Ana içeriğe atla

Bibliyofil Konuşmaları #33: Şavkar Altınel


Bu yazı için aylardır kapalı duran bilgisayarımı açarken şifre ekranında şöyle bir fotoğrafla karşılaştım: birkaç insan boyunda, minik bir deniz feneri ve berisinde çatı kaplaması kırmızı renkte küçümen bir görevli kulübesi; kıyıdan çekilmiş fotoğrafa bir de sol açıkta, mavilikler içinde boş bir sayfa gibi duran bembeyaz bir yelkenli girmiş, her şey rüzgârla yoldaş... Ancak içsesimi duymuş biri bu kadar isabetli bir fotoğraf seçebilirdi.
Denizi ilk kez 20 yaşımda gördüm. Bir yaz gecesi, dalgalı bir Karadeniz sahiliydi. O yaşa kadar aklımda hep, “bir adada doğmak, büyümek nasıl bir duygudur acaba?” sorusu gezinedursun, hayat bana gecikmeli de olsa küçük sürprizler sundu; askerliğimi denizci olarak yaptım: birazı İskenderun’da beş buçuk ay kadarı Erdek’te. İş hayatına girdim ve hiç böyle bir arayış içinde olmasam da bu kez, İstanbul’un Karadeniz sahillerine yakın çalıştım. Her gün, gece kumlarına deniz tabanındaki kömür parçalarının vurduğu sahilleri hızla geçip durdum arabayla. Yetmedi, Belçika bandralı bir koster gemisi geliyor, şirketi temsilen gemiye sen çıkar mısın dediler, geminin adı James Cook... Birkaç hafta da olsa, karaya ayak basmadan ve kıta sahanlığını da es geçmeden ‘iyi kum’ arayıp durduk yakın-açıkta. Mürettebat içinde Filipinliler de vardı Mağripliler de ama kaptan katı silme Avrupalıydı: renkli gözlü, beyaz. Rimbaud’yu da Conrad’ı da bilen, duyan yoktu...
Bu gemideyken okumuştum Coleridge’in Yaşlı Gemici’sini. Şavkar Altınel çevirisiyle... Roni Margulies ile birlikte yaptıkları Larkin ve Hughes çevirileri ise daha da önce. Hughes değil ama, Larkin o gün bu gündür favori şairlerimden, takıntıyla hakkında yeni şeyler öğrenmeye çalışıp okuduğum bir ‘kütüphaneci’.
Böyle başlayan Şavkar Altınel okurluğum Yol Notları, Kuzeyde Bir Adadan, Soğuğa Açılan Kapı ve gezi-anı-anlatı kitapları ile sürdü. En son 2017’de Tetikçiyi Beklerken başlığı altında toplanıp yayımlanan seçme yazılarını ve Heptameron’daki (Kırmızı Kedi) “Sessizliğin Sesi” başlıklı yazısını/cevaplarını okudum... Şavkar Bey’in yazdığı her bir kitap için söyleyecek o kadar çok şeyim var ki, internetin sonsuzluğu içinde sıkışıp kalmışım gibi hissediyorum.
“Bunların hepsini okudunuz mu?” sorusuna,  “Hayır hayır...” demişti Derrida, “Üç ya da dört (tanesini okudum). Ancak o dördünü çok çok iyi okudum.” Şavkar Altınel’i okumak bana hep bunu hissettirmiştir: üzerine yazdığı şeyi son raddesine kadar okumuş, ziyadesiyle düşünmüş ve gereğince beklemiş bir yazı insanı. Onun bu dünyadaki ‘şairane mûkim’liğinin nefis bir örneğini yakın zamanda Şule Takmaz Nişancıoğlu’nun ödüllü kısa-belgeselinde de gördük: Sahildeki Yabancı (2020).
‘Hiçbir yerden olmayan’, hayatın kıyısında yaşamış bir şair için oldukça güzel bir isim, Sahildeki Yabancı. Filmi izledikten sonra eşim Leyla, Altınel’in “Joseph Conrad” şiirini bir kez daha okudu bana, neredeyse ezberden! O çok sevdiği Conrad’ı bense Şavkar Bey’i düşünüyorum şiir okunurken. Yine de, nedenini bilmeden, Yol Notları içinde en çok “Kristal” başlıklı şiiri seviyorum diyebilirim. Yaşlı Gemici albatrosu neden öldürdü? Bunu da bilmiyorum zaten...
Soğuğa Açılan Kapı’da “Şairi, soğuk ve karanlık bir gecede savunmasız birisini acımasızca kapı dışarı edercesine, hayatın ortasına bırakıveren Romantikler gibi ben de bu kitabı elinde tutan okuru bir an önce bu yazıların ortasına bırakmak istediğimden bu ‘Giriş’i daha fazla uzatacak değilim.” demişti Şavkar Bey. Ben de öyle. Çünkü bu yazı uzadıkça kendimi Porlock’tan gelen adam gibi hissediyorum.
 
