Ana içeriğe atla

Bibliyofil Konuşmaları #14: Cihan Aktaş

 
Aşağıdaki soruların da bir hikâyesi var. Her biri farklı tecrübelerin, dönemlerin, kişi ve eserlerin hayatım üzerindeki tesiri sonrası dile gelmiş şeyler. Belki bir gün bu da yazılır…
 
4. soruda geçen, “En uzun süre aradığınız kitabı ve başınızdan geçenleri paylaşır mısınız?” cümlesini Cihan Aktaş’ın unutamadığım bir yazısından hareketle sormuştum. ‘Unutamadığım’ diyorum ama yazının adını da hangi yıl ve hangi mecrada yazıldığını da hatırlamıyorum. Unutamadığım, kitaplarla kurduğum aşkın bağın filiz vermeye başladığı günlerde okuduğum bu yazının zihnimde bıraktığı o güzel tattan başka şey değil.
 
Düşsel bir atmosfer içinde sürüklenen bir okurdan, zannediyorum bizzat kendisinden bahsediyordu Cihan Hanım. Ülke sathında birkaç şehri (hatta biri de Manisaydı!) kat ederek aradığı bir kitabı ve arayışın hikâyesini aktarıyordu. Bulunması zor bir kitap olmasa bile aramanın, yolda olmanın melankolik ruh hâlinden söz ediyordu… Yeni Hayat’ın mühendis kahramanı da biraz böyle değil miydi? Okuduğu kitaptan sonra ‘bütün hayatı’ değişmiş ve nereye gittiğine bakmadan otobüslere, minibüslere binip kendini arar olmuştu.
 
[Aradığımız, bulup okuduğumuz yahut hiç beklemediğimiz yerlerde karşımıza çıkıveren –çoğu zaman metafizik anlamlar dışında izah edemediğimiz– kitapların hayatımız üzerindeki değiştirici, dönüştürücü etkisini bir düşünelim.]

Cihan Aktaş, mimarlık eğitiminin yanı sıra, sayısı 40’a yaklaşan roman, öykü ve inceleme türündeki eserleri ile kültür ve düşünce hayatımız içinde her daim hakkaniyetli, rafine bir ses oldu. Yolda olmanın, aramanın ve okuyup yazmanın hakkını bütün hayatıyla veren bir yazar… Asıl yurdundan uzak düştüğünü bilenler için daha güzel bir teselli var mı?

  
M. Milât Özçelik / 8 Eylül ‘20

1.
Harçlığınızla aldığınız ilk kitabı hatırlıyor musunuz?
Babamın kitap kırtasiye dükkanında aradığım her kitabı bulabildiğim için ancak yatılı okula gittiğim ortaokul çağında kitap satın almış olmalıyım. Ne yazık ki o kitabı da hatırlamıyorum. Çünkü yatılı okulda da hem çok zengin bir kütüphane vardı hem de orada bulunmayan türde kitaplar öğrenciler arasında dolaşırdı. Mutlaka bir ödev dolayısıyla kitap almışımdır ama ilk aldığımın adı neydi hatırlayamıyorum maalesef.
 
2.
Kitaplarınızın oluşturduğu yekûn için kitaplık mı kütüphane mi demeyi tercih ediyorsunuz? Sizce bir kitaplık hangi noktadan sonra kütüphane olmaya ‘terfi eder’?
Bir okur-yazar kitaplığını pek tasfiye etmeden çoğaltmaya devam ederse kütüphaneye dönüşebilir. Kütüphane çeşitli kategorilerde kitapların kolayca bulunacak bir sistemle yerleştirildiği geniş bir kitaplık. Ben sık taşınma ve yer değiştirmeler nedeniyle pratik bir hayatı tercih etmek zorunda kaldığım için kitaplarımı birkaç yılda bir tasfiye etme yolunu tutuyorum, o nedenle de kitaplıklarım kütüphaneye dönüşmüyor, buna izin vermiyorum. Tasfiyeden ziyade bir bölüşme belki yaptığım, yararlanacağını bildiğim aşina okur yazarlara açıyorum kütüphanemi, herhangi bir kitabı gerekirse ödünç alabilirim. Hâli hazırda evde yedi kitaplık dolusu kitabım var. Her bir rafta da genellikle iki sıra kitap dizili.
 Benim için özel anlamı ve hatırası olan kitapları özel bir dikkatle korumaya çalışıyorum, ancak tasfiyeler sırasında verip de sonraları raflarda aradığım kitaplar olmuyor değil. Eski ve tozlu dergi ciltleri alerjik astımımın sebeplerinden biri, bu ciltleri artık kaynak olarak kullanmayacaksam evde tutmamayı tercih ediyorum.
 
