Ana içeriğe atla

Muallakat ve Şairleri: Bir elin ağza gidişi gibi...

Etel Adnan

Muallakat (muallakāt), câhiliye döneminde yedi (veya on) şaire ait seçkin kaside koleksiyonuna verilen addır. (Hangi şairlerin şiirlerinin bu derlemeye dâhil edildiği ve sayılarının kaç olduğu konusunda farklı görüşler ortaya çıkmıştır.)

Sözlükte, “bir şeyi diğeriyle irtibatlandırmak, bir şeyle ilgilenip onu beğenmek ve sevmek” anlamındaki alak (alâka) kökünden türeyen muallaka kelimesinin çoğulu olan muallakat “beğenildiği için herkesin görebileceği bir yere asılan, sergilenen şiirler” demektir.

Rivayete göre muallakat, câhiliye devri Arap yarımadasının çeşitli yörelerinde kurulan Ukâz vb. panayırlarda düzenlenen şiir yarışmalarında eleştiri süzgecinden geçerek seçilmiş, keten bezinden yapılmış tomarlara altın suyu ile yazılıp Kâbe’nin duvarına asılmıştır.

Muallakat şairlerinin en eskisi, milâdî VI. yüzyılın ilk yarısında yaşadığı kabul edilen İmruülkays b. Hucr’dur. Diğerleri bu asrın ikinci yarısında hayat sürmüştür. Bunlardan sadece Lebîd b. Rebîa müslüman olmuş ve İslâm devrinde de uzun müddet yaşamıştır.

Muallakat tamamıyla klasik kaside tarzında nazmedilmiştir. Altmış ile yüz beyit arasında değişen kasidelerin özelliği bütün beyitlerinde aynı kafiyenin tekrar edilmesidir.

Muallakat'ın tam metin olarak Türkçe’ye tercümesi ilk defa Mehmed Şerefettin Yaltkaya tarafından gerçekleştirilmiştir (Yedi Askı, İstanbul 1943, 1985, 1989). İsmet Zeki Eyuboğlu (Yedi Askı, Arap Şiirinin İlk Parlak Dönemi, İstanbul 1985), Nurettin Ceviz - Kenan Demirayak - Nevzat H. Yanık (Yedi Askı, Arap Edebiyatının Harikaları, İstanbul, 2010) ve Sadık Yalsızuçanlar da (Muallakât-ı Seb’a-Yedi Askı, İstanbul 1998) muallakatı tam olarak nazmen Türkçe’ye çevirmişlerdir. (Şemseddin Sâmi’nin el-Muallakatü’s-seb‘ adlı çevirisi ise henüz basılmamıştır.) Muallakatın Türkçe’ye yapılmış kısmî tercümeleri de bulunmaktadır.

Buraya kadarlık bölümünü İslâm Ansiklopedisi’nden (yazan: Süleyman Tülücü) ve Şerafettin Yaltkaya’nın konuya ilişkin metninden faydalanarak hazırladığım yazıyı, Yedi Askı şairlerini tanıtarak ve şiirlerinden tanıtıcı küçük birer alıntı paylaşarak sürdürmek istiyorum.


***

İmriülkays (520-565)
[İMRUÜLKAYS b. HUCR]

Yemen, Hadramut ülkelerini yöneten Kinde emirlerinden Hâris oğlu Hucr’un oğlu olan İmriülkays (İslâm Ansiklopedisi’nde ‘İmruülkays’) 520’de Necit’te doğmuştur. (Bazı kaynaklarda doğum tarihi 501, ölüm tarihi ise 540 alarak geçmektedir.) Asıl adının Hunduc, Adî veya Müleyke olduğu kaydedilmektedir. İmriülkays onun lakabı olup “şiddet adamı, Tanrı Kays’ın kulu, Kaysoğulları kabilesinden bir kişi” anlamlarına gelir.

Erken yaşta şiir söylemeye başlayan İmriülkays’ı, babası, şiir yazmanın emirlere yakışmadığını ileri sürerek yanından uzaklaştırır. Dayısı Mühelhil şiiri seven biri olduğundan yeğenini yanına alır, yetişmesine yardımcı olur. O çağlarda Arap kabilelerinde soylu kimselerin şiirle uğraşması, özellikle emir çocuklarının şiire ilgi duyması utanılacak, yakışıksız bir olay sayılırmış. İmriülkays, dayısının yanında bulunduğu sürece kendisi gibi şiir söyleyen arkadaşlar edinmiş, onlarla gezilere katılmış, toplantılar, şiirli söyleşmeler düzenlemiş. Avlanmak, işret meclislerinde bulunmak, güzel sesli cariyelerin okudukları şiirleri dinlemek, gününü gün etmek, yaşamın tadını çıkarmak gibi işlerden başka kaygısı, uğraşı olmayan genç İmriülkays’ın şiir gücünü, ozanlık yeteneğini bu toplantıların geliştirdiği söylenir.

