Ana içeriğe atla

Bibliyofil Konuşmaları #35: Tuncay Birkan

   

Arthur Rimbaud, Van Gogh ve Halit Refiğ. Başka bir isim gelmiyor aklıma: bu yaşıma kadar çok az biyografi(k metin) okudum. Şiirin zehirli tadını erken yaşta keşfettiğim için Rimbaud ve ilk gençliğin trajik hikâyelere olan dolaysız yatkınlığından van Gogh neyse de, Halit Refiğ merakı nereden çıktı? ‘Yeşilçam Sineması’ bir yana, sinemanın kendisiyle bile çok özel bir bağım olmadığı halde tesadüfen edinip okuduğum Refiğ kitabı “Düşlerden Düşüncelere Söyleşiler” (Haz.: İbrahim Türk, Kabalcı Yay., 2001.) yalnızca diğer biyografik anlatılardan değil, okuduğum nice yapıttan daha çok şey öğretmiştir bana –bilhassa 1950 sonrası Türkiye tarihi konusunda. Gerçi okurluğumu hiçbir zaman ‘öğrenme’ ve bilgi odaklı inşa etmedim. Şiirin ve kurgunun yerine göre keskin yerine göre flu sınırlarında gezinmek hep daha cazip gelmiştir bana.
 
Tuncay Birkan kitaplarla çepeçevre biri: birkaçını yazıp, birçoğunu yapmış, daha çoğunu okumuş ve okumak için edinmiş biri olarak kendi ‘kâğıt evi’ni kurmayı başarmış bir insan, tavan kirişini yükselten bir usta. İngiliz filolojisi okumuş ordinaryüs bir editör, gözü pek bir entelektüel... Rahat bir hayırsever cömertliğiyle 528 sayfa ile sınırlandırdığı kırkambar kitabı “Dünya ile Devlet Arasında Türk Muharriri 1930-1960” (Metis Yay., 2019.) için yazdığı Sunuş’ta da belirttiği üzere, Refik Halid ile 18 ciltlik bir külliyat olarak ortaya konulan yakın temasını biraz tesadüf biraz da iş hayatının sıkıntılarından kurtulmak adına bir kaçış olarak gördüğü metinlere sığınmış olmaya borçlu.
 
Bir gün bu işe başlamamın nedenlerini tafsilatlı bir şekilde anlatmam gerekiyor sanırım. Birkan’ın kitabını okurken yaptığım şeyin Mithat Cemal (“Tahkikat-ı Edebiye”) ile Ruşen Eşref’in (“Diyorlar ki”), aralarında yayım/yapım konusunda küçük farklar olmakla birlikte, 1917 yılına kadar uzanan ve popüler kültür tarihimiz içinde önemli bir geleneğin parçası olduğunu fark ettim. Henüz Kenan Hulusi gibi birinin çıkıp ön-yazılarımı ya da kimi cevapları “Bir fuhuş gecesinden sonra uyanan bir fahişe yüzü kadar müstekreh” (Türk Muharriri, s. 195) bulmamış olmasına ne demeliyiz peki?.. Kültürel olarak fakirleşen bir toplum iklimi değişen dünyaya benziyor.
 
Bu yazıdan önce, her zamanki gibi kitaplığın karşısına geçtim ve Tuncay Birkan’ın elinden geçmiş kitapları masaya dizdim. Büyük çoğunluğun eşime ait olduğunu fark edince kendimi şöyle teselli ettim: “olsun, şimdi de sen onun –cevaplarının– editörüsün.” Bir an, mail kutuma düşer düşmez okuduğum aşağıdaki cevaplar içinde noktasına, virgülüne bile dokunmamı gerektirecek bir şey olmadığını hatırladım. Tıpkı kitapta olduğu gibi, ‘konuşma’ havası uyandırdığı halde kunt bir yazı dilini görünür kılan üslûp karşısında hayranlıkla gülümsedim. Meğer editöre editörlük sökmezmiş –‘son kertede’!
 
