Ana içeriğe atla

Bibliyofil Konuşmaları #16: Hasan Bülent Kahraman

  
2000’lerin ilk yıllarında ister kültür-sanat ister ‘lifestyle’ türü bir şey okuyun, 3-5 yazıda bir mutlaka şöyle bir terimle karşılaşırdınız: ‘kitsch’. Neyin nesiydi ‘kiç’ diye okunan bu Almanca terim? Niçin çoğu ‘yazar’ kelimenin doğru okunuşunu ya da neyi ifade ettiğini bile paylaşmadan, ona buna kitsch deyip duruyordu… Kavramın paylaşılma biçiminden ve yazıda kendisini gösteren heyecandan yeni bir şey olduğu anlaşılıyordu.
 
Görsellik çağındaydık artık; üretim araçları değişmiş, tüketim kültürü ile kitsch olan çok daha fazla şey girmişti hayatımıza. (Hoş, 20. yüzyıl da öyleydi.) Öyle ki, 80’lerin sonlarına doğru (diskonun son günleri!) Jeff Koons gibi biri peyda oluyor ve Ali Artun’un deyişiyle kitsch’i resmileştiriyor, sanatı zehirliyordu.
 
Neyse ki sonunda bu kavram hakkında ciddi okumalar yapmak için hangi esere başvurmam gerektiğini söyleyen birkaç yazıyla da karşılaştım, hepsi aynı kitabı söylüyordu: “Sanatsal Gerçeklikler, Olgular ve Öteleri…” 3. baskısı ile Agora Kitaplığı’ndan (2005) çıkmış olan bu kitap vesilesiyle Hasan Bülent Kahraman, nam-ı diğer HBK ile tanışmış oldum.
 
HBK’yı sonraki yıllarda da takip ettim. Özellikle Varlık Dergisi’ndeki yazılarını kaçırmazdım. Zamanla “Türk Şiiri, Modernizm, Şiir”, “Post-Entelektüel Dönem ve Edebiyat”, “Kültür Tarihi Affetmez”, “Cam Odada Oturmak” vd. kitaplarını da edindim, iştahla okudum.
 
“Sanatsal Gerçeklikler, Olgular ve Öteleri…” kitabını ise yıllar sonra bu yazı için alıp incelediğimde, sayfa kenarlarından bölüm sonlarına kadar bulduğum her boşluğa HBK ile gâh tartışan/atışan gâh -son sayfalara doğru artan oranda- şaşırıp, ünlemler ve soru işaretleriyle ufku açılan genç bir okurun notlarını görüp gülümsedim, mutlu oldum.
 
Makalelerden birinin sonuna “Nefis bir yazıydı…” diye not düşüp devam etmişim: “213-225 arasındaki sayfalarda bahsedilen konu/lar hakkında mutlaka bir yazı yazmalıyım. Çok güzel bir konu...”
 
İşte; o yazı için bir ön-yazı, bu yazı.
 
M. Milât Özçelik / 19 Eylül ‘20

 

1.

Harçlığınızla aldığınız ilk kitabı hatırlıyor musunuz?

Güzel soru. İlk okuduğum kitabı, ilk hecelediğim yazıyı anımsıyorum ama ilk aldığım kitap hakkında bir anım yok. Nedeni, bizim evde kitapların bir akış halinde olmasıydı. Kitabın oluk oluk aktığı, her yerde, sehpaların, masaların, koltukların, halıların üstünde olmasıydı. Gene de biliyorum ilk aldığım kitabı. Belki harçlığımla değil ama bir tür harçlıkla aldığım ilk kitap Paul ve Virjini’dir. İlkokul birinci sınıftaydım. Kars’taydık. Karnemi aldım. Babamın avukatlık yazıhanesine gittim, götürdüm. Baktı, beğendi. Babam olağanüstü bir insandı. Yanında çalışan amcamın oğluna bir para verdi. Deli gibi okuduğumu bildiği için ‘gidin kitapçıdan bir kitap seçsin, alın’ dedi. Gittik. Bakındım, aslında gazete bayii ve tütüncü olan dükkana. Onu gördüm, aldım, evin arka odasına çekilip okuduğumu anımsıyorum. O bir yana, ilk harçlıklarımla zaten başka bir şey almaz, hepsini kitaba yatırırdım ama onların arasında unutamadığım yapıt, Laclos’nun Tehlikeli Alakalar romanıdır. Nurullah Ataç çevirisiydi, Altın Kitaplar 1969’da basmıştı. O gün bugündür okurum.

