Ana içeriğe atla

Bibliyofil Konuşmaları #37: Hande Öğüt

  

Anlatması en güç konulardan biri nedir derseniz, aynı şeyi tecrübe etmemiş birine, bir yazarı neden o kadar çok sevdiğini izah etmektir derdim. Ailenden biri değil, sevgili değil, anılar biriktirdiğin bir çocukluk arkadaşı, zor günlerinde yanında olmuş bir dost değil; bir yazar, hatta çoğu zaman, senelerce senelerce evvel ölüp gitmiş, bir resmi bile olmayan, yazdıkları dışında hakkında çok az şey bilinen bir yazar. Böyle biri neden sevilir, ne kadar çok sevilebilir ve nasıl sevilir? Sevmenin hangi biçimiyle tarif edebiliriz bu ilişkiyi? Ne yaparsak yapalım; Baudelaire’in Théophile Gautier’ye, Tezer Özlü’nün Pavese’ye, T.S. Eliot’ın Ezra Pound'a, Tanpınar’ın Yahya Kemal’e olan sevgisini ve tabii kendi yazarlarımıza olan o aşkın sevgiyi tarif ederken, anlaşılabilir olmakta zorlanırız.
 
Joachim Trier’in Reprise/Tekrar (2006) filmi, 40 yaşımdan sonrası için sakladığım işlerdendi. Hande Öğüt’ün cevaplarını okuyunca, –daha 6-7 yılım olduğu halde– tekrar izledim. (Tibor Dery’nin “Portekizli Kıral Kızı” ve Aberto Moravia’nın “Yorulmuş Yosma” öyküleri ile bazı şiirler dışında ikinci kez okuduğum, izlediğim hiçbir şey olmamıştı, şimdiye değin. Belki de zamanı gelmiştir.) Onun yazarları ve kitaplarıyla kurduğu ilişki Tekrar’daki bir sahneyi hatırlattı bana –zaten hep aklımda olan: yazar olmayı hayal eden iki genç, uzun yıllardır kitap yayımlamayan ve Blanchot gibi münzevi bir hayat yaşayan Sten Egil Dahl adlı bir yazarın çok sevdikleri kitabından hareketle köpeğini gezdirdiği parkı bulurlar. Gençlerden biri, Dahl’ın oturduğu bankın kenarına çaktırmadan yanaşır ve yazar başka yöne bakarken, sanki sohbet ediyorlarmış gibi hava yaratır. Diğerinin yapması gereken tek şey deklanşöre basmaktır. Öyle de olur. Küçük bir pürüz vardır ama: fotoğraf lens kapağı açılmadan çekildiği için Maleviç’in Siyah Kare’sine benzeyen bir şeydir elde edebildikleri.
 
Aynı filmin bir başka sahnesinde faşizan bir tip kadınları şu canhıraş sözlerle küçümser: “Bir kız seni hiç bilmediğin bir müzikle tanıştırdı mı ya da lisede okumadığın bir kitabı tavsiye etti mi? Ana akımın biraz dışında bir şey önerdi mi yani? Paylaştıysa eski bir erkek arkadaşından, kardeşinden, babasından öğrenmiştir. Tek bildikleri rol yapmak... Bazen Zerdüşt olmak gerekir. Kaba ol.” Bir Norveç filminden aktardığım bu sözler tüm dünyada kadın hareketinin ne denli önemli ve elzem bir itiraz olduğunu gösteriyor, göstermeli. Hande Öğüt’ü, 10 yılı aşkın bir süredir yayın hayatını sürdüren Psikeart Dergisi’ndeki  yazıları ile tanımıştım. Birkaç sayıdan sonra dergiyi edinme sebebim oldu yazıları: Kafka’nın kitaplar için yaptığı tarifi anımsatırcasına, kafaya inen balyoz gibi uyandırıyordu insanı. Onun “her lafı getirip durduğu yer” denilerek öteki yana çekilen söylemi, bir kor alev gibi karşımızda duran, buna rağmen dank edemediğimiz ‘kadın meselesi’ için bir ses verme ve hâkim 'toksik' söylemden sesini ayrıştırma çabasıdır aslında. Bu düzen içinde kendi olmayı başarmış ve kendi kalmaya kararlı bir entelektüelin sesi. Misal, Sapfo’yu ve şiirini Öğüt’ü okumasaydım anlayamazdım ve daha neler neler... Dil değişmeden düzen de değişmeyecek, bu çok açık. Süregelen kayıtsızlık karşısında Hande Öğüt gibi yazarlara ihtiyacımız var. Hiç bilmediğimiz bir müzikle ya da kitaplarla tanışmak ise işin tuzu biberi.
 