M. Milât Özçelik / 27 Nisan ‘22
 

1.
Harçlığınızla aldığınız ilk kitabı hatırlıyor musunuz?
Hanemizde harçlık geleneği yoktu,  çocuklara sadece bayramlarda para verilirdi.  Ama sadece ana babadan değil her türlü akraba ve taallukattan minik minik para hediyeleri alındığı için yekun epey tutardı; o yüzden de kitapları tek tek değil, önceden listeler yaparak toplu halde alırdım (Listeleri hala çok sevmem de muhtemelen bu alışkanlıktan dolayıdır, şimdi yazarken fark ettim!). O yüzden de ilk aldığım kitabı hatırlayamıyorum ama çok büyük olasılıkla ilk toplu alımımda Jules Verne, Behrengi, İhmal Amca, Astrid Lindgren (Pippi Uzunçorap serisi), Goscinny (Pıtırcık serisi!), Enid Blyton ve elbette Kemalettin Tuğcu’nun Gebze’deki kitapçılardan bulunabilen kitapları yer almış olmalı. Ama okuduğum kitapların asıl büyük kısmını okul kütüphanelerinden ve “kasaba irimiz”in müdavimi olduğum halk kütüphanesinden ödünç alarak okumuşumdur. Zaten o listeleri de, o kütüphanede okuduğum kitapların sonunda tanıtılan diğer kitaplar arasından seçtiğim kitaplarla oluştururdum.  Bir de abimle birlikte düzenli olarak almaya çalıştığımız (ona nasıl para buluyorduk, hatırlamıyorum valla şimdi) Milliyet Çocuk dergisinde hikayelerini, çizgi romanlarını filan okuduğumuz yazarlar da giriyordu tabii listelerime.
 
2.
Kitaplarınızın oluşturduğu yekûn için kitaplık mı kütüphane mi demeyi tercih ediyorsunuz? Sizce bir kitaplık hangi noktadan sonra kütüphane olmaya ‘terfi eder’?
Yukarıdaki soruya verdiğim cevaptan kütüphanelerin benim okuma rutinimde çok büyük yeri olduğu anlaşılmıştır sanırım. Kütüphaneler herkese (okul kütüphanesiyse bütün öğrencilere, halk kütüphanesiyse halkın tamamına) ait, herkesin kendine hitap edenleri seçebileceği kadar geniş bir çeşitliliği olan kitaplara ulaşabildiğin kamusal “mekan”lar olmuştur hep benim gözümde. Her zaman böyle olmaz ama bu konuda standart sözlük tanımlarıyla benim kendi deneyimlerime dayalı tanımım arasında tam bir örtüşme var diyebiliriz yani.  Dolayısıyla kendi kitaplarımın yekunu benim için daima “kitaplık” olarak kalmıştır; “kütüphane”ye terfi edebilmesinin tek yolu da ben öldükten sonra bir kütüphaneye bağışlanmaları, yani bir şekilde “kamu”nun kullanımına açılmaları olur herhalde.
 