 

2.

Kitaplarınızın oluşturduğu yekûn için kitaplık mı kütüphane mi demeyi tercih ediyorsunuz? Sizce bir kitaplık hangi noktadan sonra kütüphane olmaya ‘terfi eder’?

Doğrusu bu soruların bende karşılığı yok. Kendimi bir kitap delisi sayarım ama ben ondan çok okuma delisiyim. Okuma bende gerçekten manik bir eylemdir. O bakımdan elbette evler, odalar, ofisler dolusu kitaplarım var. Bilhassa İngilizce toplumsal kuram ve yazınsal kuram, beşeri bilimler ve sanat kitaplarının eşi menendi olduğunu sanmıyorum. Bu birikimi de biraz ‘küratörlük’ yaparak meydana getirdim. Hiç öyle gelişigüzel kitap almadım. Aldığım her kitap bir başkasıyla, bir grupla ilgilidir. Gene de fetişistik bir kitap biriktiricisi olmadım. Buna dikkat ettim. Çok değerli ve seçkin bir kütüphane elbette birikimim. Bu kadar kitaba kitaplık denmez. Ama bence çok seçme, çok akıllıca oluşturulmuş az sayıda kitap da bir ‘kütüphane’ olabilir. Mesele her zaman olduğu gibi sayıda değil nitelikte. Zaten bir süre sonra kütüphanenin kontrolünü yitirdim. Aradığımı bulamıyorum. Kitap sayısı çok arttı, çift sıra dizmek zorunda kaldım. Artık aramıyorum, gidip yeniden alıyorum veya üniversitenin kaynaklarını kullanıyorum. Bu sorular güzel ama elektronik kitapların oluşturduğu birikime ne diyeceğiz?

 

3.

Ülkemizdeki insanların çoğunun kitaplarını yayınevlerine göre dizdiklerini/yerleştirdiklerini düşünüyorum. Georges Perec’in“Kitap Yerleştirme Sanatı ve Yolları Üzerine Kısa Notlar” başlıklı yazısında (Gergedan Dergisi, Ekim 1987.) yayınevine göre dizme seçeneğini es geçmiş olmasına şaşırmıştım. Siz nasıl diziyorsunuz? İkinci bir seçenek olarak hangi yolla dizerdiniz?

Perec hayranı olduğum bir yazar. O metnini de biliyorum. Ama yazdıklarını başka bir gözle okumak gerek. Oulipo’ya bağlıydı, o da yazıya o türden anlamlar yükleyen bir hareketti. Hayır, yayınevlerine göre dizmiyorum. Dizenler var ama tanıdıklarım arasında yok. Ben kategorik yerleştirmişimdir hep. Şiirler, denemeler, kuramsal kitaplar ve onların kendi içinde bölünüşü, sinema kitapları, romanlar. Tabii, çalışma alanlarım ve konularım beni zorluyor. Türk siyaseti başlı başına bir bölümdür, mesela. Yazınsal kuram öyle. Sanat kuramı öyle. Başka türlü dizmeyi pek beceremezdim, yaptıklarımız yapabildiklerimizdir. Gene de olanak bulsaydım, Dewey ondalık sistemine göre dizilmesini isterdim. Elimi atınca bulabileyim diye.

 

4.

