Ana içeriğe atla

Metin Erksan’ın TRT Filmleri ve Türk Sineması İçin Küçük Bir Hayal

  

Bilgisayarımın masaüstünde, sağ üst köşede bir Word dosyası Ekim 2018’den bu yana natamam duruyor. (Neredeyse 2 buçuk yıl geçmiş.) Şimdi o dosyanın içindeyim ve bu yazıyı okuduğuna göre başladığım işi -istediğim oylumda olmasa bile, ki bu hiçbir zaman mümkün değil,- nihayet bitirebildim…
 
TRT-2’nin yeniden açılacağı haberleri gelmeye başlamıştı. Evimde TV filan yok açıkçası ama haberin yarattığı heyecanla aklıma bir proje fikri geldi: Hani, diyecektim, Polonya Devlet Televizyonu TVP’nin Krzysztof Kieslowski’ye sipariş ettiği iş sayesinde bugün Dekalog gibi 10 parçalı bir -Kubrick’in deyişiyle- tek başyapıt var elimizde. TRT’den de birileri çıksa ve böylesi hayırlı bir işe sebep olsalar güzel olmaz mıydı? Bunu da tek bir kişiye sipariş etmeseler ve auteur kabul edilen yönetmenlerimize kendi seçecekleri bir öyküyü, tıpkı Dekalog’lar gibi orta metrajlı çekip TRT-2’den yayınlasalar… (Türk edebiyatından olması koşuluyla tabii. Hatırlayanlar olacaktır, bir ara bu ülkede, yine bu ülkenin öykücüsüne “Anton Çehov Öykü Ödülü” verilmeye kalkıldı!) Böyle bir hayalim vardı.
 
Sonra neden, bu öneriyi ve yazıyı öylece bıraktım. İyi ki böyle olmuş! Çünkü kısa süre önce ilginç bir şeyden haberdar oldum ve bu vesile ile hem ondan bahsetmek hem de TRT’ye ya da ‘kültür-sanat kamusu’na yönelik önerimi revize etme ihtiyacı hissettim.
 
Meğer, İsmail Cem’in TRT Genel Müdürü olarak görev yaptığı 1974-75 yıllarında (yani Kieslowski ve TVP’den 14 yıl önce), Halit Refiğ, Lütfi Ömer Akad ve Metin Erksan’dan kendilerince Türk edebiyatının önemli eserlerini TRT için çekmeleri istenmiş.
 
Lütfi Akad, Ömer Seyfettin’in 4 hikâyesini çekmiş: Topuz, Ferman, Pembe İncili Kaftan ve Diyet. Halit Refiğ ise Halid Ziya Uşaklıgil’in Aşk-ı Memnu romanını 6 bölüm olarak uyarlamış. Metin Erksan tek bir yazar ve hikâyedense 5 farklı yazardan öyküler seçmiş ve bunları olabildiğince avangart bir yaklaşımla filme aktarmış. Bu öyküler sırasıyla şöyle: Sait Faik Abasıyanık’ın uyarlama eseri Müthiş Bir Tren, Kenan Hulusi’nin Sazlık, Samet Ağaoğlu’nun Bir İntihar, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Geçmiş Zaman Elbiseleri ve son olarak Sabahattin Ali’nin Hanende Melek öyküsü.
 
Bu 3 büyük yönetmenimizin de ulusal bir sinema dilimizin oluşması yolunda gösterdikleri gayretin, seçtikleri eserlerden de rahatlıkla fark edilebildiğini belirtmek isterim. Halit Refiğ’in İbrahim Türk ile yaptığı harika nehir söyleşi kitabı Halit Refiğ - Düşlerden Düşüncelere Söyleşiler’de (Kabalcı Yayınevi, 2010.) diğer iki yönetmenin de verdikleri ‘kavga’nın serencamı rahatlıkla okunup görülebilir. (Yeri gelmişken, İbrahim Türk’ün Refiğ ile yaptığı konuşmayı kameraya da aldığı kitabın sonlarına doğru belirtiliyor. O görüntüler YouTube vd. gibi bir platformdan paylaşılsa keşke. Bu tür kayıtlar ne diye herkesten saklanır anlamıyorum.)
 
