Oysa okurluğum, acı konusunda kendimi sınamakla geçmişti: onca trajik hayat anlatısına bakıp diğerkâmlığımla kendimi özne yapabiliyorum sanırdım. Bilmek ayrı, yaşamak ayrıymış. En iyi, bağrış-çağrışlar içinde inlerken anlıyor insan bunu. Sevdiğim şairleri, yazarları düşündüm ben o anlarımda, ailemden bile önce onlar geldi aklıma: Paul Celan, Sami Baydar, Elizabeth Smart, Nicolas Chamfort, Robert Walser…
Onun anlatısı kuru bir biyografik söylemin ötesinde, bir çeşit Mûsâ-Hızır kıssası gibidir –didaktizme prim vermeden elbette. Namık Kemal için yazdığı yazıda olduğu gibi; o geminin güvertesinde ‘halkı beklerken’ acıyla öten düdüğün tarifi güç hayal kırıklığından ibret aldığımız da olur, Mihrî Hatun’un sessiz, gözardı edilmiş iç çekişlerine şahitlik ederek bir gül bahçesinde gezdiğimiz de. Ümit, yeter tesellisi olur okurun.
Lemi
Özgen ve Arkadaş Zekai Özger (60’lar sonu, SBF Yurdu kantininde. “Bir gece yarısı sohbeti.” notunu düşüyor Özgen, “Genç olmanın dayanılmaz sevinci ve geleceğe umutla bakışımız.”) |
Harçlığınızla aldığınız ilk kitabı hatırlıyor musunuz?
Evet, hatırlıyorum ve kitap ne mutlu ki, hala bende duruyor. Vercors’un “Susan Deniz” adlı kitabı. Varlık Yayınları’ndan 1965 yılında çıkmış ve fiyatı 2 lira. Ben de 17 Nisan 1965 diye tarih atmışım üzerine. Edebiyat öğretmenimizin tavsiyesiyle almıştım. Çeviren Suat Efe. Kitapta İkinci Dünya Savaşı’nın acı yıllarında Fransız halkının Alman İşgal ordusuna karşı gösterdiği kayıtsız küçümseme anlatılıyordu.
Kitaplarınızın oluşturduğu yekûn için kitaplık mı kütüphane mi demeyi tercih ediyorsunuz? Sizce bir kitaplık hangi noktadan sonra kütüphane olmaya ‘terfi eder’?
Benim mütevazı kitaplığıma kütüphane denemez. Kesin bir sayım yapmadım ama 1000’i aşkın miktarda kitabım var ve bu sayı doğal olarak artıyor. Bence bir kitaplık kitap sayısıyla değil, içindeki kitapların niteliğiyle kütüphane olmaya ‘Terfi” eder. İçinde az da olsa el yazması tababet kitaplarının, şahsi anıların, seyahat kitaplarının bulunduğu bir yer, bence kitaplık değil, kütüphanedir.
Ülkemizdeki insanların çoğunun kitaplarını yayınevlerine göre dizdiklerini/yerleştirdiklerini düşünüyorum. Georges Perec’in “Kitap Yerleştirme Sanatı ve Yolları Üzerine Kısa Notlar” başlıklı yazısında (Gergedan Dergisi, Ekim 1987.) yayınevine göre dizme seçeneğini es geçmiş olmasına şaşırmıştım. Siz nasıl diziyorsunuz? İkinci bir seçenek olarak hangi yolla dizerdiniz?
Ben önce yazar sonra da yayınevi adını esas alarak diziyorum kitaplarımı. Yazar adlarını yayınevi adlarından daha kolay hatırlayabiliyorum çünkü. Denediğim bir başka seçenek de şu olmuştu: Kitap kapaklarının sırtlarına renkli küçük kağıtlar yapıştırıyordum. Mesela kırmızı kağıt şiir, sarı roman, mavi hikaye şeklinde. Ama sonra iş karmaşıklaştı. Her edebiyat türündeki kitapları ayrıca ‘renklendirmek’ gerekiyordu çünkü. Yabancı, yerli, polisiye, aşk, bilimkurgu, anı, belgesel vesaire gibi. Mecburen vazgeçtim. Şimdi yine yazar adlarına ve sonra da yayınevi adlarına göre sıralıyorum.