M. Milât Özçelik / 9 Mayıs ‘22
 
 1.
Harçlığınızla aldığınız ilk kitabı hatırlıyor musunuz?
İlkokul yıllarında ailemin verdiği harçlıkları, bayramlarda, özel günlerde “topladığım” paraları çoğunlukla kitapçı ve kırtasiyelerde harcar, kalemler, defterler, kitaplar alırdım. O yıllarda hasta olup okula gitmemek de kitap okumak için bir bahaneydi, hem hasta olunca dilediğiniz alınır ve bu elbette bir kitap olurdu. Bu yıllarım, büyük bir kentte değil, daha küçük bir güney kentinde geçtiği için etrafta çok kitapçı yoktu. 12 Eylül öncesinin ikliminde, sattığı kitaplar yüzünden tehditler ve şiddet eylemleriyle karşılaşmasına rağmen direnen Remzi Kitabevi, iyi ki de tek seçeneğimdi, kitap/okuma tercihimi şekillendirmişti adeta. Mihail Zoşçenko’nun Lastik Papuçlar ve Nâzım Hikmet’in Sevdalı Bulut adlı kitapları hatırladığım kadarıyla harçlığımla aldığım ilk kitaplar ve bu yazarlardan da okuduğum ilk kitaplardı.
Üniversite birde harçlığımı çıkartmak için ara ara yaptığım anketörlük sayesinde yani kazandığım ilk para ile aldığım ilk kitap ise Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ı olmuştu. Bu romanı nihayet Çınaraltı’ndan bir tezgâhtan heyecanla almış ve cebimdeki tüm parayı verdiğimi bile algılayamamış, Beyazıt’tan Bomonti’ye, eve kadar yürümek zorunda kalmıştım. Simone de Beauvoir’nın birkaç kitabı da yine aynı şekilde tabana kuvvet vermişti, ama değerdi!
 