Bilhassa Hanende Melek yakın zamana kadar bulunamayan bir filmmiş. Ben YouTube’dan Metin Erksan’ın çektiği 5 filmi de -sırasıyla- izledim. Üzücü olan bu filmlerin TRT için çekilmiş olsa da yalnızca ilk 3 filmin gösterilme şansı bulabilmesi. Ayrıca Erksan altı hikâye önermiş ama Orhan Kemal’in Uyku öyküsü komünizm propagandası yaptığı gerekçesi ile TRT tarafından reddedilmiş. Bu durum, daha ilk filmi “Karanlık Dünya: Aşık Veysel ve Hayatı” (1952) ile absürd bir şekilde sansüre uğrayan Erksan için o kadar da şaşırtıcı olmasa gerek. (Sansür gerekçesi Metin Erksan’ın ağzından şöyle özetlenmiş: “Filmde bir ara tarlalar görünüyordu. Boyları yirmi otuz santimdi. Üzerlerindeki buğday taneleri sayılıydı. Sansür, bu bölümün filmden çıkarılmasını istedi. ‘Türk tarlaları böyle olmaz’ dedi. Bu sahnelerin bereketli topraklarla içinde biçerdöverlerin traktörlerin çalıştığı tarlalarla değiştirilmesini önerdi.” Sonrasında, çeşitli sahneler atılıp kısaltarak ve Erksan'ın çekmediği sahneler de filme eklenerek bir yıl sonra, 1953’te gösterime sokulmuş Karanlık Dünya.)
 
İlk 3 filmin gösterimi sonrası yaşananları konu hakkındaki yazısından çokça yararlandığım FilmLoverss yazarlarından Melek Yeşilyurt’un kaleminden okuyalım:
Çekilen filmlerden ilk önce Müthiş Bir Tren, Sazlık ve Bir İntihar filmleri yayımlanır. Sene 1975’tir ve TRT tek kanal olarak yayın yapmaktadır. Bu yüzden evlerinde tek eğlencesi televizyon izlemek olan herkes filmlerin yayımlandığı saatlerde televizyon başındadır. Filmler yayımlandıktan sonra gerek izleyiciden gerekse eleştirmenlerden birçok tepki almıştır. Tepkilerin çok çeşitli sebepleri vardır. Filmlerin anlaşılmaz, sıkıcı ve uzun olduğu söylenir. Halkın ödediği vergilerle finanse edilen TRT’nin halkın anlayamayacağı filmler yaptıramayacağı / yayımlayamayacağı öne sürülür. Erksan’ın hikayeleri doğru bir şekilde yansıtmadığı, bu sebeple eserlere saygısızlık yaptığı iddia edilir. Kimileri filmleri toplumun sorunlarından uzak, bireysel filmler olmakla eleştirir; kimileri ise Erksan’ın komünizm propagandası yaptığını öne sürer. Ve filmlerin yayımlanmasıyla aylarca sürecek tartışmaların fitili ateşlenmiş olur. (Sürdürülen tartışmaların detayı için Birsen Altıner’in Metin Erksan Sineması kitabına bakılabilir.) Tartışmalar giderek hız kazanırken diğer iki film Geçmiş Zaman Elbiseleri ve Hanende Melek yayımlanacağı duyurulduğu tarihlerde yayımlanmaz. Filmler sansüre uğramıştır ve sansürün nedenlerine dair tutarsız açıklamalar yapılmıştır.
 
İlgili yazısında1 Melek Yeşilyurt Sabahattin Ali uyarlaması Hanende Melek’i bulamadığı için izleyemediğini belirtiyor (yazı 2016 tarihli). Diğer uyarlamalardaki gerçeküstü öğelerin, hayali mekânların, tutkulu/saplantılı karakterlerin ve bu karakterlerin içsel süreçlerinin ön plana çıktığı filmler ‘toplumun her kesiminden’ tepkiyle karşılaşmış. Ben filmleri yayımlanış sırasına göre izledikten sonra şu kanaate vardım: Metin Erksan bunu bilinçli bir şekilde, provokatif bir dürtüyle yapmış. Misal, eğer Türk halkı ve TRT yönetimi sebat edebilseydi son öykü/film olan Hanende Melek’te pekâlâ sazlı-sözlü, yarı konser havasında bir film görebilecekti! Eminim pek bi’ mes’ut olacaklardı o zaman! Ama Erksan korku ve gerilim öğelerini en deneysel yolla sunan, biçimselliğin ön planda olduğu Müthiş Bir Tren ile başlamış seriye. Öyle ki, en rafine ‘sanat sineması seyircisi’ni bile zorlayacak bir filmdir bu. Yani, o yıllarda tek eğlencesi akşam TRT’yi izleyip günlük hayatın ‘hayhuyundan’, efendime söyleyeyim, ‘bir nebze olsun için’ uzaklaşmak arzusundaki Türk halkı ne dese haklıdır! Cennetmekân büyük rejisör Metin Erksan’ın bu süreçte çok eğlendiğini düşünüyorum.