İlk şiirlerini bu eğlenceli yaşama ortamında söyleyen ozanın, beklenmedik bir dönemde, babasının öldürülmesi üzerine emir olduğu, kabilenin yönetimini eline aldığı bilinir. Babasının öldürüldüğünü duyunca en az yüz kişi öldürmeden, yüz kişiyi de tutsak etmeden kılıcı elinden bırakmayacağı üzerine and içer. (İmruülkays’ın bu kararını öğrenen Esedoğulları bir barış heyeti gönderir, fakat İmruülkays onları devrin intikam alâmeti olan siyah sarıkla karşılar.) Sonrasında bu andı yerine getirerek babasının öcünü aldığını yazıyor tarih kitapları. Ancak düşmanları yeniden ona karşı birleşmiş, yapılan savaşta İmriülkays’ın ordusu gerileyince Bizans İmparatoru Justinianus’a [Iustinianos] (483-565) başvurduğu, Bizans’a gelerek onunla konuştuğu söylenir. Oysa onun ardından İstanbul’a gelen düşmanı Tamah, İmparator’a İmriülkays’ın çok çapkın bir ozan olduğunu, İmparator’un kızını bile baştan çıkardığını söyler. Bunun üzerine İmparator da ona zehirli bir giysi bağışlar-hediye eder. Bu giysiyi giyen ozan dönüş yolundayken Ankara yakınlarında ölür (565).

Hz. Muhammed’in (salât ve selâm O’nun üzerine olsun)
 İmriülkays’ın şairliğini takdir edip onun şairlerin öncüsü ve bayraktarı olduğunu söylemesi, Hz. Ali’nin de şiirlerini beğenip övmesi şöhretini daha da arttırmıştır.

İmriülkays’ın şöhreti Basralı âlimlerin onu klasik kasideye ilk şeklini veren, kasideyi ilk uzatan, sevgilisinin göç ettiği yerlerde durup ağlayarak hissiyatını dile getiren ilk şair olarak nitelemelerinden kaynaklanmış olmalıdır. Ozan, yapıtlarında öylesine açık konuşur ki sevgililerin adlarını dahi açıklamaktan, onlarla buluştuğu yerleri söylemekten kaçınmaz. Şiirindeki etkinliğin nedenlerinden biri de budur.1

Analım, ağlayalım, sevgiliyi, yurdunu,
Durun Sıktıllıva’da Dahul’den
Havmel’e, Tudıh’tan Mikrat’a uzayan yerde.
Ordadır güney yellerinin kumlarla örtüp
Kuzey yellerinin açtığı izler.
O kırlarda, o sulak yaylımlardadır daha
Karabiber gibi gübreleri ak geyiklerin.
Arkadaşlar bağlarken yüklerini ben ağlardım
Dikenler arasında, durdurur da bineklerini
Ağlama, kendine gel derdi bana yoldaşlarım.
Ağlamaktır ilacım, var mı başka bir yer
Ağlayıp inleyecek, bu silik izler üzerinde,
Eski sevgililer yolunda, Mesel dağında
Ümmülveyris’e, komşusu Ümmürrebab’a?
Şöyle bir kalkınca o çifte sevgili, karanfil
Gibi misk kokuları gelirdi rüzgârla.
Öyle boşanmıştı ki gözyaşlarım göğsüme
Islanmış kılıcımın sırımı bile.
(...)


(Anonim)

*

Tarafe (539-564)
[TARAFE b. ABD]

Tarafe, Yedi Askı ozanlarının en genci, en güçlüsü, ünü Araplar arasında en yaygını, etkisi en uzun sürenidir. 539’da doğmuş 564’te öldürülmüştür. Bu kısa yaşamına karşılık şiirdeki gücü, söyleyişindeki özellik onun Arap ozanlarının en büyükleri arasında anılmasına yetmiştir. Asıl adı Amr olup Tarafe (tarfe, “ılgın”) lakabıdır. Bazı kaynaklarda yirmi altı veya yirmi yaşında öldürüldüğü için “İbnü’l-işrîn” olarak da anılır.

Tarafe’nin öldürülmesi, emir Amr’ın düzenlediği bir toplantıda geçen bir olaya bağlanır. Çok genç yaşta şiirleriyle ün sağlayan Tarafe’yi, hükümdar, sarayında düzenlenen içki şölenine çağırır. Tarafe bir yakını, kimine göre dayısı ile toplantıya katılır, içilip sarhoş olunduğu bir sırada hükümdarın güzel kızkardeşi şöyle bir görünür, Tarafe de ona anlamlı anlamlı bakar, sonra da güzel bir beyit okur. Buna aşırı ölçüde kızan hükümdar ozana dik dik bakmakla yetinir, oysa ozan aldırmaz bile.

