Ana içeriğe atla

Bibliyofil Konuşmaları #34: Hasan Aksakal


Bruno Latour'un ‘Biz Hiç Modern Olmadık’ adlı antropolojik denemesine nazire yapıp, ben hep romantiktim, demek istiyorum. Doğanın içine doğdum ama daha önemlisi bunun farkındaydım. 18., 19. yüzyıl romantikleri, bana kalırsa, makinalar ve William Blake’in deyişiyle 'şeytanî bacalar' tarafından bozguna uğratılmamış dünyayı son kez görmüş sanatçılardı ve bunun farkındaydılar.

Çocukluğum, elimden düşmeyen sığırtmaç sopamla Rousseau gibi vadileri aşarak, dut ve kavak ağaçlarıyla kaplı yolları arşınlayarak geçti. Bazen koyunlarım, ineklerim beni takip ederdi bazen ben onları. Okula dair çok az anım var. O günlerime dair hatırlanmaya değer çoğu şey doğayla iç içeyken olmuş. Yine böyle bir gün,  derinliği herkesçe meçhul büyük bir su birikintisinin kıyısında oynayan, çimen yaşıtlarımı yüksekçe bir yerden izlerken, şeytanî bir el, –kimdi, nedendi, hiç öğrenemedim– beni aşağı, suyun derinliğine itiverdi. Suya battıkça battım ve gözlerim yalnızca siyah rengi seçene kadar düşündüm. Anladım ki buraya kadarmış. (Oysa daha neydi aldığım yol?) İşte o an, bir melek belirdi suda, çırpınmaktan tükenmiş kollarımdan tutup, felâha çıkardı beni. Mahalledeki komşularımızdan Mikâil abiydi o melek –ismiyle müsemma. Benden 5-6 yaş büyüktü, onların büyük koyun sürüsü ile rastlaştığımızda beni gerekirse cebren yüksekçe bir taşa çıkarır, kendi daha alçakta oturup saçlarındaki beyazları elimle çekmemi isterdi. Saçlarının bunca erken beyazlamış olması yüzünden hep üzgündü. Çoğu zaman sıkılırdım ve beni rahat bıraksın diye siyahları da beyazlara dâhil ederdim çekerken. İşte, o Mikâil abim, küçük kıyametim için yeterince büyük olmadığımı düşünüp, söküp çıkarmıştı beni karanlığın yüreğinden. Beş kardeşin en büyüğü olarak özel bir bağ kurduğum Wordsworth’ün “Yedi Kardeşiz” (‘Bir Bulut Gibi’ içinde, Çev. Nazmi Ağıl, VKY, 2020.) şiirinin şu dizelerini sahipleniyorum:

Basit bir çocuk,

Nefesi hafif, kuş kadar,

Her organında hayat,

Ölümden ne anlar?


İnsan yaşadığı yere benzer, doğru, ama çalıştığı, meşgul olduğu şeye de benzer. Bana kalırsa Hasan Aksakal da bir romantik ve benim Türkiye entelektüel hayatı içinde karşılaşmaktan en memnun olduğum insanlardan biri. Onu, Türkiye ve Avrupa’da, tüm veçheleriyle romantizmin ve romantiklerin serüvenine odaklanan eserleriyle biliyoruz. “Dünyayı Yeniden Büyülemek: Avrupa Romantizminden Portreler” (Beyoğlu Kitabevi, 2021) kitabını okumaktan büyük keyif aldım. Kitaba yazdığı önsözden anladığım kadarıyla bir üçlemenin ilk cildi olarak tasarlanmış bu kitap. Aksakal, romantizmin ön-tarihi (Rousseau, Goethe, Herder) ve romantizm ile oryantalizm, sanayileşme karşıtlığı, ortaçağcılık gibi konular etrafında sürdüreceği iki cilt ile daha alana ait çalışmalar için önemli bir zemin oluşturmayı hedefliyor.