Başa dönecek olursak, 2018 yılında düşündüğüm, hayalini kurduğum şeyi gerekçelendirirken şöyle bir şey yazmışım: “Hem sinema özelinde güncel sanat ortamı şenlenir, hem TRT, sinema tarihimizdeki (hatta ve belki de, başlı başına “sinema tarihindeki”) yerini alacak saygın bir işe öncülük eder. Bir süredir efsane kanal TRT-2’nin yeniden yayın yapmaya başlayacağı konuşuluyor… Bakarsınız Türkiye’nin dizilerle yakaladığı popülarite, bu türden daha yapıcı/yol gösterici işlerle bu kez sinema üzerinden bir açılmaya evrilir.”2
 
Aşağıda, 12 yönetmenimizin adını (alfabetik olarak soyadına göre) alt alta sıraladım. Karşılarına ise kimi çağdaş kimi klasikleşmiş 12 yazarımıza ait öykülerin adlarını yazıp kalın puntolarla belittim. (Bu, aynı zamanda, hayalini kurduğum filmin de adı!) Öykünün hangi yazara ait olduğunu ise parantez içine aldım. Tabii ki öznel bir yaklaşımla... Herkes kendi yönetmen-yazar ve öykü listesini yapabilir. (Ayrıca, yapmalıdır da!) Hepsi sevdiğim, iyi-kötü fikir sahibi olduğum yönetmen ve yazarların dünyalarını, bazen bilinçli bir tezat oluşturma adına ama çoğu öneride “Şu öyküyü Bu yönetmen filme çekse ne güzel olur” türünden bir ‘yakıştırma’ dürtüsüyle oluşturdum bu listeyi. Amacım, yönetmenlerimize ya da bir başkasına tavsiyede bulunmak, akıl vermek vs. elbette olamaz. Yalnızca konunun muhataplarına bu alanda bir farkındalık yaratmak istiyorum o kadar. Geçmişten ilhamla ve bu kez geçmişin hatalarını tekrarlamadan…
 
TRT-2’de güzel şeyler oluyordur eminim ama tam da bilemiyorum açıkçası. Hâlâ televizyonum yok. Bir ara YouTube’dan da paylaşıyorlardı program kayıtlarını ama artık onu da yapmıyorlar. Kendi sitelerinden bile paylaşmıyorlar kayıtları, değil öteki yerler… Bildiğimiz anlamda TRT-2’nin bir efsane olduğunu ve hep öyle de kalacağını kabullenmekte fayda görüyorum. Naif idealizmini bir kenara bırakıp ‘önümüzdeki dijital platformlara’ bakmak en doğrusu sanırım! Bu yazının muhatabı, TRT’den ziyade dijital platformların sorumluları ve kullanıcılarıdır belki de.
 
Son olarak, neden mi 12? Bilmem, 10 olsun istemedim, 15 anlamsız geldi, 20 ise çok. Hem; yıl 12 aydır, burçlar 12. Tam 12’den vurulur. 12 İmam, 12 Havari, 12 Öfkeli Adam ve 12 Dev Adam vardır. Richter ölçeğinde 12 üst sınırdır, sonrasında hayat yoktur. Ayrıca taraftar/seyirci 12 numara olarak anılır vs. Buyurun listeye!

 
1. Serdar Akar  Beyaz Lale (Ömer Seyfettin)

2. Ezel Akay  Şahmeran’ın Bacakları (Murathan Mungan)

3. Emin Alper  Kurtla Kuzu (Sabahattin Ali)

4. Nuri Bilge Ceylan  Lüzumsuz Adam (Sait Faik Abasıyanık)

5. Zeki Demirkubuz  İnsan Kokusu (Ferit Edgü)

6. Reha Erdem  Pencere (Sevim Burak)

7. Pelin Esmer  Unutulan (Oğuz Atay)

8. Semih Kaplanoğlu  Kundak (Rasim Özdenören)

9. Yeşim Ustaoğlu  Çıkılmayan (Yusuf Atılgan)

10. Ümit Ünal  Bir Deli Değilin Defterleri (Feyyaz Kayacan)

11. Onur Ünlü  At Cambazları (Onat Kutlar)

12. Derviş Zaim  Adem’le Havva (Ahmet Hamdi Tanpınar)
 
 

M. Milât Özçelik
 
 ---o--- 

2. İlk açılışı/kuruluşu 6 Ekim 1986 olan TRT-2, 18 Mart 2010’da kapatılmıştı. 9 yıllık aradan sonra 22 Şubat 2019’da yeniden açıldı.