2.
Kitaplarınızın oluşturduğu yekûn için kitaplık mı kütüphane mi demeyi tercih ediyorsunuz? Sizce bir kitaplık hangi noktadan sonra kütüphane olmaya ‘terfi eder’?
Evime gelen arkadaşlarımdan, “Burası ev değil kütüphane” lafını çok duymuşumdur. Kitap çocukluğumdan bu yana benim için en iyi arkadaş ve derin bir tutku. Annemlerin hallice kitaplığına ve çoğu dolaplarda saklı kitaplarına özenerek kendi kitaplığımı çocuk yaşta oluşturmaya başladım. Sadece harçlıklarla aldığım kitaplarla yetinmiyor, onların kitaplarından da odama çaktırmadan taşıyor, çalıyordum! Dimitır Dimov’un Tütün’ü, Yaşar Kemal’in İnce Memed’i, Bernard Malamud’un Kiev'deki Adam’ı, Joyce Carol Oates’ın Kadınlar’ı, Yasunari Kawabata’nın Karlar Ülkesi, Jerzy Kosinski’nin Boyalı Kuş’u, Simone de Beauvoir’in kitapları hibe yoluyla (!) mülklendiğim kitaplar arasındaydı.
Lise sona dek iyi bir kitaplık oluşturma yoluna girmiştim. Üniversite yıllarında kütüphanelerden ödünç aldığım kitaplara sahaflardan, tezgâhlardan, fuarlardan aldığım kitaplar eklenmeye başladı. Beyoğlu’nda oturduğum bir dönem, ekmek almaya çıkıp Pandora ve Simurg’dan alınmış iki üç torba kitapla dönerdim eve. Benim için sokağa çıkmak, çarşıya inmek kitapçıya gitmek demekti. Kitap eleştirileri yapmaya başladığım dönemde ise yayınevlerinden, yazarlardan gelen kitaplarla bu sayı artmaya ve artık raflardan, karton kutulardan, torbalardan taşmaya başladı. Böylece yıl be yıl kütüphanem kendini kurmaya başladı. Cilt ve kâğıt kokusu, kitap tutkusu, okuma aşkı yıllardır devam ediyor, sahip olduğum en önemli hazine, doğrusu tek gönüllü mülkiyetim kütüphanem.
Okumaya pek de merakı olmayan, kitapçı gezmeyen, hasbelkader edindiği kitapları bir araya toplayarak oluşturduğu alana kitaplık diyen insan çok. Kitaplık bir mobilya, sadece kitapların konulduğu alan değil, severek, tutkuyla alınmış, okunmuş, değeri bilinmiş, kategorize edilmiş kitapların bulunduğu küçük bir evren olmalı ve bu evren büyüdükçe, geliştikçe kütüphaneyi oluşturmalı. Kütüphane, kitaplığa oranla biraz daha titizlik, aşk, uzmanlık, deneyim ve emek işi sanırım. Ve tabii özellikle de günümüzde maddiyat ile de çok ilişkili. Kitap fiyatları el yakarken, bir yandan yayınevleri, kitapçılar kapanırken, insanlar evlerine ekmek zor alırken, internetin cazibeli kısa yolu hızla yayılırken, eğitim ve entelektüel seviye hızla düşerken kütüphaneler kurmak ve onları sürdürebilir kılmak da çok mümkün olamıyor artık.
 
3.
Ülkemizdeki insanların çoğunun kitaplarını yayınevlerine göre dizdiklerini /yerleştirdiklerini düşünüyorum. Georges Perec’in “Kitap Yerleştirme Sanatı ve Yolları Üzerine Kısa Notlar” başlıklı yazısında (Gergedan, Ekim 1987) yayınevine göre dizme seçeneğini es geçmiş olmasına şaşırmıştım. Siz nasıl diziyorsunuz? İkinci bir seçenek olarak hangi yolla dizerdiniz?
Ben temalara göre diziyorum. Temalar da kendi içlerinde alt temalara ayrılıyor tabii. Bu her tema da yazar ismine ya da tarihe göre sıralıdır. Aralara söz konusu kitaplara dair yazılmış referans kitaplar, açıklama kitapları eklenebilir. Örneğin Perec’in Yaşam Kullanma Kılavuzu dünya edebiyatı bölümündedir ama hemen yanında Enis Batur’un Perec Kullanım Kılavuzu ya da Orhan Pamuk romanlarının yanında Pamuk’un kitapları üzerine yazılmış kitaplar bulunur. Bu iki örneğe benzer dizilim çoktur bende. Onları edebiyat eleştiri bölümüne de koyabilirdim ama bir bütünlük oluşturması arzusuyla böyle sıralandılar.
Yayınevine göre dizmek hiç bana göre değil, çünkü çok farklı kategoride kitaplarım var. Yani bir kadın romanı ile bir tarih kitabını ya da şiir kitabıyla siyaset eleştirisini sırf aynı yayınevinden yayımlanmışlar diye yan yana koymak bana kitaba biraz ürün olarak yaklaşmak gibi geliyor. Kitapevleri, kitapçılar için işlevsel ve pratik bir yöntem olabilir ama ben bu genelleştirmeden pek hoşlanmıyorum, hatta birkaç kitapçı ile bu konuda tartışmaya varan bir fikir teatisine bile girmişliğim vardır. İkinci seçenek düşünemiyorum.
 