M. Milât Özçelik / 3 Nisan ‘22

1.
Harçlığınızla aldığınız ilk kitabı hatırlıyor musunuz?
Bu sorunun cevabı gerçekte biraz karmaşık. On bir yaşında, İngilizceyi yeni sökmeye başlamışken bugün artık olmayan Frenç-Amerikan Kitapevi’nde adı Altın Avcıları olarak çevrilebilecek bir kitaba rastladım. Başlığın altındaki resimde, küçük el fenerlerinin tam olarak aydınlatamadığı bir mağarada toprağı kazarken görülen iki çocuk, arka kapak yazısına göre “genç dedektifler olarak ün salmış” Frank ve Joe Hardy idi ve Altın Avcıları bu ikilinin serüvenlerinden oluşan “Hardy Kardeşler” dizisindendi. Bütün bunlar ilgimi çektiğinden satın aldığım kitabı eve dönerken otobüste okumaya başlayıp o akşam bitirdim, ardından da yaklaşık dört yıl boyunca kendimi Hardy Kardeşler’in kalan serüvenlerine, çocuklara yönelik başka bu tür İngiliz ve Amerikan dizilerinde yer alan kitaplara ve Agatha Christie ile John Buchan’ın yetişkinler için yazdıklarına verdim. Bu süre içinde, ders kitapları sayılmazsa, detektif/ casus/ macera romanı olmayan tek bir kitabın kapağını açmış olamam.
O noktaya kadar hep, benim için alınan ciddi, ağırbaşlı kitapları okuduğumdan “umut veren” bir çocuk olarak görülmüşken artık okuma alışkanlıklarım nedeniyle “umut kesilen” bir çocuğa dönüşmüştüm. Annemle babam, bağımlısı haline geldiğim türler İngilizcede çok daha yaygın olduğu için durmadan bu dilde okumamda bir teselli arayarak “Tabii İngilizcesi çok gelişti, ama…” deyip cümlenin devamını getirmeye korkuyorlardı: Sonumun iyi olmadığı belliydi. Ne var ki, bir kitabın terk etmeme yol açtığı yola bir başkası geri dönmemi sağladı. Yaman Koray’ın Deniz Ağacı romanını, konusundan çok, yazarı bana ilginç geldiği için aldığımı hatırlıyorum. Detektif/ casus/ macera romanlarının bol olmadığı Türkiye’de, böyle romanların, çoğu alışılmadık bir hayat tarzına ve ilgi alanlarına sahip kahramanlarını andıran kimseler de nadirdi. Bir romancının oğlu olan, doğaya büyük sevgi duyan, çevresindeki bitki ve hayvanlarla ilgili ilk kitabını daha çocukken kaleme alan, yaz kış Erdek’te yaşayan Koray detektif/ casus/ maceracı olabilecek birisi gibiydi. Kısacası, okumaya hâlâ Hardy Kardeşler’in peşinden giderek keşfettiğim ölçülerle bakıyordum. Ama çözülmesi gereken bir bilmece (Katil kim? Çalınan gerdanlık nerede?) değil de, taşıdığı anlamın keşfedilmesi gereken bir hikâye söz konusu olduğunda dedektifin de değişim geçirdiği anlaşılıyordu. Sunulan delilleri toplayıp olaylara karışanların ifadelerini değerlendirerek karşı karşıya olduğu “esrar”ı aydınlatmak artık okurun göreviydi. Uzun bir roman olan Deniz Ağacı ilerledikçe giderek daha belirginleşen bu durumun ima ettiklerini kitabın sonuna geldiğimde hâlâ açıkça dile getirebilecek halde değildim belki, ama içimde belli bir kıpırdanma ve uyanış vardı. Bana dedektiflik/ casusluk/ macera sunabilecek tek deneyimin gerçekte okumak olduğunu ve (yazarların yaptığı da sonuçta “hayatı okumak” olduğuna göre) bunun yazmayı da içerdiğini görmenin eşiğindeydim. “Her şeyin başladığı nokta” o sanki. Dediğim gibi, biraz karmaşık bir cevap belki, ama sonuçta yalnız “cebimden” değil benliğimden de kitaplara yaptığım ilk yatırımın ne zaman ve nasıl gerçekleştiği anlamına gelen bir soruya verebileceğim daha basit bir karşılık da yok.
 
