara yaktığından kuşkum yok, Marie Luise Kaschnitz’in deyişiyle, “o küçük yaşam kıvılcımı”ndan birkaç fırt, sonra kaldığımız yerden devam.
 
M. Milât Özçelik / 30 Ocak ‘21
  
1.
Harçlığınızla aldığınız ilk kitabı hatırlıyor musunuz?
Hayır. Harçlığım olmadığı yaşlarda da bana kitap okunuyordu. İlk kitabım onlardı. Okuma-yazma öğrendikten sonra annem beni kitap almaya Saray Kitabevi’ne götürmeye başladı. Benim harçlığımla aldığımı net şekilde hatırladığım kitaplar, Ankara’ya babama misafir gittiğim zaman Tarhan Kitabevi’nden aldığım kitaplardı. Bir kısmı halen durur. Aralarında “Catcher in the Rye” da vardı.
 
2.
Kitaplarınızın oluşturduğu yekûn için kitaplık mı kütüphane mi demeyi tercih ediyorsunuz? Sizce bir kitaplık hangi noktadan sonra kütüphane olmaya ‘terfi eder’?
Önceleri kitaplık derdim, çünkü kitaplarımın sayısı fazla değildi. Ama o sırada evde bir kütüphane de vardı: Babamın çalışma odasında duran, annemle babamın kitapları. Üstelik onların sorumlusu bendim. Yazarların soyadı sırasına göre dizerdim, defterlere yazardım. O sıralar kartoteks diye bir şey de varmıştır herhalde ama ben bilmiyordum. John Dewey’nin Onlu Sistem’i ile de henüz tanışmamıştım, zaten romanlar için pek işe yarayacağı söylenemez. Raflar tavana kadar uzanıyor ve odanın bir duvarını boydan boya kaplıyordu. İşte o odanın bir kütüphane olduğunu düşünüyordum. Demek boy-bos ve kitap miktarına göre ayırım yapıyormuşum. Şimdi ise miktar tek ölçütüm değil. Çeşitlilik de istiyorum.
 
3.
Ülkemizdeki insanların çoğunun kitaplarını yayınevlerine göre dizdiklerini / yerleştirdiklerini düşünüyorum. Georges Perec’in“Kitap Yerleştirme Sanatı ve Yolları Üzerine Kısa Notlar” başlıklı yazısında (Gergedan Dergisi, Ekim 1987.) yayınevine göre dizme seçeneğini es geçmiş olmasına şaşırmıştım. Siz nasıl diziyorsunuz? İkinci bir seçenek olarak hangi yolla dizerdiniz?
Yayınevine göre yerleştirmenin ne anlamı var? Öyle bir yayınevi mi var, her şeyden önce? Belki Metis… İletişim… YKY. Çocukluktan beri hep yazarların soyadlarına göre dizmişimdir. Ama hep çapraz listeler de yaptım. Bilgisayarlar ortaya çıktıktan sonra işimiz kolaylaştı. Yani, kitabı bulma açısından. İkinci bir seçenek olarak Onlu Sistem’e benzer bir şey yapardım. Ancak, kendi usulümce, yazar soyadı ile liste yaptıktan sonra. Yayınevlerine göre de bir liste yaparım belki artık. Sırf sen aklıma getirdiğin için değil, Jaguar, Alakarga, Karakarga, Notos gibi bağımsız yayınevlerinin varlığı nedeniyle…
 
4.
Artık ‘nadirkitap’ vb. sitelerin yanında, sosyal medya platformları üzerinden yürüyen ‘online mezatlar’ bile var. Bir kitaba ulaşmak o kadar da zor değil; yeter ki bazen absürt meblağlar gözden çıkarılabilsin. En uzun süre aradığınız kitabı ve başınızdan geçenleri paylaşır mısınız?
Çocukluğumda okuyup çok sevdiğim kitapları sonradan çok aradım. Pal Sokağının Çocukları, Su Bebekleri, Alice’in eski baskısı, vb. Alberto Manguel ile Gianni Guadalupi’nin kitapları “Hayali Yerler Sözlüğü” için o eski kitapları, hatta bazı kitapların orijinallerini de aradım. Arkadaşım ve editörüm Selâhattin Özpalabıyıklar bana bir tane “Su Bebekleri” buldu. Derken “eski kitapları bulma” hevesim, hem bulma zorluğu, hem de özellikle orijinallerin o sıralar bayağı yüksek bir miktar olan 500 liraya kadar çıkması nedeniyle kırılan bir heves oldu. Elde ve arkadaşlarda ne varsa onları okumakla yetindik. Ama kırılmamış olan bir inadım var. Ders kitaplarının içinde gizlice okumaya çalışmam yüzünden bana epeyce dayak yedirmiş olan “İki Çocuğun Devr-i âlemi”nin (Jean de la Hire); Jano ile Yanik’i ve köpekleri Sultan’ın bana o sıralar harikulade gelen maceralarının peşini halen bırakmış değilim. Ama pek tamamlama umudum da kalmadı doğrusu.
 
