Ana içeriğe atla

Bibliyofil Konuşmaları #26: Laurent Mignon


Bir gün hayat hikâyemi yazmam icap ederse, üzerimdeki etkisini inkâr edemeyeceğim kitaplara ve onların sevgili yazarlarına göre tasnif etmek isterim kitabımı. Okurluğumu bir serüven olarak gördüm hep. Kitaplarla olan karşılaşmalarımı doğunun kıssaları gibi anlatabilirim size. Çünkü anne-baba gibi sevgili-kardeş gibi ‘geçilmez’ şeyler benim için kitaplar... Belli bir yaşa kadar değil ödünç kitap, tavsiye olarak bile iyi bir kitap önerisi alamadım çevremden. Öyle bir çevrede büyümedim. Ama ziyanı yok, her şey çok daha güzel oldu: bu sayede –alelade sahaflarda– karşıma çıkan kitaplarla neredeyse sezgisel bir ilişki kurdum ve çok az karavana attım!
 
2009 yılıydı sanırım; Laurent Mignon’un Gezginin Günlüğü (Hece Yay., 2002) ile karşılaşmamı hiç unutmuyorum. Kitabı, adını daha önce işitmediğim Laurent Mignon isimli bir şairden yapılmış çeviriler sanmıştım önce. Meğer Mignon bizatihi Türkçe çevirmeniymiş… Yalnızca Türkçe de değil; birçok Avrupa dilinin yanı sıra Arapça, Farsça, Urduca, Gürcüce gibi dillerden de birbirlerine çeviriler yapabilen biri.
 
Gezginin Günlüğü’nü çok sevmiştim. ‘Dağınık bir dünya şiiri antolojisi’ne benziyor oluşu ile tam bana göreydi! Emiri Bereket’ten Vaja Pşavela’ya, Desmond Egan’dan Xavier Grall’a uzanan benzersiz bir seçki… Birkaç yıl sonra okuyacağım Behramoğlu & İnce’nin 2 ciltlik Dünya Şiir Antolojisi’nin bir çeşit ön hazırlığını yapmıştım bu kitapla, bilmeden! Mignon’da kalbi şiir ve ‘elifbâlar sevgisiyle’ atan gerçek bir edebiyat insanının güncesini okuyordum oysa Dünya Şiir Antolojisi’ni okurken ihtişamı tarif edilemez bir mimarî yapı içinde hissediyordum kendimi ve hiç olmadığı kadar büyük bir kalp çarpıntısıyla ülke ülke, step step okuyordum şairleri.
 
Geçen yıllar içinde iki kitabı da unutmadım. Hep aklımda ve benzer duygularla kalbimde kaldılar. Laurent hoca gibi ülke ve mahalli kültürün sınırlarına sığmayan insanlarla karşılaşıp hâlâ “şiir çevirilemeyen şeydir” diyenlere bence en güzel cevabı bir başka gezgin, Şavkar Altınel, Kuzeyde Bir Adadan (Oğlak Yay., 1995) isimli derlemesiyle vermişti: “Çevirilemeyen şey şiir değildir.”
 
Laurent Mignon Bilkent Üniversitesi Türk Edebiyatı Bölümü’nde öğretim üyesi olarak çalıştığı 2002 - 2011 yılları arasında danışmanlık yaptığı nice doktora tezine ilaveten 5 telif, iki çeviri kitap yayımladı. Bu kitaplardan biri de İngiltere’de yaptığı “Çağdaş Türk Şiirinde Aşk, Aşıklar, Mekanlar” (Hece Yay., 2002) başlıklı doktorasıdır. Türk şiirleriyle ilgili bir araştırma yapmak istediği için bu konuyu seçtiğini söylüyor Mignon. Türkçe birçok derleme kitap içinde de yer aldı, almaya devam ediyor.
 
Aşağıdaki harikulade cevaplar için yazdığım bu girişi kafamda kurarken son söz olarak söyleyeceğim şey en önce gelmişti aklıma. Bu ülkeden, Türkiye’den bir Laurent Mignon gelip geçti diyecektim. Bir Laurent Mignon vardı ya da Laurent Mignon bizimleydi... –Bıraktığı o latif iz ile hep bizimle kalacak olan.
 