4.
Artık ‘nadir kitap’ vb. sitelerin yanında, sosyal medya platformları üzerinden yürüyen ‘online mezatlar’ bile var. Bir kitaba ulaşmak o kadar da zor değil; yeter ki bazen absürd meblağlar gözden çıkarılabilsin. En uzun süre aradığınız kitabı ve başınızdan geçenleri paylaşır mısınız?
Hepsini hatırlamıyorum elbette ama kimi özel ilgi alanı, kimi yazacağım bir metne katkısı olması açısından çok fazla kitap aramış, ayaklarıma kara sular inene dek köşe bucak gezmişimdir. Yıllar önce William Faulkner’in Ses ve Öfke’sini aramadığım kitapçı, sahaf, arkadaş kalmamıştı sanırım. Hatta yayınevine yeni baskı yapmaları için istekte bile bulunmuştum. (Epey sonra basıldı.)
Nathalie Sarraute’nun “Yönelişler”i başta olmak üzere yeni roman akımının temsilcilerinin ilk baskılarını çok aramışımdır. Yine kimi polisiye kitaplar ve Cingöz Recai serisi özellikle... Kaos GL’nin ilk sayısını bulmakta çok zorlanmış ve bulamamıştım mesela. Ama aylarca arayıp hiçbirini bulamadığım, fotokopi yöntemi ile ancak ulaşabildiğim eserler, Selçuk Baran’ın kitapları oldu. Onun kitapları üzerine Eşikcini dergisine yazacağım bir yazı için epey gezdiğimi ve eli boş döndüğümü hiç unutmuyorum. Yanı sıra, pek çok kitapçı ya da sahafa Selçuk Baran’ın cinsiyetine ve yazdıklarına dair açıklamalar yapmak zorunda kalışım beni epey yormuştu. Sanki kimse duymamış, bilmemişti bunca güzel hikâyenin yazarı olan bu güzel kadını ki Baran’ın kadri bilinmemiş yazarlardan biri olduğunu düşünerek, 9. sorunuza buradan bir ön cevap veriyorum.
 
5.
Kütüphanenizdeki/Kitaplığınızdaki en sevdiğiniz serilerden bahseder misiniz? Kapanmış yayınevleri içinde en çok özledikleriniz hangileri?
En sevdiğim seriler, feminist kitaplar, kadın yazarlar bölümü, beden sosyolojisi ve politikalarına dair eserler, sanat kitapları, felsefe, sosyoloji, psikoloji, polisiye ve gotik, çağdaş dünya edebiyatı, manga kitapları, dünya klasikleri, ekoloji, yoga ve newage dinlerine dair kitaplar, üniversite yıllarımdan kalma gerilla ve komünizm kitapları… Yani aslında tüm serilerimi, kitaplarımı seviyorum. Bir ara çok merak sardığım dinler tarihi, arkeoloji ve Türkçe edebiyat kitaplarıyla uzun zamandır pek ilgili değilim. Kendileriyle epey mesai harcadığım ve vakit geçirdiğim seri ise feminizme dair ve feminist yazarlar tarafından yazılmış kitaplar ile beden/cinsiyet siyaseti kitapları.
Yayınevlerini artık eskisi gibi takip edemiyorum, hangisi kapandı hangisi online oldu pek bilemiyorum. Ama anımsadıklarım; Telos, Ayizi, İyi Şeyler, Pusula gibi yayınevlerinin kitaplarını özlüyorum. Dergi bazında daha fazla; Hayalet Gemi, Geceyazısı, Mesele, Kaktüs, Pazartesi, Feminist Politika, Amargi, Feminist, Defter, Eşikcini, Metis Çeviri, Virgül ve Radikal Kitap.
 