2.
Kitaplarınızın oluşturduğu yekûn için kitaplık mı kütüphane mi demeyi tercih ediyorsunuz? Sizce bir kitaplık hangi noktadan sonra kütüphane olmaya ‘terfi eder’?
Bence bu bağlamda “terfi etmek” diye bir şey varsa kütüphaneden kitaplığa terfi etmek olarak var, tersi değil. Kütüphaneler kitapların hayatlarımızdaki yerine göre değil edebiyat tarihindeki yerine göre seçildiği, sevgi değil saygı esasına dayalı, tırnak işaretlerinin egemen olduğu koleksiyonlardır. Tolstoy’un ya da Ahmet Haşim’in yapıtlarını barındırmamaları söz konusu olamaz çünkü biri “tarihteki en büyük romancı”, öteki de “modern Türk şiirinin yaratıcısı”dır. Kütüphanelere dahil edilecek kitaplara bu tür yerleşik değerlendirmeleri sorgulamak yerine olduğu gibi kabullenerek karar verilir. Bu da ortak edebi mirasımızın en geniş şekliyle korunması sonucunu doğuran, saygılı olduğu kadar da saygın bir davranıştır. Edebiyatla ilk ilgilenmeye başladığımız günlerde hepimiz kütüphanelerin arkasında yatan değerlendirmelerden bir ölçüde yararlanır ve yalnız bunlara dayalı bir kütüphane kurmayı değil bu kütüphanenin içerdiklerinin tümünü okumayı da hayal ederiz.
Ama gerçekte bütün bir kütüphanenin bize açık olması hiçbir zaman söz konusu değildir. Kütüphaneler koruyuculuğunu yaptıkları mirası belli bir okura değil, herkes olabilecek bütünüyle anonim bir okura sunar. Amerika’nın önde gelen yayınevlerinden birinin Dünya Klasikleri dizisine, dinsel içerikli Ortaçağ tiyatrosunda insanlığı temsil eden Everyman (Herkes) karakterine gönderme yaparak “Everyman’s Library” (Herkesin Kütüphanesi) adını vermesinin nedeni budur. Oysa hiç kimse Herkes değildir. Her insan ancak somut bir birey olarak var olabilir, bunun sonuçları da tartışma götürmez. Okuyabileceğimiz –yalnızca harflerin oluşturduğu kelimeleri algılayarak sayfaları çevirmek anlamında değil, özümseyip kendi malımız haline getirmek anlamında okuyabileceğimiz– kitapları, yaşadığımız hayat ve olduğumuz insan belirler ve onları da işin başından bir ölçüde, daha önce okuduğumuz kitaplar belirlemiştir. Bizi Herkes olmaya çağıran kitapların yer aldığı kütüphanelerden, biz olduğumuz için okuduğumuz ve okuduğumuz için biz olduğumuz kitapların yer aldığı kitaplığımıza terfi etmemiz böyle gerçekleşir. Görünüşte daralma ya da azalma içeren bu durumu yükselme kılan öğe kesin bir kimliği de beraberinde getirmesidir. Bir kütüphane için kusur olacak eksiklikler kitaplıklar için sağlamlık delillerine dönüşür. Yaşadığımız kasabanın ya da gittiğimiz üniversitenin kütüphanesinde Kırmızı ve Siyah’ın veya Parma Manastırı’nın olmadığını keşfedersek haklı olarak “Bu ne biçim kütüphane?” diyebiliriz. Edebiyat anlayışının Stendhal’inki ile uyuşmadığı konusunda hiçbir kuşkumuzun kalmaması için elinden gelen her şeyi yapan Nabokov’un kitaplığında böyle bir eksiğin olması ise yalnızca, bir sahtekârla değil, gerçekten de PninLolita ve Solgun Ateş’i yazan olağanüstü romancı ile karşı karşıya olduğumuzu kanıtlar.
 