M. Milât Özçelik / 15 Nisan ‘21
 

1.
Harçlığınızla aldığınız ilk kitabı hatırlıyor musunuz?
Bu soru basit görünebilir ama onu tek bir cevapla yanıtlamak hiç de kolay değil. 11-12 yaşlarındayken harçlığımla aldığım ilk kitap muhtemelen bir çizgi roman olmuştur.  Belçika’nın çok zengin bir “bande dessinée” geleneği var ve çizgi romandan “ciddi” edebiyata yatay geçiş yapmak gayet normal bir süreç. Doğru hatırlıyorsam senaryosunu André-Paul Duchâteau’nun yazdığı ve resimlerini Tibet’in çizdiği Ric Hochet dizisinden Les compagnons du diable, yani “Şeytanın Yoldaşları” idi. Ric Hochet polise yardım eden korkusuz bir gazeteci.  Külliyatı duruyor bende. Sanırım hiçbir albümü Türkçeye çevrilmemiş maalesef.
Çocukken çok çizgi roman okuduğumdan dedem epey endişe etmişti: Bu çocuk hiçbir zaman “gerçek” kitap okumayacak diye. “Hep yansıma kullanarak konuşacak.” Hoş da babaannemler daha sonra okuduğum kitaplardan da endişe duyacaklardı. Bir gün babaannemlerde o sıralarda okuduğum bir kitabı bir masada unutmuştum. Artık 17-18 yaşlarındaydım. Gérard Rosenthal’ın Avocat de Trotsky başlıklı kitabıydı, yani Trotskinin avukatının anılarıydı. Babaannem onu görüp hiç de hoşlanmamıştı. “Den Trotski, dat war kee Gudden” (“Trotski iyi biri değildi”) diye başını sallayarak tehlikeli nesneden uzaklaşmıştı.
Ama konumuza dönelim. Sanırım kendi paramla aldığım -gençlik edebiyatı eserlerini saymazsak- ya Jorge Semprun’un Netchaïev est de retour (Türkçesi “Neçayev Döndü”, ama sanırım Türkiye’de yeni baskısı “Hesaplaşma” başlığıyla yayımlandı) ya da Amin Maalouf’un Samarcande’ı (Semerkant) idi. İkisi beni farklı açılardan çok etkileyen kitaplar oldu.
 
2.
Kitaplarınızın oluşturduğu yekûn için kitaplık mı kütüphane mi demeyi tercih ediyorsunuz? Sizce bir kitaplık hangi noktadan sonra kütüphane olmaya ‘terfi eder’?
İşte bu da kolayca cevaplandırılabilecek bir soru değil. Şu anda kitaplarım beş ayrı mekânda dağılmış durumda. Yani denebilir ki beş kitaplığım var, bir de bol bol kutum. Bütün kitaplıklarım birleşince, bütün kutularım açılınca, bu yekûn kütüphane olmaya terfi edilmiş olacaklar. Ben de muhtemelen “varmış” sayılırım, hatta, kim bilir, “ermiş” bile sayılırım.
 