Yazdıkları, yazacakları kadar yayımladıkları ile de beni çok sevindirmiş bir isim Hasan Aksakal: kurucu yayın müdürü olduğu Vakıfbank Kültür Yayınları’ndan Henry Longfellow, Wilfred Owen, Philip Sidney, Alfred Tennyson gibi şairlerin Türkçedeki ilk kitaplarının ve daha nicelerinin (ilgimi en çok çekenleri öne çıkarıyorum elbette) yayımlanmasına katkı sundu. Aynı özgünlük çabasıyla yayıncılık faaliyetlerini şimdilerde Beyoğlu Kitabevi ile sürdürüyor ve Milli Savunma Üniversitesinde lisansüstü düzeyde dersler veriyor.

Okumalarım neticesinde romantizmin hiç de öyle eskimiş, uzak geçmişte kalmış bir yaklaşım değil, dünyanın ‘yeni romantikler’e ihtiyacı olduğu sonucunu da çıkardım ben. Hatta bu bir zaruret! Modern olamadık belki ama romantik olabiliriz, romantizme dönebiliriz. Hasan Aksakal’ın yazdıkları kadar kendisi de bu serüvende bizim için esaslı birer kılavuz bana kalırsa. Novalis’ten hareketle yazdığı şeye ayna tutuyorum: “İlerleme ve Aydınlanma söyleminin hâkimiyeti altında dünyanın bütün büyüsünün bozulduğu bir devirde, dünyayı romantikleştirmekten ve yeniden büyülemekten bahseden insana başka ne denebilir ki?”

 

M. Milât Özçelik / 20 Nisan ‘22

1.
Harçlığınızla aldığınız ilk kitabı hatırlıyor musunuz?
Öncelikle, kitaplarla ilişkime dair merakınız için çok teşekkür ederim. Bu, gerçekten harika bir soru. “Dürüstçe söyleyeyim: hatırlamıyorum” demeye utandığım için bu konudaki ilk çocukluk heyecanımı söyleyeyim. 1991-93 arası yaz aylarında babamın yanında çalışıyordum. 8-10 yaşlarım. Karaköy vapur iskelesinin önündeki büfenin vitrininde, her akşamüstü durup baktığım, baktıkça beni kendine çeken, akşamları okudukça beni büyüleyen Tom Miks serisi benim için başlangıç noktasıdır. Hemen hemen tüm sayıları babamdan harçlığımla alıp soluksuz okumuş, o Western maceralarını defterlerime, takvim arkalarına, müsvedde kâğıtlara yüzlerce kez karakalemle çizip resmetmiştim. Daha gerçek kitaplara ilişkin eşik ise 14 yaşımdayken yazın kazandığım parayla alıp okuduğum Tanrıların Arabaları’dır. Sonrasında Erich von Daniken’in diğer 20 kitabını o yaz peş peşe alıp okumuştum.
 
2.
Kitaplarınızın oluşturduğu yekûn için kitaplık mı kütüphane mi demeyi tercih ediyorsunuz? Sizce bir kitaplık hangi noktadan sonra kütüphane olmaya ‘terfi eder’?
Doktoramı tamamlayana kadar 3300 kitaplık koleksiyonumla kütüphaneleşmiş bir evde (aile evinde) yaşadım. Fakat sonra “ev”in anlamı sürekli değişti. Aile evinin ezberleriyle devam edemeyeceğim ev, şehir ve ülke değişiklikleri benim için “ev”i, kaplumbağalar misali, “sırtımdaki çanta”ya kadar daralttı. 2014-15’te kütüphanemi satış, bağış ve hediyelerle dağıttım ve mutlaka elimin altında olması lâzım dediğim 400-450 civarında kitabı kendime sakladım. Zamanla yine birikti, yine eledim. Muhtemelen şu anki evimde 750-800 kitap vardır. Bence artık sahip olduğum şey, mütevazı ama iyi bir kitaplık. Yabancı dillerdeki neredeyse tüm kitaplarımı PDF olarak tutup durumu idare ediyor, kitap sayısını artırmamak adına, okuduğum metinleri arkadaşlara veriyorum. 32 yaşımdan önce kütüphanemi mabedim sayıp kitaplarım konusunda fazlasıyla kıskanç olduğum için, bu yaptığım şeye bakınca kendimi tanıyamıyorum, ama hayat böyle işte… Bu tecrübe üzerinden; organik olarak şekillenen bir kitaplığın kütüphaneye terfiini “bir döneme, janra, konuya ya da bilim dalına odaklanmış 2000 kitabın bir araya getirilmesi” diye tanımlayabilirim.
 