3.
Ülkemizdeki insanların çoğunun kitaplarını yayınevlerine göre dizdiklerini/yerleştirdiklerini düşünüyorum. Georges Perec’in“Kitap Yerleştirme Sanatı ve Yolları Üzerine Kısa Notlar” başlıklı yazısında (Gergedan Dergisi, Ekim 1987.) yayınevine göre dizme seçeneğini es geçmiş olmasına şaşırmıştım. Siz nasıl diziyorsunuz? İkinci bir seçenek olarak hangi yolla dizerdiniz?
Alan ve türlere göre yerleştiriyorum, daha pratik buluyorum bunu. İstisnai olarak bazen pek çok eseri olan bir yazara ayırıyorum rafı. Kadın, mimarlık, şehircilik, sanat, roman, öykü, şiir, siyer, felsefe, Müslüman düşünürler, gezgin anlatıları… şeklinde ayırıyorum. Masamın hemen yanında dönemsel çalışmalar için ayırdığım bir camlı kitaplık var. Esenler üzerine çalışmalarımda ve yenilerde tamamladığım dönem romanı için yararlandığım kitapları bu kitaplığa yerleştirdim. Açıkçası çok da karışıyor raflardaki kitaplar ve bazen bulmakta zorlanıyorum. Bir de sehpa ve radyatör üzerine yığılı kitaplar var, aylarca dururlar orada bir sebeple. Boş bir vakit bulursam, birkaç ayda bir gözden geçirip uygun raflara geri döndürüyor veya bir yıl kadar önce kitaplar hakkında konuşma amaçlı bir kıraathane açan muhasebeci bir arkadaşıma vermek üzere ayırıyorum. Tabii bu kıraathanede haftasonu gerçekleşen söyleşilere salgınla birlikte ara verildi. Bundan sonra ne olacak belirsiz ama devam edeceğini varsaymayı tercih ediyorum.
 
4.
Artık ‘nadirkitap’ vb. sitelerin yanında, sosyal medya platformları üzerinden yürüyen ‘online mezatlar’ bile var. Bir kitaba ulaşmak o kadar da zor değil; yeter ki bazen absürt meblağlar gözden çıkarılabilsin. En uzun süre aradığınız kitabı ve başınızdan geçenleri paylaşır mısınız?
2015 sonlarında Sofiya Tolstoy’un Günlükleri’ne ulaşmakta zorlanmıştım. Bir listede var görünüyor, ulaşmaya çalışıyorsunuz, kalmadığını söylüyorlar. Tolstoy’un eserlerinin birçoğuna editör olarak emek vermiş Sofiya Tolstoy, mükemmeliyetçi bir yazara hayat arkadaşlığı ederken bir de bunu nasıl başarmış merak ediyordum.  Bu konuda bir tweet yazdım, hani, kitabı nasıl bulabilirim diye. Meğer Samed Karagöz’de varmış, okumuş kendisi, eksik olmasın gönderdi bana.
 
5.
Kütüphanenizdeki/Kitaplığınızdaki en sevdiğiniz serilerden bahseder misiniz? Kapanmış yayınevleri içinde en çok özledikleriniz hangileri?
Nöbetçi Kitabevi hâlâ kitap çıkarabilseydi keşke. Yıllar önce sevgili Hülya Bostan Abidin Nesimi’nin Yılların İçinden isimli kitabını hediye etmişti, birkaç ay önce kütüphanemi karıştırırken elime geçti kitap. Kitabevi geri dönebilse, Kaknüs eski temposunu sürdürebilse, Açılım Yayınları daha gür bir sesle yayın yapsa…
 
