Ana içeriğe atla

Dada Çerkeş'te

 

Yalnızca bizde yazılanlara mâlediliyor olsa da anı kitaplarının doğasında olduğunu düşündüğüm bir yaklaşım var: çoğunlukla, ya bir şeyleri örtmek/yok saymak ya birilerinden intikam almak ya da hakikati ortaya çıkarmak gibi büyük ve belki de anlamsız iddialarla yazılıyorlar. Anı kitapları ile günceler hangi noktada, ne oranda birbirlerinden ayrılır ve ne oranda ayrışabilirler bu ayrı bir tartışmanın konusu. Böyle de olsa, anı kitapları ve günceleri şiire en yakın tür olarak görüyorum. (Baudelaire’in güncesine düştüğü alt başlığın “Apaçık Yüreğim” olması boşuna değil.) Bu şiirin en saf biçimini, ‘sıradan’ ya da ‘kendi halinde’ diyebileceğimiz, yazdıklarına büyük anlamlar yüklemeden, biraz da Henri Frédéric Amiel gibi kendiyle konuşmak, kendini tanıma ve anlama ihtiyacı ile yazılanlarda bulmak daha olası diye düşünüyorum. Öte yandan yetkin bir anı kitabının ‘özden’ güncelere ihtiyaç duyduğu da çok açık. Svetlana Aleksiyeviç ya da Patti Smith’in kitapları bunun güzel örneklerinden.

 
Philippe Soupault’nun 2006 yılında Artshop etiketiyle yayımlanan Cehennem Kuşu [Dada Paris’te] başlıklı şiirlerini yıllar önce okumuştum. Bu yazıda kritiğini yapmaya çalışacağım Görünmeyen Yönleriyle (YKY, 2019) isimli anı kitabında olduğu gibi yine sevgili Tozan Alkan’ın çevirisiyle. Şiirlerini okumuştum okumasına ama Dada ve Sürrealistler/Gerçeküstücüler içindeki ağırlığını ve kilit konumunu ıskalamışım. “Görünmeyen Yönleriyle” bunu ve daha bir sürü şeyi görmemi sağladı. Adını andıkları kadar, birkaç kez tekrarladığı “adlarını anmak istemediği” isimlerle de dikkat çekici bir kitap.
 
Apollinaire’e dair anı ve izlenimler ile başlıyor kitap. Soupault, Apollinaire’i bir kurucu-baba olarak görüyor. Nasıl görmesin, onun genç ressam ve şairlere karşı takındığı yüreklendirici tutumunun I. Dünya savaşı sonrasında değişen ve dönüşen sanat dilinin gelişimine büyük katkı sunduğunu savunuyor. (Calligrammes ve Alkoller’in öncü şairinden de bu beklenirdi zaten!) Apollinaire isminin Soupault’nun yazınsal ve ondan ayrılmayan kişisel hayatının tümünde gözüktüğü kitaptan takip edilebiliyor. Bu yüzden ‘son sembolist’ de diyebileceğimiz Apollinaire için yazdığı bir “Övgü” şiiriyle bitiriyor sözünü Soupault. (sy. 12)
 
Guillaume, ey gece kuşu
ben kaldığın yerden devam ediyorum yoluna
bilincinin rengi olan sıkıntılı yürüyüşlerine
Seine Nehri boyunca
Sonunda yordu seni bu yaşlı dünya
şöhret, defne yaprakları
elde etmek istediğin
ve hiç sahip olamadığın şeyler
asla sahip olmamamız gereken
ne senin ne de benim.
 
Apollinaire’in yanı sıra René Crevel, Marcel Proust, James Joyce, Georges Bernaros, Pierre Reverdy, Blaise Cendrars gibi şair ve yazarlara dair tanıklığını ‘görünmeyen yönleriyle’ anlatıyor Soupault. Bu isimler içinde yalnızca René Crevel’in henüz Türkçede bir kitabı yok. Geri kalanlara aşinayız. Kitap, savaş sonrası kuşağın kendilerine rehber edindiği Rimbaud ve Lautréamont bağlamında ‘yeniden keşfedilen’ Baudelaire’e dair nispeten uzun bir yazı ve Baudelaire’in aksine çağdaşı olduğu halde tanışamamanın pişmanlığını taşıdığı ‘Gümrükçü’ Henri Rousseau hakkındaki olağanüstü ‘savunusu’ ile ilerliyor. Son yazı ise kendisini Dada’nın hikâyesini dinlemek için ziyaret eden dört gençle yaptığı –Tzara, Breton ve Aragon üzerinden yürüyen– neredeyse düşsel anlatı. “Ayak İzlerinin Peşinde” başlıklı bu yazı Dada ve Gerçeküstücülük üzerine şimdiye değin okuduğum en güzel hikâyeydi -üstelik birinci ağızdan!
 