Artık ‘nadirkitap’ vb. sitelerin yanında, sosyal medya platformları üzerinden yürüyen ‘online mezatlar’ bile var. Bir kitaba ulaşmak o kadar da zor değil; yeter ki bazen absürt meblağlar gözden çıkarılabilsin. En uzun süre aradığınız kitabı ve başınızdan geçenleri paylaşır mısınız?

Ooo, o kadar çok ki! Bizim zamanımızda kitaplar şimdiki gibi bulunmuyordu. Ben çok erken yaşta İngilizce okumaya başladım. Hele onlar hiç bulunmazdı. Getirtilemezdiler. Çünkü devletin dövizi yoktu. Çok etkilendiğim iki anı anlatayım. Birincisi, Jorge Semprun’un La Guerre est Finie isimli senaryosunun kitabını çok uzun uğraşılardan sonra aylarca bekleyerek getirttim. Elime bir resmi kağıt geldi. Gümrükte beklendiğimi söylüyordu. Gittim. Bir adam beni karşıladı, kağıdı aldı, aradı, kitabı buldu. Baktı, başka kağıtlara baktı, ‘bu kitap yasak kitap’ dedi. 1977 yılındaydık. Nefesim kesildi. Başıma her şey gelebilirdi. İyi kalpliymiş. Kitabı kaldırıp arkada bir yere attı, bana da ‘siktir ol git lan buradan’ dedi. Nasıl çıktığımı ben bilirim. Yıllar sonra Semprun’le Paris’te Gallimard Kitapevinde buluşup çok uzun bir söyleşi yaptım, bu anıyı anlattım. İkimiz de güldük.

Bir gün de dişçiye gittim. Ağzım gözüm çarpılmış olarak çıktım. Bir iş hanındaydı muayenehane. Girişinde küçük bir dükkan gördüm. Aslında eski eşya falan satıyordu. Bir duvar dolusu kitap da vardı. Karıştırayım, havam değişir diye bakındım, zaten atlayıp geçemezdim: kitaplar ve ben!  Gözüme Attila İlhan’ın bende de o sırada kopyası olan Zenciler Birbirine Benzemez isimli romanı çarptı. Meraktan aldım, satın alma isteğiyle değil. Gözlerime inanamadım. İlk sayfasında o kitapta anlattığı Paris günlerinde en yakın arkadaşı olan ve Mırç dedikleri Cahit Selçuk’a imzalanmış olduğunu gördüm. Beynimden vurulmuşa döndüm. Attila İlhan babam kadar yakınımdı. O sırada Ankara’dan ayrılmıştı. Kitabın kaça olduğunu sordum, adam başını bile kaldırmadan uyduruk bir fiyat verdi, imzadan bihaberdi, aldım. Sonra getirip Attila İlhan’ın kendisine gösterdim. ‘Anlaşılan ölümünden sonra karısı kütüphaneyi tasfiye etmiş’ dedi. Hala bendedir. Zaten ilk baskıları oldum bittim sevdim ve topluyorum.

 

5.

Kütüphanenizdeki/Kitaplığınızdaki en sevdiğiniz serilerden bahseder misiniz? Kapanmış yayınevleri içinde en çok özledikleriniz hangileri?

Söyledim. Birinci baskıları oldum bittim severim. Bir kitap ilk çıktığında onu alırsınız. O yeni basılmış kitaptı. İlk baskı değildir. ‘İlk baskı’ özelliğini yıllar içinde kazanacaktır. Onları biriktiririm. Hele şiir kitaplarının ilk baskısına bayılırım. Epey de vardır. Belki harf devrimi sonrası önemli şairlerin tüm şiir kitapları mevcuttur. Fakat imza merakım yoktur mesela. İkincisi, İngilizce şiir kitaplarını mutlaka kalın ciltli alırım. Ve bir şairin toplu şiirleri çıkmışsa onu da mutlaka alırım. Bunlar da çok sevdiğim serilerdir ve hiç yabana atılacak gibi değildir. Nesne-kitapları çok severim. New York’ta Printed Matters Inc’in yayınladığı ‘nesneleri’ alırım. Bin türlü kitabı bir nesne gibi edinmişimdir. Onlar ayrı bir seri meydana getirir. Sanatçı kitapları serisini çok severim. Onların oluşturduğu birikimi ise sadece Yahşi Baraz’ın kütüphanesi aşabilir. Üniversitelerde bile yoktur bendeki kitaplar.