6.
Hermann Hesse Robert Walser’den bahsederken, “Yüz bin okuru olsaydı, dünya daha güzel bir yer olurdu” diye yazmıştı. Sizin için böyle bir kitap/yazar var mı ve neden?
Feminist yazarların pek çoğunun kitabı bu konuda işlevsel ve bilinçlendiricidir. Örneğin bell hooks’un “Feminizm Herkes İçindir” adlı kitabı, hem basit hem pratik anlatımıyla harika bir başlangıç olabilir. Einstein’ın kitapları ve kuramları, Ursula K Le Guin’in feminist dönem eserleri, Vandana Shiva gibi küresel ekonomi ve kaynakların yok edilmesine karşı duran ve de Carol J. Adams gibi feminist/vejetaryen aktivist ve düşünürlerin eserleri ile vazgeçemediğim Rus klasikleri…
 
7.
Alıp da okumadığımız kitaplar var bir de... Buradan onları teselli etmek için ne söylemek istersiniz?
Her şey değişkendir. Sizi almışım ancak artık o dönemdeki ruh haline ya da beğeniye, ilgiye vb. sahip değilim ama sonra yeniden ilgilenebilirim. Yani bir gün mutlaka buluşacağız. Ya da sıra size de gelecek merak etmeyin… Varlığınız yeter!
 
8.
“Bunların hepsini okudun mu?” sorusunu hangi cevaplarla karşılıyorsunuz?
Evet, saçma bir soru değil mi? Bir sürü kitaplıktan oluşan koskoca bir kütüphane. Nasıl hepsini okumuş olabilirim? Genelde, “hayır”, “bir kısmını”, “bazılarını” ya da “bazıları okunmak değil bakılmak ya da referans olarak kullanılmak için” gibi duruma göre yanıtlar veriyorum. Ama bir de şu temrinler var;  okumadıysan niye aldın, satsan ya bunları, artık her şey internette, bu kadar kitabı ne zaman okuyacaksın? vb. Bunlar daha sinir bozucu!
 
9.
Iskalandığını düşündüğünüz yerli yazarlar kimlerdir?
Kadın yazar ve şairler… Özellikle de Türkiye’de yaşamış “azınlık” dediğimiz kadın yazarlar. İlk feminist aktivist, Türkiye kadın hareketinin en uzun soluklu dergisi Hay Gin'in yazarlarından Hayganuş Mark; yine o dönem kadın kurtuluşu için mücadele eden 1862'de ilk Ermenice kadın dergisi olan Gitar'ı yayımlayan Elbis Gesaratsyan; romanlarında kadınlar üzerindeki toplumsal baskıları dillendirdiği için yoğun tepkiler alan Ermeni edebiyatının ilk feminist yazarı Sırpuhi Düsap; kadınlar arasında örgütlü dayanışmayı savunan Zabel Asadur; cinsiyetler arasındaki toplumsal adaletsizliği eleştirirken savaş karşıtı tavrıyla da sivrilen Zabel Yesayan… Mücadeleleri ve trajik hikâyelerinden fazlasıyla etkilendiğim ve ıskalandığını düşündüğüm önemli yazarlar.
 
10.
Üç de film önerisi isteyerek bitirelim!
Üzerine en çok düşündüğüm soru bu oldu… Öyle geniş bir yelpaze ki sinema ve çok sayıda beğendiğim filmlerden, sinema ekollerinden nasıl bir seçim yapsam diye düşünürken üçe üç katayım dedim ve ortaya şöyle bir tablo çıktı.
Üç kadın filmi: Orlando, (Sally Potter), Bir Sessizlik Sorgusu (Marleen Gorris), Itty Bitty Titty Committee (Jamie Babbit).
Polisiye tadında üç film: Thelma ve Louise (Ridley Scott), Fargo (Cohen Biraderler), Otomatik Portakal (Stanley Kubrick)
Üç de belgesel: Feministler: Ne Düşünüyorlardı? (Johanna Demetrakas), Stonewall Uprising, (Kate Davis/David Heilbroner), Food, Inc. (Robert Kenner).
 