3.
Ülkemizdeki insanların çoğunun kitaplarını yayınevlerine göre dizdiklerini/yerleştirdiklerini düşünüyorum. Georges Perec’in “Kitap Yerleştirme Sanatı ve Yolları Üzerine Kısa Notlar” başlıklı yazısında (Gergedan Dergisi, Ekim 1987.) yayınevine göre dizme seçeneğini es geçmiş olmasına şaşırmıştım. Siz nasıl diziyorsunuz? İkinci bir seçenek olarak hangi yolla dizerdiniz?
Yukarıda, kitaplıkları kütüphanelere neden tercih ettiğimi açıklamaya çalışırken söylediklerimden şimdi sorduğunuz soruya nasıl bir cevap verebileceğimi de belki çıkartmışsınızdır. Bir kitap yerleştirme sisteminde benim için önemli olan, bu sistemin bütün kitap koleksiyonlarına uygulanabilecek anonim yanları değil, o anda karşımızda olan koleksiyonun sahibine dair barındırdığı ipuçları. Kullanmaktan kendimi alamadığım o “ipuçları” kelimesi içimde hâlâ dedektiflik ya da casusluk yapmak isteyen bir çocuk olduğunu kanıtlıyor gibi. Ama bu doğru olsa da olmasa da, kitap yerleştirme sistemlerinin dedektif romanlarını akla getiren bir yanı yok değil. Bu romanlarda katil işlediği cinayeti herhangi bir kimse tarafından gerçekleştirilmiş olabilecek, bütünüyle anonim bir eylem gibi göstermeye çalışır, ama bu amaçla yaptığı düzenleme ya da “yerleştirme”nin içinde gene de kimliğine dair birkaç iz kalmasını engelleyemediğinden dedektife yakalanır.
Bence, böyle bir katilin aksine, bizim yapmamız gereken, kütüphanelerin bütünüyle anonim bir kullanıcıya hizmet vermeye çalışabileceğini, ama kitaplıkların yalnızca belli bir birey için oluşturulduğunu ve yerleştirilme şekillerinin bunu yansıtacağını aklımızda tutmak. Ve tabii kütüphanelerde kusur olacak özelliklerin kitaplıklarda olumlu bir nitelik kazandığını, katilin ele geçmesine yol açan kanıtların bizi kurtarıp yaşamaya devam etmemizi sağlayacağını da unutmamalıyız. Kullandığım yerleştirme biçimi, alabildiğine basit olsa da, bu ölçülere uyuyor. Kitaplarım küçük bir odanın çevresindeki raflara konularına göre dizili. Böylelikle oluşan değişik bölümlerden bazılarında tek bir şair ya da yazarın yapıtlarına biyografi, anı, eleştiri gibi türlerde hakkında yazılmış bir dizi kitap eşlik ediyor. Kalan bölümlerden çoğu bütün bir edebi dönem ya da akımla ilgili, bazıları da edebiyattan ayrılıp komşu alanlara giriyor. Bu raflara şöyle bir göz atan birisi bile yarım düzine şair ve yazarın benim için özel bir yeri olduğunu, Romantik çağın ürünlerini İngiliz şiirinin doruğu olarak gördüğümü, Avustralya edebiyatına ilgi duyduğumu ve edebiyat dışındaki sanatlar söz konusu olduğunda bile sinema ve çizgi roman gibi belli bir edebiyat boyutu olanları tercih ettiğimi kolaylıkla görebilir. İçinde bu kadar rahat soluk alıp vermemi mümkün kılan bu yerleştirme biçimini bırakıp bir ikincisini aramak için şu anda bir neden görmüyorum açıkçası.
 