Kapanmış ve özlediğim yayınevlerinin başında de yayınevi geliyor. Çığırlar açmıştır. Varlık da öyledir. Ama müteşekkir olduğum Yaşar Nabi Beyin estetik kaygısı yoktu. Memet Fuat Bey tam bir estetti. O kitaplar bugün bile aşılamamıştır. El büyüklüğündeki oyun metinlerinden şiir kitaplarına kadar her şeye özenmiştir. Her şeye rağmen Bilgi Yayınevini de özlerim. Onun da bir özeni vardı, hem baskı nitelikleri hem yazar seçimleri bakımından. Adam çok güzel işler başardı ama özlemiyorum da aramıyorum da. Belki bir de Payel.

 

6.

Alıp da okumadığımız kitaplar var bir de... Buradan onları teselli etmek için ne söylemek istersiniz?

Bir kere okumadığım kitap yok ama okumak ne? Bir noktadan sonra benim gibi aynı zamanda kuramsal kitap da alıyorsanız onları zaten kapaktan kapağa okumazsınız, çünkü izlediğiniz bir alansa her kitabın başı literatürle falan uğraşır ki, bildiğiniz şeylerdir, geçersiniz. Asıl tezi taşıyan bölümleri okursunuz. O yapıtları okumak ayrıca incelemek, irdelemektir. Notlar vs!... Anladığımız okuma edimi edebiyat metinleri için geçerlidir. Okumayacağım kitabı alır mıyım, evet, seriyi tamamlamak için. Ben aslında bir ‘completist’im; yani bir yazarın başladım mı bütün yapıtlarını alırım. Onları da geçiyorum. Sonradan bir gün büyük Amerikalı yazar John Updike’la konuşuyordum. İkimiz de görsel sanatlarla, resimle uğraşıyoruz. Zaten ressamlık da yapmış bir yazardır. Bize ilk çevrilen ilk romanlarından Çiftler’den, başta ne kadar karışık olduğundan söz edip gülüyor, birbirimize sevdiğimiz ressamları anlatıyorduk. Laf bu alınıp da okunmayan kitaplara geldi. Bana ‘bir kitabı almak onu okumaktır’ dedi. Neredeyse uzun boyuna sarılıp öpecektim. Galiba teselliden ötesi bu, ama kitaplar için değil, bizim için...

 

7.

Bunların hepsini okudun mu?” sorusunu hangi cevap ya da cevaplarla karşılıyorsunuz?

Ana cevabı sanırım yukarıda verdim: şimdi, almak da okumaktır diyorum. Ama ondan fazlası var: ben aldığım kitapları kesinkes okuyorum-belirttim. Bu nedenle de kendimi bir ‘mecnun-u kütüp’ saymıyorum. Elbette mecnunum. Bütün hayatımı kitaplara verdim. Eşim, bir kitapçıda, özellikle yabancı ülke kitapçılarında gezerken, herhalde o kitaplara özlem dolu bakışlarımı görünce, ‘hepsini almak istiyorsun değil mi’ diye sorar. Yurt dışında çok büyük kütüphanelerin bulunduğu üniversitelerde çalışmak, okumak, okutmak hayattaki en büyük şansımdır. Çoğu zaman bölümlerde değil, kütüphanelerde oda istemişimdir ve kütüphane odaları ofis odalarının herhalde dörtte biridir. Olsun, ben kitapların arasındayım ya!.. Columbia ve Michigan üniversitelerinde öyle yaptım. Princeton’da da hem Firestone hem de Halk Kütüphanesi evle okul arasında, yolumun üstündeydi, her gün, istisnasız, ikisine de uğrardım, ikisinde de zaman geçirir, kitap alırdım. Her üniversitede kütüphaneler bana ödüller verdi. Yönetici olduğum her üniversitede kütüphaneler bana bağlandı. Bunlar büyük şanslarım. Gene de almak için kitap almadım. Koleksiyon için kitap almadım. Aldığım her kitabın bir başkasıyla ilişkisi olduğunu belirttim ve mutlaka o kitabı şu veya bu ölçüde okudum. Gene de binlerce kitap arasında dolaşırken bir tek şey söylüyorum: az okudum, keşke bütün günümü sadece kitap okuyarak geçireceğim düzenim olsa. Ama şimdi okumak kadar yazmam da gerekiyor.