6.
Hermann Hesse Robert Walser’den bahsederken, “Yüz bin okuru olsaydı, dünya daha güzel bir yer olurdu.” diye yazmıştı. Sizin için böyle bir ortak kitap/yazar var mı (ve neden)?
Böyle bir soruyu cevaplandırırken hep bir hafıza şaşırmasıyla üzerimde büyük emeği olan bir yazara haksızlık etme endişesi taşırım. Çok sevdiğim yazarlar, bazen çağrışımlara boğduğu için daha sakin bir dönemde okumak üzere bir kenara bıraktığım kitaplar var. Tek yazar ismi vermek o kadar zor ki… Birkaç gün önce (4 Eylül 2020) Mustafa Kutlu ile telefonda konuşurken içsel tutkusunu eserlerine yansıtma başarısıyla üzerimizde iz bırakan iki yazardan söz ettik: Kazancakis ve Knut Hamsun. El Greco’ya MektuplarGöçebe. Gerçekte kişilikleri çok farklı da olabilir, şaşırtıcı olmaz bu ama bu iki yazarın üslupları, yazmayı değil hayatı anlama çabasını yücelttikleri hissi uyandırır bende. Dr. Jivago’yu anmadan da geçemem ki… Kıyısız Bir Gerçekçilik Üstüne’yi de ekleyeyim. Bu Böyledir, İmkansız Öyküler, Deniz Feneri, Türkü Söylüyor Otlar, Gün Doğarken Bülbül Susar, Yüzyılımızda Yalnız Yolculuğum, Yalnızlık Sözleri, Özgürlüğe Kaçışım… diye devam ediyor listem.
 
7.
Alıp da okumadığımız kitaplar var bir de... Buradan onları teselli etmek için ne söylemek istersiniz?
Onları okumak için uygun bir zamanı kolluyorum, yazmakta olduklarımın kafamı karıştırmayacağı gerilimsiz kesintisiz bir sessiz aralık. Musil’in Niteliksiz Adam’ını nedense bir türlü okuyamadım, Ulysses’e, son yüz sayfasını daha uygun bir zamanda okumak üzere ara verdim ama hâla dönemedim; on beş yıl olmuştur.
 
8.
Bunların hepsini okudun mu?” sorusunu hangi cevap ya da cevaplarla karşılıyorsunuz?
Bazılarını döne döne okuyor, bazılarını da arada bir karıştırarak okuma zamanına hazırlanıyorum, diyorum.
 
9.
Iskalandığını düşündüğünüz yerli yazarlar kimlerdir?
2019 yazında Seval Şahin ve Tevfika İkiz’in Uluslararası Psikanaliz Etkileşimleri’nin desteğiyle hazırladığı “YENİ/DEN YENİ- 19. Yüzyılı Yeniden Yazmak” Projesi için Mai ve Siyah üzerinden bir öykü üzerine çalışırken, hem bu romanın hem de yazarı Halit Ziya Uşaklıgil’in öneminin uzun dönemler boyunca layıkıyla takdir edilmediğini fark ettim. Bunun yanı sıra Sezer Tansuğ geliyor aklıma, sanat eleştirisinde dönemine göre farklı ve ihmal edilmiş bir bakış açısıyla yazdı ama ne yazık ki yeterince okunmadı. Mithat Cemal Kuntay’ın romancı olarak öneminin son yıllarda fark edildiğini gözlemliyorum. Her şey döne döne kendini hatırlatıyor. Belki kendi zamanında anlaşılmak bir rastlantı. Edebiyatın asıl hakkını vermede gelecek zamanın daha adil olduğu muhakkak.
 
10.
3 de film önerisi isteyerek bitirelim!
Muhsin Mahmelbaf, İyilerin Düğünü, 1989.
Farhad Safinia, Deli ve Dahi, 2019.
Derviş Zaim, Rüya, 2016.