4.
Artık ‘nadirkitap’ vb. sitelerin yanında, sosyal medya platformları üzerinden yürüyen ‘online mezatlar’ bile var. Bir kitaba ulaşmak o kadar da zor değil; yeter ki bazen absürt meblağlar gözden çıkarılabilsin. En uzun süre aradığınız kitabı ve başınızdan geçenleri paylaşır mısınız?
Ben gerçek bir bibliyofil değilim; kitaplara okunacak metinler olarak değer veriyorum, belli bir biçime ve özelliklere sahip nesneler olarak değil. Başka bütün yayınevlerinin müstehcenlikle ilgili yasalarla başlarının belâya girmesinden korkarak geri çevirdiği Lolita’nın Paris’te porno kitapları yayımlayan Olympia Press’ten çıkan ilk baskısını bir yerde görsem ilgiyle incelerim tabii, ama absürt değil makul bir fiyata satılıyor da olsa edineceğimi sanmıyorum. Bana gerekli olan, Lolita’nın içeriği, bugün yayımlanması artık serbest olan o içerik de kitaplığımdaki Penguin baskısında zaten var, Nabokov uzmanı Alfred Appel’in hazırladığı (o da kitaplığımda olan) şerhli baskıda ise bütün ayrıntıları açıklanmış olarak var. Okumak isteyebileceğim metinlerin çoğu baskıda, olmayanlara da kamu kütüphanelerinde ulaşmak mümkün. Nadir kitaplar peşinde koşmam gereksiz.
Tuhaf olan şu ki yazarların yazarlık dışı hayatlarına ilişkin metinler söz konusu olduğunda iş değişiyor. Avukat Franz Kafka’nın ya da Lloyds Bankası Koloni ve Dış Ülke İşlemleri Bölümü görevlilerinden Bay T. S. Eliot’ın imzasını taşıyan bir iş mektubunun ya da raporun içeriğinin beni ilgilendirmesi çok olası değil, ama gerekli mali olanaklara sahip olsaydım böyle parçalardan oluşan bir koleksiyonum olurdu. Ve gerçek düşüm bundan da büyük. Conrad, özenli bir el yazısına yalnızca görev yaptığı gemilerin seyir defterlerinde başvurduğunu söyler. O yazıyla bir iki sıradan denizci cümlesi (“Vardiya II. Zabitten devralındı”, “______ Burnu feneri 1,5 mil açıktan bordalandı”, “Yağmur nedeniyle tahliyeye ara verildi”) işleyip altına da Józef Korzeniowski imzasını attığı sayfalardan birinde açılmış böyle bir defterin camekân içinde kitaplık odamın ortasında durmasını isterdim. Neden mi? Herhalde için için, bunları yazan Korzeniowski’yi Conrad’a dönüştüren gücün hâlâ orada olduğuna ve beni de gerçekliğin kırık dökük dünyasında yaşamak zorunda olan Şavkar’dan alıp, gördüklerine az çok hayat, bütünlük ve anlam verebilen, yazının dünyasındaki Şavkar’a taşıyabileceğine inanmak istediğimden. Böyle büyü, tılsım ve muskalara güvenmek boşuna belki, ama insanın bütün gün bir masada oturup bir kâğıt parçasını birtakım işaretlerle doldurmaya çalışması işin başından o kadar mantıklı bir davranış değil zaten.
 