 

8.

Iskalandığını düşündüğünüz yerli yazarlar kimlerdir?

Bu soruyu New York Times da sorar, hakkı yenmiş kitap ya da yazar kimdir der, muhataplarına. Siz ıskalanmış diyorsunuz. Bu bende Deleuze’un getirdiği anlamı kaydırarak kullandığım ‘minör edebiyat’ düşüncesini çağrıştırıyor. Selim İleri aramızda bu konunun yılmaz savaşçısıdır. Her yazarın keşfedilecek bir yanı olduğunu savunur. Yeterince ele alınmamış yazarları ve romancıları sıralar. Onun bildiği kadarını bilmiyoruz. İkincisi ben hiçbir önemli yazarın yeterince ‘tüketilebileceğine’ inanmıyorum. Attila İlhan’ı veya Halide Edip’i tüketmek mümkün mü? André Gide önemli roman diye her okuduğunuzda yeni olan romanı görüyor. Bence de öyledir. O açıdan bakınca uzak edebiyatı bilmiyoruz. Uzak dediğim de zaten 100 yıl ötedeki edebiyat. Son elli yılı, çünkü, bizzat yaşadım. Ayrıca ben ayıklananın ayıklanması ‘gerektiğine’ inanırım. Hal böyle olunca daha öne çıkan yazarlardan mesela Demir Özlü daha fazla bilinmeliydi. Ama ben esasen Sait Faikçiyim. Onun daha fazla okunması gerektiğine, hatta hiç mi hiç bilinmediğine, lezzetine varılmadığına inanıyorum.

 

9.

3 de film önerisi isteyerek bitirelim!

Yaptığım televizyon programlarında da, yakın çevremde de sürekli olarak ‘en sevdiğin... en çok sevdiğin üç...’ diye soru sorarım. İnsanları yormaya ve zorlamaya bayılırım. ‘Yahu olur mu?...’ diyenlere de bir cevabım var: ‘insan duygularını örgütlemeyi, yönetmeyi bilmeli!’ O zaman bu soruya da kendi öznelliğim içinde cevap vereyim, ayrıca ben listeleri çok seven ve çalışan biriyim:

Les Enfants du Paradis (Marcel Carne): sinemada olması gereken, aranan her şeyi barındıran filmdir

Play it Again Sam (Woody Allen): bir şeyi biraz da gülerek anlatmanın hiçbir sakıncası yok

Antoine Doinel serisi (François Truffaut): Doinel alter-egom olduğu için

Bu bugün, şimdi yaptığım bir liste, daha çokları var bende...