3.
Ülkemizdeki insanların çoğunun kitaplarını yayınevlerine göre dizdiklerini/yerleştirdiklerini düşünüyorum. Georges Perec’in “Kitap Yerleştirme Sanatı ve Yolları Üzerine Kısa Notlar” başlıklı yazısında (Gergedan Dergisi, Ekim 1987.) yayınevine göre dizme seçeneğini es geçmiş olmasına şaşırmıştım. Siz nasıl diziyorsunuz? İkinci bir seçenek olarak hangi yolla dizerdiniz?
Yayınevine göre kitap dizenleri amatör edebiyat okuru olarak görüyor, ama yargılamıyor, yadırgamıyorum. Benim kitaplığım tematik akrabalıklar üzerine kurulu – bu belki biraz da bu düzenin kuralını, şifresini yalnızca benim bileceğim bir şey olmasını istediğimdendir… Mesela bir duvar dibinden itibaren Romantizm konulu çalışmalar, onun bittiği yerde Aydınlanma felsefesi, onların alt raflarında modernite, postmodernite ve eleştirel teori ile ilişkilendirdiğim kitaplar varken, bir başka tarafta Osmanlı-Türk tarihini yorumlayan kitaplar, maalesef biraz da “metrobüs samimiyeti” içinde, altlı-üstlü bir arada duruyor. Tabii “müellifinden imzalı” kitapları bambaşka bir yerde yan yana getirirken, nadir kitapları, (şimdi fark ettim ki) onlara Kopernikçi bir anlam atfederek kitaplığın merkezine yerleştirmişim. Bir rafı da kendi yazdıklarımdan, çevirip derlediklerimden, bir bölümünü kaleme aldıklarımdan birer-ikişer kopyanın omuz omuza durması için tahsis ettim. Tabii bütün bunlar dışarıdan bakan birine ne ifade ediyor, buna dair en ufak bir fikrim yok.
 
4.
Artık ‘nadirkitap’ vb. sitelerin yanında, sosyal medya platformları üzerinden yürüyen ‘online mezatlar’ bile var. Bir kitaba ulaşmak o kadar da zor değil; yeter ki bazen absürt meblağlar gözden çıkarılabilsin. En uzun süre aradığınız kitabı ve başınızdan geçenleri paylaşır mısınız?
Bu da çok güzel bir soru. Çok hikâyem var, ama neredeyse tamamı kitapların anonim anti-kahramanlarca dijitalleştirildiği devrimden önceki yıllara ait. Örneğin William Wordsworth’ün YKY’nin Kâzım Taşkent dizisinden çıkan Prelüd adlı anlatı-şiir kitabını edinmeyi beş yıl boyunca o kadar istedim ki, en sonunda Allah bana çevirmenini yolladı: çok değerli bir kültür insanı olan Nazmi Ağıl’ı. O vakitler yayın müdürü olduğum VakıfBank Kültür Yayınları’na bir dosyasını teklif etmişti Nazmi Hoca. Ben şakayla karışık, “Bana Prelüd’den bir kopya hediye ederseniz yayınlarız” demiştim – meğer onda da kendine sakladığı tek nüshadan başkası yokmuş! Böyle bir hikâye… En belalım ise Almanya’da bir konferansa katılacağım için Dergâh Yayınları’na kadar gidip orada da kayıp olduğunun keşfedilmesine vesile olduğum Oswald Spengler’in Batının Çöküşü adlı kitabının 1997’de 560 sayfa çıkan baskısı. Bende 1978’deki 340 sayfalık ilk cildi vardı. Bu iki cilt bir arada olan kitabın akıbeti hâlâ meçhuldür maalesef…
 