3.
Ülkemizdeki insanların çoğunun kitaplarını yayınevlerine göre dizdiklerini/yerleştirdiklerini düşünüyorum. Georges Perec’in “Kitap Yerleştirme Sanatı ve Yolları Üzerine Kısa Notlar” başlıklı yazısında (Gergedan Dergisi, Ekim 1987.) yayınevine göre dizme seçeneğini es geçmiş olmasına şaşırmıştım. Siz nasıl diziyorsunuz? İkinci bir seçenek olarak hangi yolla dizerdiniz?
İki çeşit kitaplığım var. İlk çeşidi sürekli yeniden inşa ediliyor ve üzerine çalıştığım konulara göre değişiyor. Bu “canlı” kitaplığı benden başka pek kimse anlayamaz. Belli bir açıdan tematik bir organizasyonu var, ama bu düzeni bir tek ben anlarım. Mesela, yakınlarda çıkacak Uncoupling Language and Religion: An Exploration into the Margins of Turkish Literature (“Dili dinden ayırmak: Türk edebiyatının kenarlarına bir keşif yolculuğu”) başlıklı kitabımı yazarken Gabrielle Wittkop’un Le nécrophile (“Ölüsevici”) başlıklı novellası ile Yuhanna İncili’nin Karamanlıca çevirisinin neden aynı rafta bulunduğunu anlamak için çalışmamın yazma sürecini bilmek lazım. Ama bu kitap bitince, bu rafları boşalttım ve bugünlerde onlar yeni projelerin kaynakları ile doldu. Moses Mendelssohn’un Mezmurlar’ının Almanca çevirisi ve Beşir Ayvazoğlu’nun Dünyayı Güzelleştirmek: Turgut Cansever’le Konuşmalar’ı şu anda yan yana duruyor. Biraz kaotik görünse de, hiç de değil.
Sabit olmayan, durmadan değişen bir başka kitaplığım yeni aldığım ve okumakta olduğum kitapları koyduğum raflardan ibaret. Mesela belli bir romanı bitirdiğimde, yenisine yer açmak için onu kaldırıyorum. Ya bir kutuya koyarım, ya da Türkçeyse, ofisime götürürüm. Türkçe kitaplarımın önemli bir kısmı üniversitedeki ofisimde duruyor, derste kullanabileyim veya öğrencilerle paylaşabileyim diye.
Aslında az çok sabit, ama buna rağmen durmadan büyüyen, tek kitaplığım, alfabetik olarak dizdiğim şiir kitaplarımın bulunduğu raflar. Çünkü onlara her zaman dönüyorum. Şiir müzik gibidir çünkü. Nasıl ki bazen bir şarkıyı, bir ezgiyi yeniden duymak istersem, bazen de bazı şiirleri de tekrar okumak, duymak isterim. Bir de sözlüklerim var. Severim sözlüklerimi ve onlar da hep açıkta, kolayca ulaşabildiğim bir yerde duruyor.
Şunu da ekleyeyim. Bütün kitaplıklarımda dillerle alfabeler karmakarışık.  Bu hem bibliyofil hem de siyasi bir tavır.
 
4.
Artık ‘nadirkitap’ vb. sitelerin yanında, sosyal medya platformları üzerinden yürüyen ‘online mezatlar’ bile var. Bir kitaba ulaşmak o kadar da zor değil; yeter ki bazen absürt meblağlar gözden çıkarılabilsin. En uzun süre aradığınız kitabı ve başınızdan geçenleri paylaşır mısınız?
İnternet hayatlarımızı birçok açıdan kolaylaştırdı. Bu doğru. Ama bazı duygu ve tecrübelerimizi de köreltti. Mesela seksenli yıllarda, bir kitap, bir plak veya bir kaseti aramak gerçek bir maceraydı. Hele benim gibi, 16-17 yaşlarındayken küçük bir şehirde yaşayan biri için, doğru düzgün bir kitapçı veya bir plak dükkânı bulmak için bisikletle veya bazen trenle uzun yola çıkmak gerekiyordu. Aradığınız eseri bulacağınız da garantili değildi. Bugünlerde ise birçok şeyi dijital ortamda bulabilirsiniz. Yıllarca aradığım ama hiç bulamadığım plakları kızlarım bana çevrimiçi müzik platformlarında dinletiyor. Güzel de, aranana ulaşınca asıl önemli olanın arayış olduğunu fark ediyorsunuz. Kitaplarla durum biraz farklı, ama internet bibliyofil arayışın gizemini de belli bir ölçüde bozdu.
Eskiden obsesif olarak bazı kitapları aradığım oluyordu. Mesela George Borrow’un İspanya Romanları hakkında yazdığı The Zincali - An Account of the Gypsies of Spain, ya da Ahmet Tevfik’in Velosipet ile Bir Cevelan’ı.  Ama bugünlerde kitaplar beni buluyor. En azından sahafların açık olduğu Covid öncesi dünyada böyleydi. Mesela Leipzig’e son gidişimde asla doyamadığım yazarlardan Isaac Bashevis Singer’in Yahudi mistisizminin büyük siması Baal Şem Tov’a dair kısa bir anlatısının Almanca çevirisinin Doğu Almanya baskısı beni buldu. Komünist ve resmî olarak ateist olan Alman Demokratik Cumhuriyeti’nde Protestan bir yayınevi bu kitabı basmıştı.  Bu kitabın var olması bile olağanüstü bir hikâye. Aslında bugünlerde kitaplardan ziyade onların oluş hikayeleri ilgimi çekiyor.
 