 

 

HASAN BÜLENT KAHRAMAN

 

 

 


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ergin Altay ile Rusçadan Türkçeye Çeviriler Üzerine Bir Röportaj / M. Milât Özçelik

Ergin Altay 1937'de Edirne'de doğdu. Babasının devlet memuru olması nedeniyle çocukluğu Anadolu'nun çeşitli kentlerinde geçti. 1953''te Kuleli Askeri Lisesi'ne girdi. Orada kendi isteğiyle yabancı dil olarak Rusça'yı seçti. 1956'da DTCF Rusça bölümünden mezun oldu. Askeri Lise'de Rusça öğretmenliği yanında Rusça'dan Türkçe'ye çeviri ile ilgilenmeye başladı. İlk çevirisi Yusuf  Ziya Ortaç'ın  "Akbaba"  dergisinde yayınlanan Zoşçenko'dan bir öyküdür. Daha sonraları özellikle Dostoyevski ve Tolstoy başta olmak üzere çeviriler yaptı. Puşkin, Gogol, Çehov, Gonçarov, Lermontov, Gorki, Bulgakov, Turgenyev çevirdiği diğer yazarlardandır. Mesleğini günümüzde de sürdürmektedir.  * Rusçadan Türkçeye çok sayıda kitap çevirdiniz. Neredeyse tüm klasik Rus edebiyatını sizin çevirilerinizden okumak mümkün. Rusça’dan Türkçe'ye yaptığınız çeviriler için neler söylemek istersiniz? Mütemadiyen karşı karşıya kaldığınız so

Bibliyofil Konuşmaları #28: Ali Yaycıoğlu

Malûm, ‘albatros’ denizler üzerindeki kardeşidir şairin: Ozan da benzer o bulutlar kralına oklar, fırtınalarla sarmaş dolaş olan. Düşmüş yeryüzüne yuhalar ortasında, çekeceği var onun dev kanatlarından. (Baudelaire, çev. Abdullah Rıza Ergüven)   Marco Polo’nun maceralarını Kristof Kolomb da okudu, ondan ilham aldı. 24 yıllık uzun bir yolculuktan sonra evine, ülkesine dönüp zengin biri olarak ölen Polo’nun hikâyesini altın elde etme hırsıyla besledi. Seyir Defterleri’nde Çin’e Cathay/Khatay, Japonya’ya Sipangu dedi o da. Dünyanın küçük olduğunu ise Aristoteles ve Avenruiz’den öğrendi...   Calvino’nun Görünmez Kentler’de “cehennemin ortasında cehennem olmayan kim ve ne var...” sorusunun tatmin edici bir cevabının olmayışı gibi, Coleridge’in Yaşlı Gemici’sinin albatrosu neden öldürdüğünün de anlamlı bir cevabı yoktur. Anlamlı olan tek şey aramak ve anlamaya çalışmak olmalı.   Ali Yaycıoğlu  bir tarihçi olarak dünyayı (ya da dünyanın belli bir aralıktaki küçük bir bölümünü, bir kısım ‘düny

Muallakat ve Şairleri: Bir elin ağza gidişi gibi...

Etel Adnan Muallakat ( muallakāt) , câhiliye döneminde yedi (veya on) şaire ait seçkin kaside koleksiyonuna verilen addır. (Hangi şairlerin şiirlerinin bu derlemeye dâhil edildiği ve sayılarının kaç olduğu konusunda farklı görüşler ortaya çıkmıştır.) Sözlükte,  “bir şeyi diğeriyle irtibatlandırmak, bir şeyle ilgilenip onu beğenmek ve sevmek” anlamındaki alak (alâka) kökünden türeyen muallaka kelimesinin çoğulu olan muallakat “beğenildiği için herkesin görebileceği bir yere asılan, sergilenen şiirler” demektir. Rivayete göre muallakat, câhiliye devri Arap yarımadasının çeşitli yörelerinde kurulan Ukâz vb. panayırlarda düzenlenen şiir yarışmalarında eleştiri süzgecinden geçerek seçilmiş, keten bezinden yapılmış tomarlara altın suyu ile yazılıp Kâbe’nin duvarına asılmıştır. Muallakat şairlerinin en eskisi, milâdî VI. yüzyılın ilk yarısında yaşadığı kabul edilen İmruülkays b. Hucr ’dur. Diğerleri bu asrın ikinci yarısında hayat sürmüştür. Bunlardan sadece Lebîd b. Rebîa