3.
Ülkemizdeki insanların çoğunun kitaplarını yayınevlerine göre dizdiklerini/yerleştirdiklerini düşünüyorum. Georges Perec’in “Kitap Yerleştirme Sanatı ve Yolları Üzerine Kısa Notlar” başlıklı yazısında (Gergedan Dergisi, Ekim 1987.) yayınevine göre dizme seçeneğini es geçmiş olmasına şaşırmıştım. Siz nasıl diziyorsunuz? İkinci bir seçenek olarak hangi yolla dizerdiniz?
Ben yayınevine göre dizmem; sadece çalıştığım iki yayınevinin, benim asıl sorumluluk alanıma giren sosyal bilimlerle ilgili kitaplarını bir araya koymuşumdur ki onlarda bile epey istisna çıkabiliyor (mesela bu yayınevlerinden çıkan edebiyat eleştirisi/kuramı kitapları başka yayınevlerinden çıkanlarla bir aradadır). Kimi ne kadar ilgilendirir bilemiyorum ama hazır soran bulmuşken memnuniyetle anlatayım: Benim sıralama mantığım, esasen öncelik sırasıyla kurgu/kurgudışı, yerli/yabancı ve Türkçe/İngilizce ayrımlarına dayalı galiba, ama onda da edebiyat kitaplarıyla kurgudışı kitaplar arasında farklı bileşimler var: Mesela yabancı yazarlara ait İngilizce veya Türkçe çeviri bütün edebiyat kitapları ayrı bir odada bir aradadır, bulunması kolay olsun diye yazarın soyadına göre alfabetik sıralanırlar. Son zamanlarda bir de öncelikle okumak istediklerim diye ayrı bir raf açtım, kalabalıkta gözümden kaçanlar oluyor diye. Yerli roman ve öyküler ise hep bir arada, esasen (Ahmet Mithat gibi soyadsız epey yazarımız olduğu için) yazarın önadına göre alfabetik sıralanırlar, ama onlar da epeydir tek bir dolaba sığmadığı için bende çok kitabı olan Reşat Nuri, Peyami Safa, Hüseyin Rahmi gibi “eski” yazarlarımızı ayrı, daha küçük bir dolaba taşıdım. Şiirler ayrı bir yerde, Türkü yabancısı karışık vaziyette durur. Kurgudışı kitaplarda ise esasen tematik yerleştirme yapıyorum. İngilizce sosyal ve beşeri bilimler kitapları ayrı bir dolaptadır. Eskiden epey az yer kaplayan Türkçe düzyazı (deneme/fıkra/seyahatname vs.) kitapları son on yılda gittikçe abartılı bir hal alan merakım yüzünden çok ama çok büyüyüp onlarca rafa taştığı için birkaç yıl önce onları da yazar adına göre alfabetik dizmeye başladım  (Çok kitabı olanlar için alfabetik dizme candır;  aradığını hemen bulma kolaylığı gibisi var mı?) Görüldüğü gibi ihtiyaçlara ve dolaplara sığma durumuna göre epey esnetiyorum zaten yerleştirme prensiplerimi. Yani işimi kolaylaştıran dizme seçeneklerine hep açığım.
Yalnız son zamanlarda hanedeki kitap sayısı bayağı bir çığrından çıktı; evin olası bütün duvarları artı aşağıdaki bodrumdaki kitaplık doldu, her tarafta hiç sevmediğim üst üste koyma işini yapmak zorunda kaldım. O yüzden son birkaç aydır da kendimce epey radikal (ama eşime göre son derece yetersiz- ki o haklı!) bir ayıklama yapıp kitap tahliyesine gittim; bir yerlere vereceğim.  Yaş kemale erdikçe bu konuda daha bir gaddarlaşabilmeyi umuyorum!
 
4.
Artık ‘nadirkitap’ vb. sitelerin yanında, sosyal medya platformları üzerinden yürüyen ‘online mezatlar’ bile var. Bir kitaba ulaşmak o kadar da zor değil; yeter ki bazen absürt meblağlar gözden çıkarılabilsin. En uzun süre aradığınız kitabı ve başınızdan geçenleri paylaşır mısınız?
Kendi kitaplığım için de çeşitli arama maceralarım oldu ama en zorlularını çalıştığım yayınevlerinde yaşadım galiba.  Yukarıda bir yerde de dediğim gibi, yayınevlerinde esasen sosyal ve beşeri bilimlerle ilgili kitaplarla ilgilensem de sıklıkları değişen aralarla edebiyat dizilerine de kitap önerdiğim ya da çok güvendiğim isimlerden övgülerini okuduğum bazı romanları önerebileceğimi düşünerek peşlerine düştüğüm olmuştur. Bunlardan iki tanesinin, Anna Banti’nin Artemisia’sı -bunu Sontag’dan okumuştum!- ile Andrey Platonov’un Çevengur’unun -bunu da Jameson’dan!- (Ama onun Can’ının İngilizcesini Boğaziçi Üniversitesi kütüphanesinden bularak okumuş olduğum ve müthiş etkilendiğim için çok daha umutluydum zaten!) İngilizce kopyalarına ulaşmak inanılmaz zor olmuştu.  Her ikisinin de İngilizce çevirileri yıllar önce yayınlanmış olduğu için ancak sahaflardan bulunuyordu ama feci pahalı oldukları için, yayınevini yayınlanıp yayınlanmayacağı belirsiz ve kimselerin pek bilmediği iki yazara ait bu kitaplar için abartılı bir masrafa sokmak istememiştim. Banti’yi epey bir yazışma, eşe dosta sordurtma gibi maceradan sonra neyse ki tam da benim aradığım tarihlerde bir yayınevi tekrar yayınladı da kurtulduk. Ama Çevengur’un İngilizcesi bugün hala yeniden basılmış değil; ben de kendim okumadan kitap önermek istemediğim için onu bulmakta inat ettim. En sonunda bir şekilde Hollanda’nın (şimdi hatırlamadığım) bir şehrindeki bir kütüphanede bir kopyası olduğunu öğrenince, çok sevdiğim bir Hollandalı arkadaşımdan kitabın fotokopisini rica ettim. Sağolsun o da sırf benim hatırım için oralara giderek çektirip gönderdi de kitaba kavuştuk. Ama onca zahmet hiç de boşa gitmedi tabii ki; birkaç bölüm okuduktan sonra “bunu yayınlamalıyız” diye düşünmeye başladım, kitabı bitirince de çarpılmış vaziyetteydim.  Günay Çetao Kızılırmak’ın olağanüstü güzellikteki (İngilizcesinden kat kat iyiydi) çevirisiyle yayınlanınca memleket okurları da çok sevdi, Platonov birçok kişinin favori yazarları arasına girdi.  Yayınlanmasına vesile olduğum kitaplar arasında en çok gurur duyduğum kitaplardan biridir.
 