 
CİHAN AKTAŞ

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ergin Altay ile Rusçadan Türkçeye Çeviriler Üzerine Bir Röportaj / M. Milât Özçelik

Ergin Altay 1937'de Edirne'de doğdu. Babasının devlet memuru olması nedeniyle çocukluğu Anadolu'nun çeşitli kentlerinde geçti. 1953''te Kuleli Askeri Lisesi'ne girdi. Orada kendi isteğiyle yabancı dil olarak Rusça'yı seçti. 1956'da DTCF Rusça bölümünden mezun oldu. Askeri Lise'de Rusça öğretmenliği yanında Rusça'dan Türkçe'ye çeviri ile ilgilenmeye başladı. İlk çevirisi Yusuf  Ziya Ortaç'ın  "Akbaba"  dergisinde yayınlanan Zoşçenko'dan bir öyküdür. Daha sonraları özellikle Dostoyevski ve Tolstoy başta olmak üzere çeviriler yaptı. Puşkin, Gogol, Çehov, Gonçarov, Lermontov, Gorki, Bulgakov, Turgenyev çevirdiği diğer yazarlardandır. Mesleğini günümüzde de sürdürmektedir.  * Rusçadan Türkçeye çok sayıda kitap çevirdiniz. Neredeyse tüm klasik Rus edebiyatını sizin çevirilerinizden okumak mümkün. Rusça’dan Türkçe'ye yaptığınız çeviriler için neler söylemek istersiniz? Mütemadiyen karşı karşıya kaldığınız so

Bibliyofil Konuşmaları #28: Ali Yaycıoğlu

Malûm, ‘albatros’ denizler üzerindeki kardeşidir şairin: Ozan da benzer o bulutlar kralına oklar, fırtınalarla sarmaş dolaş olan. Düşmüş yeryüzüne yuhalar ortasında, çekeceği var onun dev kanatlarından. (Baudelaire, çev. Abdullah Rıza Ergüven)   Marco Polo’nun maceralarını Kristof Kolomb da okudu, ondan ilham aldı. 24 yıllık uzun bir yolculuktan sonra evine, ülkesine dönüp zengin biri olarak ölen Polo’nun hikâyesini altın elde etme hırsıyla besledi. Seyir Defterleri’nde Çin’e Cathay/Khatay, Japonya’ya Sipangu dedi o da. Dünyanın küçük olduğunu ise Aristoteles ve Avenruiz’den öğrendi...   Calvino’nun Görünmez Kentler’de “cehennemin ortasında cehennem olmayan kim ve ne var...” sorusunun tatmin edici bir cevabının olmayışı gibi, Coleridge’in Yaşlı Gemici’sinin albatrosu neden öldürdüğünün de anlamlı bir cevabı yoktur. Anlamlı olan tek şey aramak ve anlamaya çalışmak olmalı.   Ali Yaycıoğlu  bir tarihçi olarak dünyayı (ya da dünyanın belli bir aralıktaki küçük bir bölümünü, bir kısım ‘düny

Muallakat ve Şairleri: Bir elin ağza gidişi gibi...

Etel Adnan Muallakat ( muallakāt) , câhiliye döneminde yedi (veya on) şaire ait seçkin kaside koleksiyonuna verilen addır. (Hangi şairlerin şiirlerinin bu derlemeye dâhil edildiği ve sayılarının kaç olduğu konusunda farklı görüşler ortaya çıkmıştır.) Sözlükte,  “bir şeyi diğeriyle irtibatlandırmak, bir şeyle ilgilenip onu beğenmek ve sevmek” anlamındaki alak (alâka) kökünden türeyen muallaka kelimesinin çoğulu olan muallakat “beğenildiği için herkesin görebileceği bir yere asılan, sergilenen şiirler” demektir. Rivayete göre muallakat, câhiliye devri Arap yarımadasının çeşitli yörelerinde kurulan Ukâz vb. panayırlarda düzenlenen şiir yarışmalarında eleştiri süzgecinden geçerek seçilmiş, keten bezinden yapılmış tomarlara altın suyu ile yazılıp Kâbe’nin duvarına asılmıştır. Muallakat şairlerinin en eskisi, milâdî VI. yüzyılın ilk yarısında yaşadığı kabul edilen İmruülkays b. Hucr ’dur. Diğerleri bu asrın ikinci yarısında hayat sürmüştür. Bunlardan sadece Lebîd b. Rebîa