5.
Kütüphanenizdeki/Kitaplığınızdaki en sevdiğiniz serilerden bahseder misiniz? Kapanmış yayınevleri içinde en çok özledikleriniz hangileri?
Yıllardır yurtdışında yaşadığımdan Türk yayıncılığının yakın geçmişi ile ilgili fazla anım yok, ama sözünü ettiğim dönemin büyük bölümünü geçirdiğim İngiltere’de bu alanda tanık olduğum gelişmeler çok iç açıcı değil. Bu ülkeye geldiğimde yayıncılık “centilmenlerin mesleği” olarak biliniyordu ve yayınevleri paradan çok kitaplardan anlayan bu tür insanların yönettiği bağımsız kuruluşlardı. Ama 1980’li yıllarda İngiliz ekonomisinin yapısını ve önceliklerini değiştiren “Thatcher Devrimi”nden, ülkenin kalanıyla birlikte yayıncılık da payını aldı. Eski bağımsız yayınevleri sözüm ona hâlâ duruyor, ama çoğunun varlığı yalnızca kâğıt üzerinde, gerçekte büyük karteller tarafından edinilmiş durumdalar. Bu dev kuruluşların birinci amacı kâr olduğundan yalnız satılabileceği önemli bir “hedef kitle”nin bulunduğu düşünülen kitaplar yayımlanıyor ve başka herhangi bir perakende ürüne uygulanabilecek tanıtım ve pazarlama yöntemleri sayesinde çoğu kez gerçekten satılabiliyor. Böylelikle pekişen “satan kitap” modelleri de, tarihin en canlı ve zengin ulusal edebiyat geleneklerinden olan İngiliz edebiyatını seri üretimin tekdüzeliğine sürüklüyor. Bu durumun kalıcı olması şart değil elbette; ortadan kalkmasına yol açacak senaryolar düşünmek mümkün. Ama bizimle olduğu sürece rahatsız edici ve etkilediği eski yayınevleri o kadar çok ki hepsini ayrı ayrı saymak yerine, ortak kaderlerini özetleyen, dokuz kuşak boyunca aynı ailenin elinde kaldıktan sonra “Lagardére Grubunun bir markası” olduğunu öğrendiğimiz Hachette UK’e satılan, Jane Austen ve Byron’ın yayıncısı John Murray’i anmak yeterli.
 
6.
Hermann Hesse Robert Walser’den bahsederken, “Yüz bin okuru olsaydı, dünya daha güzel bir yer olurdu.” diye yazmıştı. Sizin için böyle bir ortak kitap/yazar var mı (ve neden)?
Walser yapıtlarında, büyük aşklar, trajediler, sorunlar ya da çözümler çevresinde dönen karmaşık hikâyeler anlatmak yerine, hayatın sıradan yüzeyiyle ilgilenmeyi seçmiş bir yazar. Bir süre uşaklık yaptığı hatırlandığında, Auguste Villier de L'isle-Adam’ın “Yaşamayı uşaklarımıza bırakmak”la ilgili sözündeki küçümsemeyi ters çevirip yaşamak gibi gösterişsiz bir ayak işinin efendilerinin göz alıcı ve gürültülü uğraşlarından daha değerli olduğuna karar verdiği ileri sürülebilir. Tabii, uşak olması kadar, İsviçreli olması da önemli. Hesse’nin övgüsü, beylik bir şekilde, biraz da “Dünya senin istediğin gibi değil benim istediğim gibi olacak diye birbirini öldüren uluslar böyle kavgalara aldırmadan günlük hayatlarına devam eden tarafsız İsviçrelileri örnek alsa, her şey daha iyi olurdu” anlamına geliyor. Son olarak da, karşımızda, romancı, hikâyeci, oyun yazarı ve eleştirmen gibi bir dizi edebi kimliğe sahip olsa da, yaptığı uzun yürüyüşlerde gördüklerini kâğıda dökmeyi bütün bunlara tercih ettiği izlenimini veren bir flaneur var. İçin için “Siyasetçiler dünyayı değiştirmeye çalıştılar, oysa yapmamız gereken onu dolaşmaktır” görüşünde olanlara özellikle de bu yanının çekici geldiğini belirtmeye gerek olmamalı.
Ama ömrünün son yıllarını bir akıl hastanesinde geçirmesinin engelleyemediği gece gezilerinden birinde karlar altında bir kırda kalp krizi geçirip ölen bu garip adamın yazdıkları ne kadar ilginç olursa olsun, ortada gerçekten yeni bir şey yok. Yazan herkes, hiç olmazsa bir ölçüde, hayatın hengâmesine belli bir mesafeden bakan bir gözlemci, “çılgın kalabalıktan uzakta” kendi ölçülerine göre yaşayan birisi, her şeyi görüp hiçbir şeye takılmadan geçip giden bir yolcudur. Dolayısıyla da, herhangi bir yazarın yüz bin okura ulaşmasının yazarlara özgü bu tutum ve değerlerin toplum içindeki dolaşımını artırmak gibi olumlu bir sonucunun olacağı ileri sürülebilir. Ne var ki, dünyayı kurtaracak büyük çözümler peşinde koşmak yerine küçük ayrıntılarını algılayarak yaşamamız gerektiği de bana sonuçta dünya için bulunmuş bir çözüm gibi geliyor. Sorun zaten böyle çözümlerden kaynaklanıyorsa bunları önerenlerin başka birileri değil de yazarlar olmasının nasıl bir fark yaratabileceğini görmekte zorlanıyorum.  Ama belki de sorunun kaynağı yalnızca Hesse. Bir zamanlar her Hippy için sakalı, barış işaretli kolyesi ve marihuana kesesi kadar gerekli olan Siddhartha romanının yazarı gene bir türlü vazgeçemediği guru rolünde. Çözüm önermekten kendini alamayan o. Walser ise hiçbir şey önermiyor. Yüz bin okuru olması gerekenler de tabii tam da böyle, kaç tane okuru olduğuna aldırmayanlar.
 