Artık ‘nadirkitap’ vb. sitelerin yanında, sosyal medya platformları üzerinden yürüyen ‘online mezatlar’ bile var. Bir kitaba ulaşmak o kadar da zor değil; yeter ki bazen absürt meblağlar gözden çıkarılabilsin. En uzun süre aradığınız kitabı ve başınızdan geçenleri paylaşır mısınız?
Cemal Kutay’ın “Örtülü Tarihimiz” adlı kitabının 2. cildini edinebilmek için epey uğraşmıştım. Çünkü kitap kitapçılarda ve bayilerde satılmıyor sadece abonelere gönderiliyordu. Abone olabilmek için de posta ve banka havalesi veya PTT posta çeki kullanılması gerekiyordu. Bilgisayar henüz sözkonusu değildi ve sağlığımın da bozuk olduğu günlerdi. Birkaç denemeden sonra tam pes etmek üzereyken rahmetli kızkardeşim Levin imdadıma yetişmiş ve benim yerime o işleri hallederek kitaba ulaşmamı sağlamıştı. Onca zahmetten sonra kitabı daha bir zevkle okuduğumu söylememe gerek yok elbette.
Kütüphanenizdeki/Kitaplığınızdaki en sevdiğiniz serilerden bahseder misiniz? Kapanmış yayınevleri içinde en çok özledikleriniz hangileri?
Kemal Tahir, Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Adalet Ağaoğlu, Sait Faik, Cemal Süreya, Turgut Uyar, Edip Cansever, Ece Ayhan, İhsan Oktay Anar, Steinbeck, London, Ursula Le Guin, Conan Doyle serilerini seviyorum ve dönüp dönüp yeniden okuyorum. Şükür ki, şimdilik sevdiğim kitabevleri içinde kapanmış olanı yok. Umarım böyle de gider.
Hermann Hesse Robert Walser’den bahsederken, “Yüz bin okuru olsaydı, dünya daha güzel bir yer olurdu.” diye yazmıştı. Sizin için böyle bir ortak kitap/yazar var mı (ve neden)?
Steinbeck’in “Fareler ve İnsanlar” kitabı. Çünkü iki insan arasındaki katıksız dostluğu anlatıyor ve bence biz insanların en çok ihtiyaç duydukları şey dostluk.
Alıp da okumadığımız kitaplar var bir de... Buradan onları teselli etmek için ne söylemek istersiniz?
Elbette onları tesadüfen değil, bilerek aldım. Daha çok zamansızlıktan okuyamadım bazılarını. Ama onları mutlaka okuyacağımı kesin olarak biliyorum ve bazen bu rahatlık nedeniyle okumayı ertelediğim de oluyor. Zaten bu durumdaki kitap sayısı çok az. “Ekmek çöpe atılır mı hiç?”
“Bunların hepsini okudun mu?” sorusunu hangi cevap ya da cevaplarla karşılıyorsunuz?
Onlara şaka yollu, “hayır bazılarını henüz okumadım ama bazılarını da 2-3 kez okudum ve böylece okumamaktan doğan kaybımı biraz olsun kapattım” diye cevap veriyorum. Umarım ne demek istediğimi anlatabilmiş oluyorum bu şekilde.
Iskalandığını düşündüğünüz yerli yazarlar kimlerdir?
Reşat Enis, Sermet Muhtar Alus, Abbas Sayar.
3 de film önerisi isteyerek bitirelim!
Esaretin Bedeli, Schindler’in Listesi, Full Metal Jacket.
Yorumlar
Yorum Gönder