5.
Kütüphanenizdeki/Kitaplığınızdaki en sevdiğiniz serilerden bahseder misiniz? Kapanmış yayınevleri içinde en çok özledikleriniz hangileri?
Remzi’de Murathan Mungan’ın yönettiği Çilek dizisinden çok güzel kitaplar çıkmıştı (sırf Gombrowicz’in Pornografi’si bile yeter!); ayrıca Dost’un Babil Kitaplığı dizisi güzel fikirdi. Kurgudışında da Metis’in Ötekini Dinlemek dizisindeki kitaplardan çok şey öğrendim şahsen. Ama galiba yayınevleriyle ve dizileriyle özel bir bağ kuran okurlardan olmadım hiç.
Özlediğim yayınevi hatırlayamadım doğrusu. Türkiye’de De Yayınları, Yankı Yayınları,  Adam Yayınları, Afa, Oğuz Akkan döneminin Cem’i gibi kendi zamanında çok iyi işler yapıp kapanmış epey yayınevi var aslında ama hepsini de bir işlevi yerine getirip zamanını doldurmuş yayınevleri olarak görmek de mümkün.  Sonradan onları aratmayan başka yayınevleri çıktı. Benim kişisel tarihimde en önemsediğim yayınevleri neyse ki hala faaliyetteler!
 
6.
Hermann Hesse Robert Walser’den bahsederken, “Yüz bin okuru olsaydı, dünya daha güzel bir yer olurdu.” Diye yazmıştı. Sizin için böyle bir ortak kitap/yazar var mı (ve neden)?
Kitapların böyle bir gücü yok maalesef.  Shakespeare’in, Dostoyevski’nin, Tolstoy’un, Cervantes’in vs. yüzyıllar içinde milyonlarca okurları olduğunu biliyoruz ama hala yüz kızartıcı rezillikte bir dünyada yaşıyoruz. İyi duygular, hatta iyi fikirler bile dünyayı değiştirmekte yetersiz kalabiliyor. Bunların toplumların hayatında kök salabileceği maddi koşullar olmadan, fikirler praksis’le praksis fikirle beslenmeden pek bir şey değiştirilemeyeceğini Marx’tan beri biliyoruz. O yüzden de mesela Marx’ın fikirleri kitlelerle daha çok buluşsa dünya için iyi olurdu sanki. Ama Platonov ve Walser gibi ihmal edilmiş, yok sayılmış dev yazarların yıllar sonra hak ettikleri ilgiyi görmeleri her iyi okuru mutlu eder elbette.
 
7.
Alıp da okumadığımız kitaplar var bir de... Buradan onları teselli etmek için ne söylemek istersiniz?
“Elbeeeeet bir güüüüün buluuuuşacağız/Bu böyleee yarıııı-ım kaaal-maaa-yacak” (Melodisiyle, duraklarıyla tam tekmil söylenecek! İnanırlar mı bilmem!)
 