Başka bir toplantıda, bu olayın etkisi altında kaldığından olsa gerek, hükümdarı yerici nitelikte şiirler söyler Tarafe. Emir Amr düşünür taşınır, ozanı açıkça öldürtmekten çekinir. Bunun üzerine mükâfatlandırılacakları vaadiyle bir mektup Tarafe’nin dayısına, bir mektup da kendisine verir ve ikiliyi Bahreyn emirine gönderir. Yolda mektuptan kuşkulanan dayısı mektubu açar, emirin bu mektubu getireni öldürmesini Bahreyn emirine yazdığını görünce mektubu yırtıp kaçar. Tarafe ise korkmaz, kuşkulanmaz, dayısının uyarılarını dikkate almaz ve mektubu açmadan emire götürür. Bahreyn emiri Tarafe’nin akrabasıdır. Kaçması için fırsat verdiyse de Tarafe kaçmaz. Vali idam hükmünü uygulamayarak görevinden istifa eder. Yerine gelen yeni vali, Tarafe’yi ellerini ve ayaklarını keserek diri diri gömer.

Rivayete göre Tarafe, henüz küçük yaşta iken usta bir şair olan Müseyyeb b. Ales’i bir şiirinde erkek deve için dişi deve sıfatı kullandığından sonraları darbımesel haline gelen, “Erkek deve dişi deveye dönüşmüş” (istenveka’l-cemel) sözüyle eleştirmiş, küçük bir çocuğun bu acı eleştirisi karşısında Müseyyeb, “Bir gün dili yüzünden öldürülür” demiştir.

Abdülkâdir el-Bağdâdî’ye göre Tarafe, câhiliye şairleri arasında şiir kalitesi bakımından İmriülkays’tan sonra ikinci sırada gelmektedir. İbn Kuteybe onu “kasideyi en iyi söyleyen şair” diye nitelendirmiştir. Asmaî, Tarafe’yi birinci tabaka şairlerden kabul eder. Lebîd’e, “Araplar’ın en iyi şairi kimdir?” diye sorulduğunda “şaşkın kral” (İmruülkays) demiş, “Sonra kim?” denildiğinde “yirmilik delikanlı” (Tarafe) cevabını vermiştir. Hassân’ın, “Araplar’ın en iyi şairi kimdir?” sorusuna cevabı ise “kabile olarak Hüzeyl, kaside olarak Tarafe” şeklindedir. Benzer bir soruya Cerîr’in cevabı da Tarafe olmuştur. Onun şu beyti yaygın mesel haline gelmiştir:

Gösterecek sana günler cahili olduğun nice şeyi
Getirecek sana haberleri azık verip görevlendirmediğin birçok kişi.

Tarafe’nin şiirinde başlıca konu sevgi, yaşamın tadını çıkarmak, ölmeden gerekeni yapmak, gözü arkada kalarak ölmemektir. Çok genç yaşta öldürülmesine karşılık dili, şiir söyleyişi, derin duyuşu, coşkunluğu, şiirde sağladığı belirgin uyum bütün açıklığıyla gösterir kendini. Savaşları, yiğitliklerini, devesini anlatırken bile bir gönül insanı olduğunu, yaşarken sevip sevilmenin gerektiğini, bunun için yaşamanın anlam taşıdığını sezdirir okuyucuya. Güzel sevmek, içip eğlenmek, avlanmak onun şiirinde değişmeyen ögelerdir. Ölümünden sonra etkisi, ünü daha da yayılmış, birçok Arap ozanına öncülük etmiştir.2

 Sehmed’te Havle’nin toztoprak olmuş
Evinden izler, bir elin dövmeleri gibi.
Hail, Dumey dedikleri bahçede
Ağladım sabahlara dek, ağlattım.
Durdurmuş yoldaşlarım develerini:
“Kendine gel, dayan, üzülme” dediler bana.
Giderken Halik oymağından olan sevgilim
Kayıklar bağlı gemiler gibi dizili
Develer, Adevlâ’nın, Bin Yamin’in
Bir düz, bir kıvrık giden gemileri gibi.
O gemiler yarardı suda dalgaları
Mufayıl’ın toprağı yarışı gibi.
Bir geyik yavrusu vardı onlarla, sürmeli,
Bir inci, bir zebercet çifte gerdanlıklı.
Yavrusuz otlağa giden, misvak yiyen, dallar,
Yapraklar arasında saklanan bir ceylan.
Bir papatyadır esmer dudaklarının gülüşü,
Nemli kumlar üzerinde düz, beyaz.
Güneş sulamış onun dişlerini,
Dişetleri dövmeli, düzgün.
Güneşle donanmış yüzü sevgilimin,
Öyle parlak, öyle güzel mi güzel.
Kuru, dayanıklı dişi devemle
Gezer dağıtırım üzüntümü ben de.
(...)