HANDE ÖĞÜT

 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ergin Altay ile Rusçadan Türkçeye Çeviriler Üzerine Bir Röportaj / M. Milât Özçelik

Ergin Altay 1937'de Edirne'de doğdu. Babasının devlet memuru olması nedeniyle çocukluğu Anadolu'nun çeşitli kentlerinde geçti. 1953''te Kuleli Askeri Lisesi'ne girdi. Orada kendi isteğiyle yabancı dil olarak Rusça'yı seçti. 1956'da DTCF Rusça bölümünden mezun oldu. Askeri Lise'de Rusça öğretmenliği yanında Rusça'dan Türkçe'ye çeviri ile ilgilenmeye başladı. İlk çevirisi Yusuf  Ziya Ortaç'ın  "Akbaba"  dergisinde yayınlanan Zoşçenko'dan bir öyküdür. Daha sonraları özellikle Dostoyevski ve Tolstoy başta olmak üzere çeviriler yaptı. Puşkin, Gogol, Çehov, Gonçarov, Lermontov, Gorki, Bulgakov, Turgenyev çevirdiği diğer yazarlardandır. Mesleğini günümüzde de sürdürmektedir.  * Rusçadan Türkçeye çok sayıda kitap çevirdiniz. Neredeyse tüm klasik Rus edebiyatını sizin çevirilerinizden okumak mümkün. Rusça’dan Türkçe'ye yaptığınız çeviriler için neler söylemek istersiniz? Mütemadiyen karşı karşıya kaldığınız so

Bibliyofil Konuşmaları #35: Tuncay Birkan

     Arthur Rimbaud, Van Gogh ve Halit Refiğ. Başka bir isim gelmiyor aklıma: bu yaşıma kadar çok az biyografi(k metin) okudum. Şiirin zehirli tadını erken yaşta keşfettiğim için Rimbaud ve ilk gençliğin trajik hikâyelere olan dolaysız yatkınlığından van Gogh neyse de, Halit Refiğ merakı nereden çıktı? ‘Yeşilçam Sineması’ bir yana, sinemanın kendisiyle bile çok özel bir bağım olmadığı halde tesadüfen edinip okuduğum Refiğ kitabı “Düşlerden Düşüncelere Söyleşiler” (Haz.: İbrahim Türk, Kabalcı Yay., 2001.) yalnızca diğer biyografik anlatılardan değil, okuduğum nice yapıttan daha çok şey öğretmiştir bana –bilhassa 1950 sonrası Türkiye tarihi konusunda. Gerçi okurluğumu hiçbir zaman ‘öğrenme’ ve bilgi odaklı inşa etmedim. Şiirin ve kurgunun yerine göre keskin yerine göre flu sınırlarında gezinmek hep daha cazip gelmiştir bana.   Tuncay Birkan  kitaplarla çepeçevre biri: birkaçını yazıp, birçoğunu yapmış, daha çoğunu okumuş ve okumak için edinmiş biri olarak kendi ‘kâğıt evi’ni kurmayı başa

Muallakat ve Şairleri: Bir elin ağza gidişi gibi...

Etel Adnan Muallakat ( muallakāt) , câhiliye döneminde yedi (veya on) şaire ait seçkin kaside koleksiyonuna verilen addır. (Hangi şairlerin şiirlerinin bu derlemeye dâhil edildiği ve sayılarının kaç olduğu konusunda farklı görüşler ortaya çıkmıştır.) Sözlükte,  “bir şeyi diğeriyle irtibatlandırmak, bir şeyle ilgilenip onu beğenmek ve sevmek” anlamındaki alak (alâka) kökünden türeyen muallaka kelimesinin çoğulu olan muallakat “beğenildiği için herkesin görebileceği bir yere asılan, sergilenen şiirler” demektir. Rivayete göre muallakat, câhiliye devri Arap yarımadasının çeşitli yörelerinde kurulan Ukâz vb. panayırlarda düzenlenen şiir yarışmalarında eleştiri süzgecinden geçerek seçilmiş, keten bezinden yapılmış tomarlara altın suyu ile yazılıp Kâbe’nin duvarına asılmıştır. Muallakat şairlerinin en eskisi, milâdî VI. yüzyılın ilk yarısında yaşadığı kabul edilen İmruülkays b. Hucr ’dur. Diğerleri bu asrın ikinci yarısında hayat sürmüştür. Bunlardan sadece Lebîd b. Rebîa