5.
Kütüphanenizdeki/Kitaplığınızdaki en sevdiğiniz serilerden bahseder misiniz? Kapanmış yayınevleri içinde en çok özledikleriniz hangileri?
Kütüphanemdeki serilerden bahsetmem zor. Hepsi gitmiş, kaybolmuş, ödünç alınıp iade edilmemiş, düpedüz çalınmış… Şövalyeleri oldum olası sevmişimdir. Michel Zevaco’nun dört kitaplık “Kanlı Saltanat” dizisine ise özel bir sevgim vardı. Kahramanı Henri de Pasavan’ı benden başka kimsenin sevmediğini düşünürdüm. Üçüncü cildin kapağında resmi olan hain Kraliçe İzabo, dünyanın en güzel kadını olduğunu düşündüğüm Ava Gardner’e benzerdi. Onun da bir cildi eksik.
Ben çocukken Doğan Kardeş’ten çıkan dünya edebiyatı serisinden de çok sevdiğim “Küçük Prenses” dahil, tek kitap kalmamış. Pekos Bill’in de bütün sayılarına sahip olmak isterdim. O zamanlar almama izin yoktu. Büyüklük döneminden ise en sevdiğim seri Babil’dir herhalde. Sonradan bazı polisiye dizilerini de sadakatle izlemişimdir. Ama tamamını bulmak mümkün olmayabiliyor.
Kapanmış yayınevleri içinde içimi en sızlatanı Adam’dır. Mehmet Fuat varlığıyla yayınevine de, bize de ışık saçıyordu. Yeditepe’den çıkan kitapları da severdim. Kitaplarının üstüne titrediğim, ama kalıcı olamayan bir yayınevi de Nisan’dır. Hep Mehmet Güreli ile birlikte aklıma gelir. Bir de, uzun yıllar Cağaloğlu yokuşu civarında çalıştığım için sık sık önünden geçtiğim, vitrinlerini ciddi ciddi incelediğim, zaman zaman kitap aldığım eski yayınevleri var. Beyaz üzerine kırmızı bordürlü dikdörtgenler çizilmiş ya da eski renkli reklamları andıran romantik resimli kapakları vardı. Aklıma hemen, Yağmur’un bana doğum günümde hediye ettiği, Annie Vivanti’nin “Yırtıcılar”ı ile Carlo Levi’nin “İsa Bu Köye Uğramadı”sı geliyor.
 
6.
Hermann Hesse Robert Walser’den bahsederken, “Yüz bin okuru olsaydı, dünya daha güzel bir yer olurdu.” diye yazmıştı. Sizin için böyle bir ortak kitap/yazar var mı (ve neden)?
Onun sevdiği kitabı sevmedi ya da Ayn Rand okudu diye sevgilisinden ayrılan aklı başında kadınlarla ilgili hikâyeler hatırlıyorum.
Ortak kitap/okur var. Arkadaşım Barış Ankara’da yaşarken benim yeni aldığım “The Man without Qualities”i rafta görür görmez, “Okur okumaz getireceğim abla” vaadiyle almış, işin komiği geri de getirmişti. Gelen giden onca insanın zerre kadar ilgilenmediği Musil’imin böyle el üstünde tutulmasından cidden çok memnun olmuştum. Ama herhangi bir kitabı kendine çizdiği sınırı aşacak kadar fazla satınca, “Kim ağbi bunlar?” diye endişeye kapılan, allah bilir minik komplo teorileri bile üreten arkadaşlarımız da vardır (isimleri lazım değil). Doğrusu bana da gelip bir kitabım ya da çevirimin bilmem kaç bin sattığını söyleseniz panik atak geçirebilirim. Robert Walser’in yerinde olsam o yüz bin okurdan bucak bucak kaçardım.
 
7.
Alıp da okumadığımız kitaplar var bir de... Buradan onları teselli etmek için ne söylemek istersiniz?
Onları hakikaten seviyorum ve okumak istiyorum. Hatta o kadar ki, nasıl olsa okuyacak olmanın rahatlığıyla (şimdilik) bir kenara itiyorum. Birkaç örnek var tabii ama cılkını çıkardığım kitap, halen bitiremediğim “At Çalmaya Gidiyoruz”dur. Öyle de güzel bir kitap ki!
 
8.
“Bunların hepsini okudun mu?” sorusunu hangi cevap ya da cevaplarla karşılıyorsunuz?
Tabii en uygunu “Sana ne?” olurdu ama, biraz daha kibar cevaplar veriyorum. Ayrıca çok referans kitabım var ve onların seçilmiş/o an gerekli bölümlerini okumuş olabiliyorum.
 