Catherine Hyde

*

Hâris (?-570)
[HÂRİS b. HİLLİZE]

Iraklıdır Hâris, Yeşkür kabilesinden. Doğum yılı bilinmiyor, ancak kimine göre 570, kimine göre 580 yılında ölmüştür. Çok uzun yaşadığı söylenir. Muallakasını söylerken 135 yaşlarında olduğu rivayet edilir. İbn Sellâm’a göre câhiliye şairlerinin altıncı tabakasından sayılır. Şiirlerinden sadece muallakası ile bazı beyit ve parçalar günümüze ulaşmıştır.

 Yaşadığı sürece çok savaş görmüş, acı olaylara tanık olmuştur. Şiirinde bu olayların etkileri açıkça dile gelir. Duygulu, güçlü bir söyleyişi vardır. Hâris’in şiirinde başlangıçta sevginin, işretin, sonra devesinin, daha sonra da kabilesinin yiğitliklerinin, erdemlerinin konu edinildiği görülür. Sevgi, içki konularını içeren dizeleri coşkulu ve duygu doludur. Yiğitliği, elaçıklığını, iyiliği işleyen dizelerinde sesin egemenliği sezilir. Devesini övüşü bir kadını övmeye benzer, öylesine içten, öylesine duyguludur. Derin düşlere, yapmacıklara sapmaz, elle tutulur gerçekleri başarıyla şiirleştirir.3

 Gideyim diyordu gitti Esma
Bıktırır insanı kalanlar oysa
Gideyim diyordu gitti sonra
Bilmem ne gün buluşuruz bir daha.
Nice buluşmamız oldu Berkatü Şammada
Bize yakın Halsa’da, Muhayyat’ta, Sıfah’da,
Bir de Anakıfitak, Azib, Vefâ’da
Şürbüb deresinde, Riyazülkatada,
Şubetan, Ebla illerinde,
Aynlık geldi çattı sonunda
Bugün yok, buralarda, gördüğüm güzel,
Ağlar dururum boyuna, o da boşuna.
(...)


Hussein Bicar

*

Amr (?-600)
[AMR b. KÜLSÛM]

Iraklıdır, Taglip kabilesinden. Ünlü ozan Mühelhil b. Rebîa’nın kızı Leylâ’nın oğludur. Annesi İmriülkays’ın dayısının kızıdır. Doğum yılı bilinmiyor, 600’den biraz önce öldüğü söylenir. Daha on beş yaşındayken kabile reisi olan Amr Arap yarımadası, Şam, Irak ve Necid’de dolaşır. Bulunduğu bölgelerde gösterdiği cesaret ve kahramanlıklarla tanınır. Bu sebeple, “Amr b. Külsûm’dan daha atılgan” sözü Araplar arasında darbımesel haline gelmiştir. Son derece gururlu olan Amr’ın Hîre Hükümdarı Amr b. Hind’i kafasını keserek öldürmüştür. 150 yıl yaşadığı söylenir.

Yedi Askı arasında bulunan şiirinin başlangıç bölümü sevgiliyi, işreti, ondan sonrası kabilesinin yiğitliklerini, başarılarını konu edinmiştir. Şiirlerinden çok atılgan, kimseye boyun eğmeyen, sözünün eri bir kimse olduğu anlaşılır. Dili akıcı, yalın, söyleyişi güçlüdür. Arap şiiri üzerinde çalışanları ilgilendiren konulardan biri de ozanın dilindeki uyumlu söyleyiş, ses yoğunluğudur.

Amr da öteki Yedi Askı ozanları gibi gerçekçidir, şiirinin konusu yaşadığı, bir savaşçı olarak katıldığı olaylardır. Sevgiliyle ilgili bölümlerinde söyleyişi çok duygulu, yiğitliği işleyen kesimlerinde tok seslidir. Şiirinde uyuma, genel düzene önem verir, dizeler arasında anlam bütünlüğünü bozmadan başarıyla sürdürür. Kendinden sonra gelen Arap ozanları üzerinde etkisi açıkça görülür. Kılıç vuruşları, kargı atışları, saldırılar şiirinde öylesine canlılıkla işlenir ki okuyucu bu olayları duyar gibi olur.4

Uyan ey kadın sun doluyu
Bitsin Ender'in şarabı kalmasın
Biraz da sıcak su kat
Şöyle kızarsın daha.
İşten güçten eder insanı bu şarap
Dağıtır bütün acıyı, üzüntüyü,
Görürsün eli sıkıların bile
İçince ne cömert olduğunu.
Alnına yapıştırıp doluyu dikenlerin
Kızarır ateş kesilir kulakları
Ey Ümmü Amr atlatıyorsun bizi
Sağdan verirken soldan başladın.
Ey Ümmü Amr üç kişinin en kötüsü değil
Şarap sunmadığın arkadaşın, burda.
Ben nice dolular çekmişim oysa
Balebek’te, Dımışkta, Kâsiriyn’de.
(...)