5.
Kütüphanenizdeki/Kitaplığınızdaki en sevdiğiniz serilerden bahseder misiniz? Kapanmış yayınevleri içinde en çok özledikleriniz hangileri?
Aslında pek böyle bir seri merakım yok. Tabii sevdiğim yazarların külliyatları var bende. Ama bu da pek bilinçli oluşturduğum bir şey değil. Bir yazarı sevdiğim için kitaplarını alıyorum, ama bu kitaplar farklı yayınevlerinden, hatta bazen farklı dillerde olabilir.
Bununla birlikte 1901’de Leipzig’de kurulmuş Insel Yayınevinin kitapları her açıdan nefis. Ve sahaflarda dayanamayıp her zaman satın aldığım ciltler oluyor. Bazen de kitapçıda onlara uzun uzun bakıyor, sayfalarını çeviriyorum, ama almadan çıkıyorum. Ama varlar diye çok seviniyorum.
Tabii, Evrensel Yayınlarını özlüyorum. Yoklukları çok hissediliyor. Adam Yayınlarının yok olması da kötü bir şey. Kitapları dünyayı güzelleştirdi.
 
6.
Hermann Hesse Robert Walser’den bahsederken, “Yüz bin okuru olsaydı, dünya daha güzel bir yer olurdu.” diye yazmıştı. Sizin için böyle bir ortak kitap/yazar var mı (ve neden)?
Zor bir soru. Ama belki de Nâzım’ın Taranta Babu’ya Mektuplar’ı bence çok önemli. Şiir yoluyla sanat, sömürgecilik, faşizm ve aşka dair önemli şeyler söyleyen bir kitap. Ve çağımızda, ne yazık ki, güncelliğini yitirmemiş bir kitap. Ayrıca kitap bize hepimizin Afrikalı olduğunu hatırlatıyor.
 
7.
Alıp da okumadığımız kitaplar var bir de... Buradan onları teselli etmek için ne söylemek istersiniz?
“Sabredin, sıranız gelecek!” Bu sözleri sadece teselli olarak söylemiyorum. Sahiden yıllar önce satın aldığım ama bir türlü okuyamadığım kitapları bazen kutularımda yeniden keşfediyorum ve okumaya başlıyorum. Bazen de bir kitabı ikinci bir kez satın aldığımda okuduğum oluyor, ama bu konuyu açmasak daha iyi olur.
 
8.
“Bunların hepsini okudun mu?” sorusunu hangi cevap ya da cevaplarla karşılıyorsunuz?
Bir çeşit fildişi kulede yaşadığımdan dolayı bu soruyla pek karşılaşmıyorum. Fakat kitaplığımda Anna Ahmatova’nın Cahit Zarifoğlu'yla buluşmalarına şaşıranlar var. Ama ideal kütüphane öyle olmalı. İmkânsız aşklara imkân tanımalı. Çünkü, Vartan Paşa’dan mülhem söyleyecek olursam: İnsanlar arasındaki mezhep ve görüş farkları, onların ayrılmasına değil aralarındaki dostlukların büyümesine neden olabilir.
 
9.
Iskalandığını düşündüğünüz yerli yazarlar kimlerdir?
İngiltere’de yaşadığımdan, ve Türkiye’deki kitap piyasasını ancak uzaktan izleyebildiğimden bu soruya uygun bir cevap yazmam zor. Ben bile yaşadığım adada bir yazarın adını duyduysam, bu yazarın ıskalandığı pek söylenemez. Yine de, bence şair olarak Hasan İzzettin Dinamo yeniden keşfedilmesi gereken biri. Çok etkileyici şiirleri var ve hayatı sıra dışı. Bir de nefis mizah anlayışından dolayı Eliya Karmona’nın Jüdeo-İspanyolca olarak yazdığı eserlerin daha iyi tanınmasını isterdim. Osmanlı gibi, Türkiye de çok dilli bir edebiyat ortamına sahip.  Unutulsa, daha doğrusu unutturulsa da, gerçek yerlilik çoğu yerde çok dilli. Anılarında Karmona onu bize hatırlatıyor.
 