5.
Kütüphanenizdeki/Kitaplığınızdaki en sevdiğiniz serilerden bahseder misiniz? Kapanmış yayınevleri içinde en çok özledikleriniz hangileri?
Yayınevi kapanmış değilse de, bambaşka bir zamanın ruhunu temsil ettiği için Varlık Yayınları’nın Batı klasikleri cep serisini nasıl nazikçe tutarak okuduğumu hatırlıyorum. Bana lisedeki okuma iştahımı hatırlattıkları için, o kitaplardan birkaçını hâlâ tutuyor, gözümden bile sakınıyorum. Ayrıca Türk ve dünya edebiyatından kimi isimlerin Hilmi Kitabevi edisyonlarını çikolata kokusuna yaklaşan müzelik halleriyle okumayı hep çok sevdim, çok seviyorum. Bilgi Yayınları’nın Attila İlhan kitapları serisi, Sevgi Soysal, Nâzım Hikmet vs. “bütün eserleri” dizisi bence çok şıktır. Cem Yayınları’nın kırmızı kaplı Yaşar Kemal kitapları dizisi de bende Proustvâri bir nostalji yaratıyor.
 
6.
Hermann Hesse Robert Walser’den bahsederken, “Yüz bin okuru olsaydı, dünya daha güzel bir yer olurdu.” diye yazmıştı. Sizin için böyle bir ortak kitap/yazar var mı (ve neden)?
Ben Balzac’ın toplumsal gözlem gücüne hayranım. Ne karamsardır, ne iyimser. Balzac’ın eserlerinde insan neyse odur. Yüz binlerce okuru oldu üstelik, ama dünya daha güzel bir yer oldu mu onu okumakla, emin değilim… Tarihçilikte Eric Hobsbawm benim için neredeyse bir idoldür. Ancak mümessilliğini üstlenmek ve her yerde onu övmek isteyeceğim biri yok sanırım. Yine de bu sorunuza Heinrich von Ofterdingen ve bilhassa Sais Çırakları’nın yazarı Novalis diye cevap vermiş olayım. Nedeni, pusulasını yitirmiş bir çağda, büyüsü bozulmakta olan bir dünyayı doğa felsefesiyle yeniden büyülemeye çalışması… Bugün hepimiz Novalis okumaya daha hazır vaziyetteyiz.
 
7.
Alıp da okumadığımız kitaplar var bir de... Buradan onları teselli etmek için ne söylemek istersiniz?
Elbet bir gün kavuşacağız, bu böyle yarım kalmayacak…
 
8.
“Bunların hepsini okudun mu?” sorusunu hangi cevap ya da cevaplarla karşılıyorsunuz?
Çoğu zaman bu soruyu soran kişiyle ayrı dünyaların insanları olduğumuz bilinciyle, efendice bir cevap verip “Abartacak bir şey yok canım! Kimisi döviz bürosunda yüz binlerce dolar sayıyor, kimisi lüks otomobillerde şoförlük yapıyor, benim işim de bu kitapları başkaları için okumak işte. Öyle fiyakalı göründüğüne bakma, yok bir numarası” deyip geçiştirmişimdir. Gün geldi, “Ne sandın! Elbette hepsini okudum, hatta bir bu kadar da elimde tutamadığım var…” da dedim. Fakat kesin olan bir şey var ki, kitaplarla yoğun ilişkisi olmayan insanların soracağı bir soru bu. Ben bu bakımdan şanslıyım. Evime gelen gidenlerim benim gibi insanlar olduğu için, kitaplarımın arasında gezinirken ya da kahvelerimizi içerken, daha zahmetsiz sorulara; örneğin “Falanca yazarı hiç okudun mu?” gibi sohbet açacak sorulara muhatap oluyorum.
 