7.
Alıp da okumadığımız kitaplar var bir de... Buradan onları teselli etmek için ne söylemek istersiniz?
Aldığım bir kitabı okuyamayıp bırakmak gençliğimde oldukça sık başıma gelirdi. Bu kitapların bazılarını sonradan (hem de büyük zevk alarak) okudum, bazılarını ise hiçbir zaman okuyamadım. Ama neyin bana hitap edip neyin etmeyeceğini bilecek yaşa geleli yıllar oluyor. Kitapları beni çekecek yanları olduğu izlenimini edindiğim için alıyor ve çoğu kez de bu izlenimin doğru olduğunu keşfediyorum. Okuyamamak şimdilerde pek yaşadığım bir deneyim değil.
 
8.
“Bunların hepsini okudun mu?” sorusunu hangi cevap ya da cevaplarla karşılıyorsunuz?
(Çok) kısa bir süre önce aynen şöyle demeye karar verdim: “Evet, okudum. Okunmayan kitaplar kütüphanelerde olur, bu ise bir kitaplık. Aradaki farkı merak ediyorsanız Milât Özçelik’in bu konudaki soruşturmasına verdiğim cevaplara bakabilirsiniz.”
 
9.
Iskalandığını düşündüğünüz yerli yazarlar kimlerdir?
Herhalde İngiltere’deki sağır Şavkar’ın bile kulağına gelenler değil. Korkarım bu soruya verebileceğim bir cevap yok.
 
10.
3 de film önerisi isteyerek bitirelim!
Son kitabım Hotel Glasgow’da 70’li yıllardan iki filmin, Bertolucci’nin Paris’te Son Tango’su ile Antonioni’nin Yolcu’sunun “başrolleri paylaştığı”, gene Bertolucci’nin yönettiği Konformist’in de yardımcı oyuncu kadrosunda önemli bir yerinin olduğu söylenebilir. Bu üç Avrupa filmine sinemanın vatanı Amerika’dan da bir üçlü eklememi isterseniz Coppola’nın Godfather’ı (I ve II), Woody Allen’ın Crimes and Misdemeanors’ı ve Sofia Coppola’nın Lost in Translation’ı şu anda aklıma gelenler.
 