8.
“Bunların hepsini okudun mu?” sorusunu hangi cevap ya da cevaplarla karşılıyorsunuz?
Enis Batur’un bir yazısından kaptığım şu formülü söyledim yıllarca: “Bunlar, okuduklarımın bir kısmı!” Ama artık beden dilimi geliştirdim, sadece göz deviriyorum!
 
9.
Iskalandığını düşündüğünüz yerli yazarlar kimlerdir?
Valla buna cevap olarak sayılacak isimlerin çok sık geçtiği 500 küsur sayfalık bir kitap yazdım, içine de epey uzun bir liste koydum. Merak edenler oraya baksın isterim, buraya sığdıramayacağım çünkü. Bir zamandır da Can Yayınları’ndan çıkan İzler dizisinde böyle ihmale uğradığını düşündüğüm yazarları yayınlıyorum. Şimdiye kadar Adnan Adıvar, Sermet Muhtar Alus, Ahmet Ağaoğlu, Vala Nureddin ve Süleyman Velioğlu gibi isimleri yayınladım. Böylece küçük bir liste vermiş sayılabilirim sanırım.
 
10.
3 de film önerisi isteyerek bitirelim!
Bu konuda sayfalarca liste çıkarabilirim herhalde, ama üç klasik saymakla yetineyim:
İkiru- Akira Kurosawa
Petra von Kant’ın Acı Gözyaşları- Rainer W. Fassbinder
El ángel exterminador- Luis Bunuel
 
 
TUNCAY BİRKAN
 
 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ergin Altay ile Rusçadan Türkçeye Çeviriler Üzerine Bir Röportaj / M. Milât Özçelik

Ergin Altay 1937'de Edirne'de doğdu. Babasının devlet memuru olması nedeniyle çocukluğu Anadolu'nun çeşitli kentlerinde geçti. 1953''te Kuleli Askeri Lisesi'ne girdi. Orada kendi isteğiyle yabancı dil olarak Rusça'yı seçti. 1956'da DTCF Rusça bölümünden mezun oldu. Askeri Lise'de Rusça öğretmenliği yanında Rusça'dan Türkçe'ye çeviri ile ilgilenmeye başladı. İlk çevirisi Yusuf  Ziya Ortaç'ın  "Akbaba"  dergisinde yayınlanan Zoşçenko'dan bir öyküdür. Daha sonraları özellikle Dostoyevski ve Tolstoy başta olmak üzere çeviriler yaptı. Puşkin, Gogol, Çehov, Gonçarov, Lermontov, Gorki, Bulgakov, Turgenyev çevirdiği diğer yazarlardandır. Mesleğini günümüzde de sürdürmektedir.  * Rusçadan Türkçeye çok sayıda kitap çevirdiniz. Neredeyse tüm klasik Rus edebiyatını sizin çevirilerinizden okumak mümkün. Rusça’dan Türkçe'ye yaptığınız çeviriler için neler söylemek istersiniz? Mütemadiyen karşı karşıya kaldığınız so

Muallakat ve Şairleri: Bir elin ağza gidişi gibi...

Etel Adnan Muallakat ( muallakāt) , câhiliye döneminde yedi (veya on) şaire ait seçkin kaside koleksiyonuna verilen addır. (Hangi şairlerin şiirlerinin bu derlemeye dâhil edildiği ve sayılarının kaç olduğu konusunda farklı görüşler ortaya çıkmıştır.) Sözlükte,  “bir şeyi diğeriyle irtibatlandırmak, bir şeyle ilgilenip onu beğenmek ve sevmek” anlamındaki alak (alâka) kökünden türeyen muallaka kelimesinin çoğulu olan muallakat “beğenildiği için herkesin görebileceği bir yere asılan, sergilenen şiirler” demektir. Rivayete göre muallakat, câhiliye devri Arap yarımadasının çeşitli yörelerinde kurulan Ukâz vb. panayırlarda düzenlenen şiir yarışmalarında eleştiri süzgecinden geçerek seçilmiş, keten bezinden yapılmış tomarlara altın suyu ile yazılıp Kâbe’nin duvarına asılmıştır. Muallakat şairlerinin en eskisi, milâdî VI. yüzyılın ilk yarısında yaşadığı kabul edilen İmruülkays b. Hucr ’dur. Diğerleri bu asrın ikinci yarısında hayat sürmüştür. Bunlardan sadece Lebîd b. Rebîa