Majid Alyousef

*

Antere (?-600)
[ANTERE b. ŞEDDÂD b. AMR el-ABSÎ]

Babası Necid’de oturan Abs kabilesi ileri gelenlerinden Şeddâd (veya Amr), annesi ise Zebîbe adlı Habeşli bir câriyedir. Şeddâd’ın Antere'nin dedesi veya amcası olduğu da söylenmektedir. Alt dudağı yarık olduğundan “Anteretü’l-felhâ” diye de anılan bu melez şair, annesi câriye olduğu için, zamanının anlayışına göre köle sayılmakta, bu sebeple de küçük yaştan beri sevdiği amcasının kızı Able ile evlenmesi uygun görülmemekteydi. Antere kölelikten kurtulup sevgilisine kavuşmak için bazı başarılar göstermek zorunda kalmıştı. 

Çok yaşadığı, 600 dolaylarında ilerlemiş yaşına rağmen kendi kabilesi ile Tay kabilesi arasında çıkan bir savaşa katılıp bu savaş sırasında öldürüldüğü söylenir. Yedi Askı ozanları içinde savaşı, vurup kırıcılığı en iyi şiirleştiren, bütün yüreğiyle savaşmayı seven bir kimse sayılır Antere. Karakarga gibi nitelenişi, Araplar arasında “Araplar’ın kargaları” anlamına gelen “agribetu’l-arab” diye anılışı renginin biraz kara oluşundan, biraz da atasının iyi bilinmeyişinden dolayıdır. Onun şiirinde başat durumda olan vurup kırıcılık, savaşçılık, kimsenin gözünün yaşına bakmayış, bu yerici adın etkisi sonucudur. Kâbe’ye asılan başka şiirleri de varmış. Bu şiirlerin ilki kendisine, anasına “kara” diyenleri kınamak için söylenmiştir. Ancak Yedi Askı’da yer alan şiirinin büyük bir ün kazanması;

Açlıktan belime yapışsa karnım
El açmam aç yatar aç kalkarım

dizelerini Hz. Muhammed’in de çok beğenmesi, “bunları söyleyen ozanı tanımak isterdim” demesi yüzündendir. Antere, yaşadığı toplum içinde küçümsenmenin, alaya alınmanın ezikliğini sezmiş, bunu vurup kırmayı seven bir duyguyla şiirleştirmiştir. Bu nedenle onun şiiri daha gerçek, daha yaşanan olayların etkisini yansıtır niteliktedir. Şiirine,

Söylenmedik söz mü komuş ozanlar

diye başlarken yeni sözler söylemenin özlemini duyduğunu, kimseye benzemek istemediğini taşkın bir söyleyişle dile getirme yolunu aramıştır. Başkalarına yardım etmeyi, savaşta düşenin, güçsüzün elinden tutmayı, düşmanına erlik gününde göz kırpmadan saldırmayı erdem sayan bir tutumu vardır. Şiirlerini okurken nerede ürperdiğini, nerede sevgilisine kavuşmak özlemiyle tutuştuğunu, nerede düşmanının kanına susamışçasına saldırıya geçtiğini sezeriz.

Antere’nin efsanevî kahramanlıkları daha sonra, genel olarak “Antere kıssası” adı ile anılan bir destanın meydana gelmesine sebep olmuştur. (Ayrıntılı bilgi için Kaynakça’ya bakınız.) Hayatı hakkında çeşitli monografiler kaleme alınan Antere’nin kahramanlıkları muhtelif tiyatro ve sinema eserlerine de konu olmuştur.5

 Söylenmedik söz mü komuş ozanlar
Duraksadın seçebildin mi evini?
Yormuş evin suskun izleri seni
Öyle sessiz dilsiz konuşurlar.
Durdurdum orada devemi yakındım,
Kararmış ocak taşlarına bakındım
Bu güzel, sevimli yuva, bulutlar gibi
Uysal, güleç yüzlü sevgilinin;
Able’nin Civa’daki güzelim evi.
Esenlikler sana, ey Able’nin evi.
Bir konak gibi yüksek devemle
Durdum orada sevgiyle, özlemle.
Civa’da oturur Able, bize gelince
Hazn, Samman, Mütesellim'de konaklarız.
Selam olsun üstüne senin, esenlikler
Sana ey Ümmülheysem’den boşalan yer.
El topraklarına kondun artık, işim
Ey Mahrem’in kızı güçleşti benim.
Sevdim seni savaşırken oymaklarımız,
Andolsun babanın ömrüne, kavuşma yok bize.
(...)