ŞAVKAR ALTINEL
 
 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ergin Altay ile Rusçadan Türkçeye Çeviriler Üzerine Bir Röportaj / M. Milât Özçelik

Ergin Altay 1937'de Edirne'de doğdu. Babasının devlet memuru olması nedeniyle çocukluğu Anadolu'nun çeşitli kentlerinde geçti. 1953''te Kuleli Askeri Lisesi'ne girdi. Orada kendi isteğiyle yabancı dil olarak Rusça'yı seçti. 1956'da DTCF Rusça bölümünden mezun oldu. Askeri Lise'de Rusça öğretmenliği yanında Rusça'dan Türkçe'ye çeviri ile ilgilenmeye başladı. İlk çevirisi Yusuf  Ziya Ortaç'ın  "Akbaba"  dergisinde yayınlanan Zoşçenko'dan bir öyküdür. Daha sonraları özellikle Dostoyevski ve Tolstoy başta olmak üzere çeviriler yaptı. Puşkin, Gogol, Çehov, Gonçarov, Lermontov, Gorki, Bulgakov, Turgenyev çevirdiği diğer yazarlardandır. Mesleğini günümüzde de sürdürmektedir.  * Rusçadan Türkçeye çok sayıda kitap çevirdiniz. Neredeyse tüm klasik Rus edebiyatını sizin çevirilerinizden okumak mümkün. Rusça’dan Türkçe'ye yaptığınız çeviriler için neler söylemek istersiniz? Mütemadiyen karşı karşıya kaldığınız so

Bibliyofil Konuşmaları #35: Tuncay Birkan

     Arthur Rimbaud, Van Gogh ve Halit Refiğ. Başka bir isim gelmiyor aklıma: bu yaşıma kadar çok az biyografi(k metin) okudum. Şiirin zehirli tadını erken yaşta keşfettiğim için Rimbaud ve ilk gençliğin trajik hikâyelere olan dolaysız yatkınlığından van Gogh neyse de, Halit Refiğ merakı nereden çıktı? ‘Yeşilçam Sineması’ bir yana, sinemanın kendisiyle bile çok özel bir bağım olmadığı halde tesadüfen edinip okuduğum Refiğ kitabı “Düşlerden Düşüncelere Söyleşiler” (Haz.: İbrahim Türk, Kabalcı Yay., 2001.) yalnızca diğer biyografik anlatılardan değil, okuduğum nice yapıttan daha çok şey öğretmiştir bana –bilhassa 1950 sonrası Türkiye tarihi konusunda. Gerçi okurluğumu hiçbir zaman ‘öğrenme’ ve bilgi odaklı inşa etmedim. Şiirin ve kurgunun yerine göre keskin yerine göre flu sınırlarında gezinmek hep daha cazip gelmiştir bana.   Tuncay Birkan  kitaplarla çepeçevre biri: birkaçını yazıp, birçoğunu yapmış, daha çoğunu okumuş ve okumak için edinmiş biri olarak kendi ‘kâğıt evi’ni kurmayı başa

Muallakat ve Şairleri: Bir elin ağza gidişi gibi...

Etel Adnan Muallakat ( muallakāt) , câhiliye döneminde yedi (veya on) şaire ait seçkin kaside koleksiyonuna verilen addır. (Hangi şairlerin şiirlerinin bu derlemeye dâhil edildiği ve sayılarının kaç olduğu konusunda farklı görüşler ortaya çıkmıştır.) Sözlükte,  “bir şeyi diğeriyle irtibatlandırmak, bir şeyle ilgilenip onu beğenmek ve sevmek” anlamındaki alak (alâka) kökünden türeyen muallaka kelimesinin çoğulu olan muallakat “beğenildiği için herkesin görebileceği bir yere asılan, sergilenen şiirler” demektir. Rivayete göre muallakat, câhiliye devri Arap yarımadasının çeşitli yörelerinde kurulan Ukâz vb. panayırlarda düzenlenen şiir yarışmalarında eleştiri süzgecinden geçerek seçilmiş, keten bezinden yapılmış tomarlara altın suyu ile yazılıp Kâbe’nin duvarına asılmıştır. Muallakat şairlerinin en eskisi, milâdî VI. yüzyılın ilk yarısında yaşadığı kabul edilen İmruülkays b. Hucr ’dur. Diğerleri bu asrın ikinci yarısında hayat sürmüştür. Bunlardan sadece Lebîd b. Rebîa