9.
Iskalandığını düşündüğünüz yerli yazarlar kimlerdir?
Abartıldığını düşündüğüm yerli yazarları çok daha kolay sayabilirdim. Ama neyse ki konu o değil! Edebi klasiklerimiz arasında dahi yeterince kıymeti bilinmemiş isimler var. Memduh Şevket Esendal onların başında gelir. İki romanı, bence Türk edebiyatının en iyi on eseri arasına girer. Haldun Taner de, ona sunulan saygıdan çok daha fazlasını hak eden bir hikâyecidir. Fakat öyle ya da böyle, biri İttihatçı, biri hümanist bu iki isim de Türk edebiyatının Panthéon’unda yerini almıştır. Oktay Akbal, Turan Oflazoğlu, Afşar Timuçin, Mustafa Necati Sepetçioğlu gibi farklı çevrelerden ikincil figürlerimiz de farklı türlerde değerli eserler vermiştir. Geçen yüzyılın üçüncü çeyreğindeki yayınlara bakılırsa iyi deneme yazarlarımız hiç de az değildir, fakat pek okunmamışlar. Güncel edebiyatta ise Zaman Lekeleri’nin yazarı Ömer F. Oyal ve Mahmut Şenol hemen aklıma geliyor. Oyal, YKY’de en azından. Yakından tanıdığım Şenol’un Bay Konsolos, Phaselis Adağı gibi romanları Türkçenin en leziz seslerini sunsa da layıkıyla okunmadı. Yerli değil, Türk-Alman sınır edebiyatı konusunda da bir örnek var: ‘Emine’ Sevgi Özdamar müstesna bir edebi yetenek; gelin görün ki, İletişim gibi bir yayınevinde bile eserleri gerektiği ölçüde görünürlük kazanamadı. Hiç şüphesiz, bir de benim ıskaladıklarım var. Bir on yıl sonra bu konuyu tekrar görüşelim, olur mu?
 
10.
3 de film önerisi isteyerek bitirelim!
Yazma-yaratma krizine giren bir Hollywood senaristini oynayan Humphrey Bogart’ın In a Lonely Place adlı kara-filmi (film noir) aklıma geldi hemen. Bogart’ın yetmiş yıl geriden gelen büyük bir hayranıyım – diğer filmlerini de samimiyetle öneririm. Benim nezdimde klasiklerin yeri, her alanda olduğu gibi, sinemada da aslî düzeyde. O yüzden sürprizler ya da özgün bir tavır takınma çabası yerine, ustalara saygımı sunmak isterim. Eh, bir de serde romantiklik var. O yüzden ikinci önerim 1940 yapımı The Philadelphia Story olacak. Çok sevdiğim James Stewart, Katharine Hepburn ve Cary Grant bu filmde sinemayı mucizevi bir şeye çevirmiştir. Filmin ilk dakikalarından itibaren hayran hayran izlersiniz bu üçlüyü… Son olarak da, toplumsal eleştiri filmlerine hayranlığım dolayısıyla bir öneride bulunayım, izninizle.  A Face in the Crowd 1957’de çekilmiş bir başka başyapıt. Üstelik bu toprakların insanı, İstanbullu hemşehrimiz Elia Kazan’ın yönetmenliğinde, Amerikan Rüyasının en ışıltılı çağında bu rüyaya dair sert bir tokat etkisi yaratır anlatılan hikâye. Hakikaten olağanüstüdür.
 