Erol Akyavaş

*

Züheyr (?-608)
[ZÜHEYR b. EBÛ SÜLMÂ]

Yaşamıyla ilgili yeterli bilgi yoktur. Züheyr ismi “zehr” (çiçek) veya “ezher”in (beyaz, parlak) ism-i tasgiridir. (İsm-i Tasgir (küçültme ismi): küçüklüğü, azlığı göstermek, sevgi ifade etmek veya horlamak için kullanılan isim.) 608'de öldüğünde çok yaşlı olduğu bilinir. Ana-baba soyundan, bütün ailesinin ozan olduğu, özellikle kızkardeşleri, oğulları, torunu şiirle ün sağlamıştır. Arap yazınında, şiir söylemenin, soydan gelme bir yetenek olduğu konusunda Züheyr’i örnek gösterenler çoktur. Onun şiirinde de önce sevgi işlenir, sonra işret meclisleri, sonra yiğitlik, güçlülük ve barış.

Züheyr şiir dilinin uyumlu oluşu, sözlerinin seçilmişliği, söyleyişinin düzgünlüğü ile ün sağlamıştır. Doğruluğu sevmesi Hz. Ömer’in ilgisini çekmiş, kimi dizelerinin yayılmasını sağlamıştır. Ününü biraz da Hz. Ömer’in onun dizelerini sevmesine, toplantılarda okumasına borçludur denebilir.

Yedi Askı ozanları içinde “ölüm” konusunu duyarlıkla, biraz da korkuyla en iyi işleyen Züheyr’dir. Bir övgüyle biten şiiri yer yer ölüm korkusunun ezikliğini duyan bir yüreği dile getirir.

Züheyr’in şiirinde de çöl yaşamının gerektirdiği davranışları içeren dizeler geniş bir yer tutar. Bu dizelerde Züheyr geleneğin çizdiği yolda gider. Onun bu geleneğe kattığı yenilik dizeler arasında kopmayan bir bağ sağlaması, değişik olayları bir konu bütünlüğü içinde vermeyi başarmasıdır.

Muallaka’sını yazarken o sırada seksen yaşında olduğunu belirten (57. beyit) ve uzun ömürlülerden (muammerûn) sayılan Züheyr’in Hz. Peygamber’le görüştüğü ve onun kendisi hakkında, “Allahım! Beni onun şeytanından koru!” dediği, bunun üzerine Züheyr’in ölünceye kadar hiçbir beyit söylemediği rivayet edilir.

Kaynaklar, Züheyr için iyi ahlâk sahibi, ağır başlı, sakin, vakarlı ve iffetli bir şahsiyetti diyor. Daima kendi kabilesinin ve diğer kabile mensuplarının iyiliğini istemiş, çevresine ahlâk ve barış telkin etmiştir. Hz. Peygamber’in zuhurundan önce hak din ve hak kitap hakkında şiir yazanlardandır. Hanîf şairler zümresinden kabul edilir; her şeyi yaratan Allah’a ve öldükten sonra dirilmeye ve hesaba inanıyordu.

Muallaka şairleri arasında seçkin bir yere sahip olan Züheyr, İmriülkays ve Nâbiga ez-Zübyânî ile birlikte İslâm öncesi dönemin üç büyük şairinden biri kabul edilir.6

 Bilmem, Ümmülevfa'nın mıdır o suskun izler
Havmanetüdderraç'la Mutesellim arasında,
Rakmeteyn bahçelerinde görülen
Kol döğmelerine benzeyen izler, kimindir?
İki gözlü yabanöküzleri, ak geyikler,
Emerken zıplayan geyik yavruları gezer
Yirmi yıl sonra geldiğim yerde şimdi,
Güçlükle seçebildim sevgilimin evini
İşte kararmış taş sacayaklar ocakta,
İşte daha büsbütün bozulmamış havuz,
Seçtim evini, baharda oturduğu yeri,
İyi günler, kal sağlıcakla, dedim o yere...
Görüyor musun arkadaş göçen kadınları?
Alya ya da Cürsüm yakınında, yüksekte,
Sağlarında Kanan dağı, dik yamaçlar,
Dostlarımız, düşmanlarımız vardır oralarda.
Çadırların üstünde örtüler, renk renk,
İşlenmiş, gül boyalı kıyıları...
Süban deresinden göründü kadınlar
Kaynoğularının yaptıkları mahfelerde.
Süban tepelerinde görünen mahfeler
Yaşamın tadını çıkaranların cümbüşleriyle dolu.
Erkenden, gün doğarken çıkmışlar yola
Res deresine doğru, bir elin ağza gidişi gibi...
Bir güzel var içlerinde sevilesi,
Görenin parmağı ağzında kalır.
(...)


 Samia Halaby

*

Lebîd (?-661)
[LEBÎD b. REBÎA]

550-570 yılları arasında doğduğu tahmin edilen Lebîd’in yine çok uzun yaşayanlardan olduğu, elinin açıklığı, yardımseverliği, yiğitliği, iyilik ardınca koşan biri olduğu söylenir. Ona, ozanlığının yanı sıra ün sağlayan da bu davranışlarıdır. Hz. Muhammed’i tanıdığı, Müslüman olduğu bilinir. 