9.
Iskalandığını düşündüğünüz yerli yazarlar kimlerdir?
Iskalanmaktan neyi kastediyorsun? Eğer okunmamaksa, neredeyse haketmediği halde okunan yazar sayısı kadar çok. Yok, yazdığı kitap şeklindeki mektubu anlayıp adam gibi karşılık vermekse kastın, hâlâ Oğuz Atay, Yusuf Atılgan, Vüs’at O. Bener…
 
10.
3 de film önerisi isteyerek bitirelim!
Nasıl yani? Şu sıralarda izlenebilecek olan mı? Film deyince aklıma gelen ilk üç film mi? Çok sakat bir soru. İnsan her seferinde farklı cevaplar verebilir.
Paris Yanarken (René Clément), Blade Runner (Ridley Scott yani ilki ve ‘Director’s Cut), Of Time and the City (Terence Davies) ile The Thin Blue Line (Errol Morris).  Bir Herzog, tercihan belgesel…
 
 
SEVİN OKYAY
 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ergin Altay ile Rusçadan Türkçeye Çeviriler Üzerine Bir Röportaj / M. Milât Özçelik

Ergin Altay 1937'de Edirne'de doğdu. Babasının devlet memuru olması nedeniyle çocukluğu Anadolu'nun çeşitli kentlerinde geçti. 1953''te Kuleli Askeri Lisesi'ne girdi. Orada kendi isteğiyle yabancı dil olarak Rusça'yı seçti. 1956'da DTCF Rusça bölümünden mezun oldu. Askeri Lise'de Rusça öğretmenliği yanında Rusça'dan Türkçe'ye çeviri ile ilgilenmeye başladı. İlk çevirisi Yusuf  Ziya Ortaç'ın  "Akbaba"  dergisinde yayınlanan Zoşçenko'dan bir öyküdür. Daha sonraları özellikle Dostoyevski ve Tolstoy başta olmak üzere çeviriler yaptı. Puşkin, Gogol, Çehov, Gonçarov, Lermontov, Gorki, Bulgakov, Turgenyev çevirdiği diğer yazarlardandır. Mesleğini günümüzde de sürdürmektedir.  * Rusçadan Türkçeye çok sayıda kitap çevirdiniz. Neredeyse tüm klasik Rus edebiyatını sizin çevirilerinizden okumak mümkün. Rusça’dan Türkçe'ye yaptığınız çeviriler için neler söylemek istersiniz? Mütemadiyen karşı karşıya kaldığınız so

Bibliyofil Konuşmaları #35: Tuncay Birkan

     Arthur Rimbaud, Van Gogh ve Halit Refiğ. Başka bir isim gelmiyor aklıma: bu yaşıma kadar çok az biyografi(k metin) okudum. Şiirin zehirli tadını erken yaşta keşfettiğim için Rimbaud ve ilk gençliğin trajik hikâyelere olan dolaysız yatkınlığından van Gogh neyse de, Halit Refiğ merakı nereden çıktı? ‘Yeşilçam Sineması’ bir yana, sinemanın kendisiyle bile çok özel bir bağım olmadığı halde tesadüfen edinip okuduğum Refiğ kitabı “Düşlerden Düşüncelere Söyleşiler” (Haz.: İbrahim Türk, Kabalcı Yay., 2001.) yalnızca diğer biyografik anlatılardan değil, okuduğum nice yapıttan daha çok şey öğretmiştir bana –bilhassa 1950 sonrası Türkiye tarihi konusunda. Gerçi okurluğumu hiçbir zaman ‘öğrenme’ ve bilgi odaklı inşa etmedim. Şiirin ve kurgunun yerine göre keskin yerine göre flu sınırlarında gezinmek hep daha cazip gelmiştir bana.   Tuncay Birkan  kitaplarla çepeçevre biri: birkaçını yazıp, birçoğunu yapmış, daha çoğunu okumuş ve okumak için edinmiş biri olarak kendi ‘kâğıt evi’ni kurmayı başa

Muallakat ve Şairleri: Bir elin ağza gidişi gibi...

Etel Adnan Muallakat ( muallakāt) , câhiliye döneminde yedi (veya on) şaire ait seçkin kaside koleksiyonuna verilen addır. (Hangi şairlerin şiirlerinin bu derlemeye dâhil edildiği ve sayılarının kaç olduğu konusunda farklı görüşler ortaya çıkmıştır.) Sözlükte,  “bir şeyi diğeriyle irtibatlandırmak, bir şeyle ilgilenip onu beğenmek ve sevmek” anlamındaki alak (alâka) kökünden türeyen muallaka kelimesinin çoğulu olan muallakat “beğenildiği için herkesin görebileceği bir yere asılan, sergilenen şiirler” demektir. Rivayete göre muallakat, câhiliye devri Arap yarımadasının çeşitli yörelerinde kurulan Ukâz vb. panayırlarda düzenlenen şiir yarışmalarında eleştiri süzgecinden geçerek seçilmiş, keten bezinden yapılmış tomarlara altın suyu ile yazılıp Kâbe’nin duvarına asılmıştır. Muallakat şairlerinin en eskisi, milâdî VI. yüzyılın ilk yarısında yaşadığı kabul edilen İmruülkays b. Hucr ’dur. Diğerleri bu asrın ikinci yarısında hayat sürmüştür. Bunlardan sadece Lebîd b. Rebîa