10.
3 de film önerisi isteyerek bitirelim!
Kısa kısa söyleyeyim. Sergey Prokofiyev’in son derece etkileyici besteleriyle 
 

LAURENT MIGNON
  
 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ergin Altay ile Rusçadan Türkçeye Çeviriler Üzerine Bir Röportaj / M. Milât Özçelik

Ergin Altay 1937'de Edirne'de doğdu. Babasının devlet memuru olması nedeniyle çocukluğu Anadolu'nun çeşitli kentlerinde geçti. 1953''te Kuleli Askeri Lisesi'ne girdi. Orada kendi isteğiyle yabancı dil olarak Rusça'yı seçti. 1956'da DTCF Rusça bölümünden mezun oldu. Askeri Lise'de Rusça öğretmenliği yanında Rusça'dan Türkçe'ye çeviri ile ilgilenmeye başladı. İlk çevirisi Yusuf  Ziya Ortaç'ın  "Akbaba"  dergisinde yayınlanan Zoşçenko'dan bir öyküdür. Daha sonraları özellikle Dostoyevski ve Tolstoy başta olmak üzere çeviriler yaptı. Puşkin, Gogol, Çehov, Gonçarov, Lermontov, Gorki, Bulgakov, Turgenyev çevirdiği diğer yazarlardandır. Mesleğini günümüzde de sürdürmektedir.  * Rusçadan Türkçeye çok sayıda kitap çevirdiniz. Neredeyse tüm klasik Rus edebiyatını sizin çevirilerinizden okumak mümkün. Rusça’dan Türkçe'ye yaptığınız çeviriler için neler söylemek istersiniz? Mütemadiyen karşı karşıya kaldığınız so

Bibliyofil Konuşmaları #35: Tuncay Birkan

     Arthur Rimbaud, Van Gogh ve Halit Refiğ. Başka bir isim gelmiyor aklıma: bu yaşıma kadar çok az biyografi(k metin) okudum. Şiirin zehirli tadını erken yaşta keşfettiğim için Rimbaud ve ilk gençliğin trajik hikâyelere olan dolaysız yatkınlığından van Gogh neyse de, Halit Refiğ merakı nereden çıktı? ‘Yeşilçam Sineması’ bir yana, sinemanın kendisiyle bile çok özel bir bağım olmadığı halde tesadüfen edinip okuduğum Refiğ kitabı “Düşlerden Düşüncelere Söyleşiler” (Haz.: İbrahim Türk, Kabalcı Yay., 2001.) yalnızca diğer biyografik anlatılardan değil, okuduğum nice yapıttan daha çok şey öğretmiştir bana –bilhassa 1950 sonrası Türkiye tarihi konusunda. Gerçi okurluğumu hiçbir zaman ‘öğrenme’ ve bilgi odaklı inşa etmedim. Şiirin ve kurgunun yerine göre keskin yerine göre flu sınırlarında gezinmek hep daha cazip gelmiştir bana.   Tuncay Birkan  kitaplarla çepeçevre biri: birkaçını yazıp, birçoğunu yapmış, daha çoğunu okumuş ve okumak için edinmiş biri olarak kendi ‘kâğıt evi’ni kurmayı başa

Muallakat ve Şairleri: Bir elin ağza gidişi gibi...

Etel Adnan Muallakat ( muallakāt) , câhiliye döneminde yedi (veya on) şaire ait seçkin kaside koleksiyonuna verilen addır. (Hangi şairlerin şiirlerinin bu derlemeye dâhil edildiği ve sayılarının kaç olduğu konusunda farklı görüşler ortaya çıkmıştır.) Sözlükte,  “bir şeyi diğeriyle irtibatlandırmak, bir şeyle ilgilenip onu beğenmek ve sevmek” anlamındaki alak (alâka) kökünden türeyen muallaka kelimesinin çoğulu olan muallakat “beğenildiği için herkesin görebileceği bir yere asılan, sergilenen şiirler” demektir. Rivayete göre muallakat, câhiliye devri Arap yarımadasının çeşitli yörelerinde kurulan Ukâz vb. panayırlarda düzenlenen şiir yarışmalarında eleştiri süzgecinden geçerek seçilmiş, keten bezinden yapılmış tomarlara altın suyu ile yazılıp Kâbe’nin duvarına asılmıştır. Muallakat şairlerinin en eskisi, milâdî VI. yüzyılın ilk yarısında yaşadığı kabul edilen İmruülkays b. Hucr ’dur. Diğerleri bu asrın ikinci yarısında hayat sürmüştür. Bunlardan sadece Lebîd b. Rebîa