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Bibliyofil Konuşmaları #35: Tuncay Birkan

     Arthur Rimbaud, Van Gogh ve Halit Refiğ. Başka bir isim gelmiyor aklıma: bu yaşıma kadar çok az biyografi(k metin) okudum. Şiirin zehirli tadını erken yaşta keşfettiğim için Rimbaud ve ilk gençliğin trajik hikâyelere olan dolaysız yatkınlığından van Gogh neyse de, Halit Refiğ merakı nereden çıktı? ‘Yeşilçam Sineması’ bir yana, sinemanın kendisiyle bile çok özel bir bağım olmadığı halde tesadüfen edinip okuduğum Refiğ kitabı “Düşlerden Düşüncelere Söyleşiler” (Haz.: İbrahim Türk, Kabalcı Yay., 2001.) yalnızca diğer biyografik anlatılardan değil, okuduğum nice yapıttan daha çok şey öğretmiştir bana –bilhassa 1950 sonrası Türkiye tarihi konusunda. Gerçi okurluğumu hiçbir zaman ‘öğrenme’ ve bilgi odaklı inşa etmedim. Şiirin ve kurgunun yerine göre keskin yerine göre flu sınırlarında gezinmek hep daha cazip gelmiştir bana.   Tuncay Birkan  kitaplarla çepeçevre biri: birkaçını yazıp, birçoğunu yapmış, daha çoğunu okumuş ve okumak için edinmiş biri olarak kendi ‘kâğıt evi’ni kurmayı başa

Ergin Altay ile Rusçadan Türkçeye Çeviriler Üzerine Bir Röportaj / M. Milât Özçelik

Ergin Altay 1937'de Edirne'de doğdu. Babasının devlet memuru olması nedeniyle çocukluğu Anadolu'nun çeşitli kentlerinde geçti. 1953''te Kuleli Askeri Lisesi'ne girdi. Orada kendi isteğiyle yabancı dil olarak Rusça'yı seçti. 1956'da DTCF Rusça bölümünden mezun oldu. Askeri Lise'de Rusça öğretmenliği yanında Rusça'dan Türkçe'ye çeviri ile ilgilenmeye başladı. İlk çevirisi Yusuf  Ziya Ortaç'ın  "Akbaba"  dergisinde yayınlanan Zoşçenko'dan bir öyküdür. Daha sonraları özellikle Dostoyevski ve Tolstoy başta olmak üzere çeviriler yaptı. Puşkin, Gogol, Çehov, Gonçarov, Lermontov, Gorki, Bulgakov, Turgenyev çevirdiği diğer yazarlardandır. Mesleğini günümüzde de sürdürmektedir.  * Rusçadan Türkçeye çok sayıda kitap çevirdiniz. Neredeyse tüm klasik Rus edebiyatını sizin çevirilerinizden okumak mümkün. Rusça’dan Türkçe'ye yaptığınız çeviriler için neler söylemek istersiniz? Mütemadiyen karşı karşıya kaldığınız so

Muallakat ve Şairleri: Bir elin ağza gidişi gibi...

Etel Adnan Muallakat ( muallakāt) , câhiliye döneminde yedi (veya on) şaire ait seçkin kaside koleksiyonuna verilen addır. (Hangi şairlerin şiirlerinin bu derlemeye dâhil edildiği ve sayılarının kaç olduğu konusunda farklı görüşler ortaya çıkmıştır.) Sözlükte,  “bir şeyi diğeriyle irtibatlandırmak, bir şeyle ilgilenip onu beğenmek ve sevmek” anlamındaki alak (alâka) kökünden türeyen muallaka kelimesinin çoğulu olan muallakat “beğenildiği için herkesin görebileceği bir yere asılan, sergilenen şiirler” demektir. Rivayete göre muallakat, câhiliye devri Arap yarımadasının çeşitli yörelerinde kurulan Ukâz vb. panayırlarda düzenlenen şiir yarışmalarında eleştiri süzgecinden geçerek seçilmiş, keten bezinden yapılmış tomarlara altın suyu ile yazılıp Kâbe’nin duvarına asılmıştır. Muallakat şairlerinin en eskisi, milâdî VI. yüzyılın ilk yarısında yaşadığı kabul edilen İmruülkays b. Hucr ’dur. Diğerleri bu asrın ikinci yarısında hayat sürmüştür. Bunlardan sadece Lebîd b. Rebîa