Lebîd, muallaka sahibi bir İslâm şairidir. Muallaka şairleri arasındaki yegâne Müslüman şair. Ünlü şarkiyatçı Theodor Nöldeke’ye göre bedevî şairlerin şiirleri arasında en güzel olanlarını Lebîd yazmıştır.

Hz. Peygamber’in kalplerini İslâm’a ısındırmak amacıyla zekât verdiği kimseler (müellefe-i kulûb) arasında bulunan Lebîd kuvvetli görüşe göre Hicrî 9 (631) yılında Müslüman olmuştur. Daha sonra gittiği Kûfe şehrini kuranlar arasında yer alır ve oğullarıyla birlikte buraya yerleşir. 

Peygamberimiz onun kimi dizelerini, konuşmalarında okurdu. Bu olay Lebîd’in ününün yayılmasını sağladı, Müslümanlar arasında onun değerini yükseltti. Kuran karşısında şiiri bıraktığını söylemesinde de bu olayın etkisi olsa gerek. Eski yoğunlukta olmasa da Müslüman olduktan sonra da şiirler yazdığı ve bu şiirlerde İslâm’ın ve Kur’an’ın etkisiyle üslûbunun yumuşadığı ve takvâ, sâlih amel, ölüm, âhiret hazırlığı, dünyanın fâniliği gibi temaları işlediği görülmektedir. Yıldırım isabetiyle ölen kardeşi Erbed için yazdığı mersiye onun en güzel şiirlerinden biri olarak kabul edilir.

Kendisi de şair olan İmam Şâfiî’nin “büyük bir şair”, Zürrumme ile Nâbiga ez-Zübyânî’nin “Araplar’ın veya kabilesi Hevâzin’in en büyük şairi” diye nitelediği Lebîd, kendisini İmruülkays b. Hucr ve Tarafe b. Abd’den sonra üçüncü şair olarak görür.

Hz. Peygamber, Lebîd’in, 

İyi biliniz ki Allah’tan başka her şey bâtıldır, 
her nimet de şüphesiz zevâle mahkûmdur

beytini takdir ederek, “Hiçbir şairin ağzından bundan daha doğru bir söz çıkmadı” demiştir. Bu büyük övgü, yüce pâye ona yeter.7
  
 Evler, otağlar yok olmuş Minada
Gavl, Ricam birer yıkıntı şimdi,
Azmış Reyyan suları yıkmış yataklarını,
Taşa kazılı yazılar gibi kalmış izleri,
Nice yıllar geçmiş oradan insanlar göçeli
Haram, helal aylarıyla izler üzerinden,
Ne yağmurlar yağmış oraya gürleyen bulutlardan,
Baharda, hızlı yağan, yavaş yağan yağmurlar,
Geceleyin, sabahleyin karşılıklı gürleyen,
Akşam bulutlarından inen yağmurlar...
Yabancircirleri büyümüş dere kıyılarında,
Geyikler yavrulamış, devekuşları kuluçkada.
Emzirir iri gözlü yabaninekleri buzağıları,
Geniş otlaklarda dolaşır büyümüş buzağılar.
Seller çıkarmış açığa sevgilinin izlerini
Kalemlerle yazılmış silik yazılar gibi
Bir kadının kollarındaki döğmeleri
Yeniden işleyip düzenleyişince.
Durdum, o izlere sordum sevgiliyi,
Bilmem ses verir mi dilsiz taşlar.
Bomboş bu yer, bırakıp gitmişler
Burayı bir sabah, arklar, darı çalıları kaldı,
Dokundu sana göç günü gıcırdayan mahfeler,
Geyik yuvası pamuk mahfelerde sevgililer,
Kumaşla, örtülerle kaplanmış bütün
Mahfeler, bir de direkleri.
(...)

Mahmoud Said
  
*******O*******

Dipnotlar:
1 Kaynak kişi: Ahmet Savran, İsmet Zeki Eyuboğlu
2 Kaynak kişi: Emrullah İşler, İsmet Zeki Eyuboğlu
3 Kaynak kişi: Nasuhi Ünal Karaarslan, İsmet Zeki Eyuboğlu
4 Kaynak kişi: Muharrem Çelebi, İsmet Zeki Eyuboğlu
5 Kaynak kişi: Cemal Muhtar, İsmet Zeki Eyuboğlu
6 Kaynak kişi: Süleyman Tülücü, İsmet Zeki Eyuboğlu
7 Kaynak kişi: Süleyman Tülücü, İsmet Zeki Eyuboğlu