HASAN AKSAKAL



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ergin Altay ile Rusçadan Türkçeye Çeviriler Üzerine Bir Röportaj / M. Milât Özçelik

Ergin Altay 1937'de Edirne'de doğdu. Babasının devlet memuru olması nedeniyle çocukluğu Anadolu'nun çeşitli kentlerinde geçti. 1953''te Kuleli Askeri Lisesi'ne girdi. Orada kendi isteğiyle yabancı dil olarak Rusça'yı seçti. 1956'da DTCF Rusça bölümünden mezun oldu. Askeri Lise'de Rusça öğretmenliği yanında Rusça'dan Türkçe'ye çeviri ile ilgilenmeye başladı. İlk çevirisi Yusuf  Ziya Ortaç'ın  "Akbaba"  dergisinde yayınlanan Zoşçenko'dan bir öyküdür. Daha sonraları özellikle Dostoyevski ve Tolstoy başta olmak üzere çeviriler yaptı. Puşkin, Gogol, Çehov, Gonçarov, Lermontov, Gorki, Bulgakov, Turgenyev çevirdiği diğer yazarlardandır. Mesleğini günümüzde de sürdürmektedir.  * Rusçadan Türkçeye çok sayıda kitap çevirdiniz. Neredeyse tüm klasik Rus edebiyatını sizin çevirilerinizden okumak mümkün. Rusça’dan Türkçe'ye yaptığınız çeviriler için neler söylemek istersiniz? Mütemadiyen karşı karşıya kaldığınız so

Bibliyofil Konuşmaları #35: Tuncay Birkan

     Arthur Rimbaud, Van Gogh ve Halit Refiğ. Başka bir isim gelmiyor aklıma: bu yaşıma kadar çok az biyografi(k metin) okudum. Şiirin zehirli tadını erken yaşta keşfettiğim için Rimbaud ve ilk gençliğin trajik hikâyelere olan dolaysız yatkınlığından van Gogh neyse de, Halit Refiğ merakı nereden çıktı? ‘Yeşilçam Sineması’ bir yana, sinemanın kendisiyle bile çok özel bir bağım olmadığı halde tesadüfen edinip okuduğum Refiğ kitabı “Düşlerden Düşüncelere Söyleşiler” (Haz.: İbrahim Türk, Kabalcı Yay., 2001.) yalnızca diğer biyografik anlatılardan değil, okuduğum nice yapıttan daha çok şey öğretmiştir bana –bilhassa 1950 sonrası Türkiye tarihi konusunda. Gerçi okurluğumu hiçbir zaman ‘öğrenme’ ve bilgi odaklı inşa etmedim. Şiirin ve kurgunun yerine göre keskin yerine göre flu sınırlarında gezinmek hep daha cazip gelmiştir bana.   Tuncay Birkan  kitaplarla çepeçevre biri: birkaçını yazıp, birçoğunu yapmış, daha çoğunu okumuş ve okumak için edinmiş biri olarak kendi ‘kâğıt evi’ni kurmayı başa

Muallakat ve Şairleri: Bir elin ağza gidişi gibi...

Etel Adnan Muallakat ( muallakāt) , câhiliye döneminde yedi (veya on) şaire ait seçkin kaside koleksiyonuna verilen addır. (Hangi şairlerin şiirlerinin bu derlemeye dâhil edildiği ve sayılarının kaç olduğu konusunda farklı görüşler ortaya çıkmıştır.) Sözlükte,  “bir şeyi diğeriyle irtibatlandırmak, bir şeyle ilgilenip onu beğenmek ve sevmek” anlamındaki alak (alâka) kökünden türeyen muallaka kelimesinin çoğulu olan muallakat “beğenildiği için herkesin görebileceği bir yere asılan, sergilenen şiirler” demektir. Rivayete göre muallakat, câhiliye devri Arap yarımadasının çeşitli yörelerinde kurulan Ukâz vb. panayırlarda düzenlenen şiir yarışmalarında eleştiri süzgecinden geçerek seçilmiş, keten bezinden yapılmış tomarlara altın suyu ile yazılıp Kâbe’nin duvarına asılmıştır. Muallakat şairlerinin en eskisi, milâdî VI. yüzyılın ilk yarısında yaşadığı kabul edilen İmruülkays b. Hucr ’dur. Diğerleri bu asrın ikinci yarısında hayat sürmüştür. Bunlardan sadece Lebîd b. Rebîa