Kaynakça ve Notlar:
   İslam Ansiklopedisi
   İsmet Zeki Eyuboğlu, Yedi Askı, Adam Yayınları, 1985.
 “Arap Edebiyatı”, Ord. Prof. Şerafettin YALTKAYA
   İşbu makalede Eyuboğlu’nun şiir çevirilerini kullandım. İlgilisi şuradan Yaltkaya çevirilerine ulaşabilir.
   Antere, İslâmî döneme geçilmek üzere olan bir devirde sergilediği erdemli yaşayışıyla İslâmiyet’in gelişini hazırlayan bir kahraman hüviyetine büründürülmüş, hakkında sonu gelmez kıssalar söylenmiştir. Kıssaların önemi, Antere’nin İslâm dünyasının beş yüzyıl boyunca düşmanları karşısında kazandığı zaferlerin âdeta bir sembolü haline gelmiş olmasıdır. Bazı derlemelerde 5000 beyti bulan manzum bölümleriyle 1001 Gece Masalları ile karşılaştırılan, 1477’de Fâtih Sultan Mehmed tarafından Türkçeye çevirtilen Antere Kıssası (Anternâme, Kıssa-yi Anter vb.) bugünün okuru nezdinde oldukça düşük bir bilinirliğe sahip. Oysa bizim haberdar olmaktan çok uzak olduğumuz bu kıssalardan ilham alan Rus kompozitör Rimsky-Korsakov 1874’te “Antar” adlı senfonik bir eser bestelemiştir… Antere Kıssası için daha ayrıntılı bilgi edinmek için tıklayınız.

Hüseyin b. Ahmed ez-Zevzenî’ye ait Şerḥu’l-Muʿallaḳāti’s-sebʿin ilk iki sayfası
(Millet Ktp., Feyzullah Efendi, nr. 1661)

*




Yorumlar

  1. Çok çok ilgi uyandırıcı ve güzel bir derleme olmuş. Pek çok şair öğrenmiş oldum. Resimle az çok ilgiliyim. Hiç duymadığım resim/ressam keşfetmiş oldum görseller sayesinde de.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Resimleri eşim seçti. Teşekkürler ilginiz için.

      Sil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ergin Altay ile Rusçadan Türkçeye Çeviriler Üzerine Bir Röportaj / M. Milât Özçelik

Ergin Altay 1937'de Edirne'de doğdu. Babasının devlet memuru olması nedeniyle çocukluğu Anadolu'nun çeşitli kentlerinde geçti. 1953''te Kuleli Askeri Lisesi'ne girdi. Orada kendi isteğiyle yabancı dil olarak Rusça'yı seçti. 1956'da DTCF Rusça bölümünden mezun oldu. Askeri Lise'de Rusça öğretmenliği yanında Rusça'dan Türkçe'ye çeviri ile ilgilenmeye başladı. İlk çevirisi Yusuf  Ziya Ortaç'ın  "Akbaba"  dergisinde yayınlanan Zoşçenko'dan bir öyküdür. Daha sonraları özellikle Dostoyevski ve Tolstoy başta olmak üzere çeviriler yaptı. Puşkin, Gogol, Çehov, Gonçarov, Lermontov, Gorki, Bulgakov, Turgenyev çevirdiği diğer yazarlardandır. Mesleğini günümüzde de sürdürmektedir.  * Rusçadan Türkçeye çok sayıda kitap çevirdiniz. Neredeyse tüm klasik Rus edebiyatını sizin çevirilerinizden okumak mümkün. Rusça’dan Türkçe'ye yaptığınız çeviriler için neler söylemek istersiniz? Mütemadiyen karşı karşıya kaldığınız so

Bibliyofil Konuşmaları #28: Ali Yaycıoğlu

Malûm, ‘albatros’ denizler üzerindeki kardeşidir şairin: Ozan da benzer o bulutlar kralına oklar, fırtınalarla sarmaş dolaş olan. Düşmüş yeryüzüne yuhalar ortasında, çekeceği var onun dev kanatlarından. (Baudelaire, çev. Abdullah Rıza Ergüven)   Marco Polo’nun maceralarını Kristof Kolomb da okudu, ondan ilham aldı. 24 yıllık uzun bir yolculuktan sonra evine, ülkesine dönüp zengin biri olarak ölen Polo’nun hikâyesini altın elde etme hırsıyla besledi. Seyir Defterleri’nde Çin’e Cathay/Khatay, Japonya’ya Sipangu dedi o da. Dünyanın küçük olduğunu ise Aristoteles ve Avenruiz’den öğrendi...   Calvino’nun Görünmez Kentler’de “cehennemin ortasında cehennem olmayan kim ve ne var...” sorusunun tatmin edici bir cevabının olmayışı gibi, Coleridge’in Yaşlı Gemici’sinin albatrosu neden öldürdüğünün de anlamlı bir cevabı yoktur. Anlamlı olan tek şey aramak ve anlamaya çalışmak olmalı.   Ali Yaycıoğlu  bir tarihçi olarak dünyayı (ya da dünyanın belli bir aralıktaki küçük bir bölümünü, bir kısım ‘düny