Soupault’nun aktardıklarından birkaçına kısaca da olsa değinmek istiyorum. Kitapta beni en çok çarpan anlatı Proust hakkındaydı. Gerek kullandığı üslup gerek Proust tanıklığı çok etkileyiciydi. 4 sayfalık bir ‘açık yapıt’ gibiydi.
 
Gençliğinden, hayatındaki tesadüflerden, tanıştığı kişilerden, pişmanlıklarından bahsederdi uzun uzun. Gülüşü çocuksu, bakışları derin ve yorgun, hareketleri ağırdı. Yazarlığından haberim yoktu. Bundan hiç söz etmiyordu. O dönemde Kayıp Zamanın İzinde’yi yazıyor olmalıydı. Buna hiç kuşku yok. Pek çok soru da sorardı. Ne yazık ki sadece birkaç tanesini hatırlıyorum. Bana çok çocukça gelmişti bu sorular. Örneğin kafedeki bir garsona “Hangi çağdayız, Cabourg'un bahçesinde neden kiraz ağaçları değil de elma ağaçları var?” diye sormuştu. (s.21)
 
Soupault, “Ayak İzlerinin Peşinde” başlıklı yazısında Andre Breton ile birlikte kaleme aldıkları ve gerçeküstücülüğün ilk örneği sayılan Manyetik Alanlar (Les Champs magnétiques, 1919) için Proust’un kendisine 12 sayfalık bir tebrik mektubu yazdığını ekliyor.
 

Sıra dışı insanlara dair bu sıra dışı anlatı James Joyce ile sürüyor. Joyce’un çok yalın bir hayatı olduğu halde bu hayata dair çok az şey bilindiğini yazıyor Soupault ve kendince onun en çok göz ardı edilmiş tarafını vurgulama ihtiyacı hissediyor, bir şair sezgisiyle…
 
“Bugüne kadar yazılan yaşamöykülerinin çoğu genel olarak doğru. Ama hepsinde şiir diyebileceğimiz şey eksik. James Joyce şairdi, şiirin ne anlama geldiğini bilen ve şiirle, şiir için yaşayan büyük bir şairdi.” (sy. 25)
 
Joyce’a, tutkuyla bağlı olduğu ülkesi İrlanda’ya ve Dublin’e neden dönmek istemediğini sorduğunda, cevap olarak sadece kendisine baktığını ve uzun parmaklarını körler misali o sıralarda yazmakta olduğu eserin sayfaları üzerinde gezdirmekle yetindiğini belirtiyor Soupault. Eserini bitirebilmek için ‘insanın içine işleyen’ farklı bir aşkla Paris’e bağlandığını ekliyor. Farklı, çünkü görme probleminden dolayı uzun yürüyüşlere ve gezilere çıkamayan Joyce yalnızca yaşadığı sokağı biliyormuş. Paris’i yalnızca soluyor, gönüllü sürgün hayatının her aşamasında orayı sevecek bir neden arıyormuş. Bu sayede Ulysses’i Paris’te bitirdiğini ve Finnegan Uyanması’na başlayabildiğini yazıyor Soupault. Joyce’u ayrıcalıklı ve çağdaşlarından ileride bir öncü kılan şeyin ‘yeni dünyalar bulmaya çalışmış’ olması olduğunu savunuyor yazar, bunun da birtakım bedellerinin olduğunu…
 
Kitapta daha çok tanıdıkları insanların bilinmeyen yönlerini anlatmayı misyon edinmiş olan Soupault, ‘Gümrükçü’ Henri Rousseau ile tanışamamış olmasını “en büyük pişmanlıklarımdan biridir” diyerek anlatmış. (sy. 56) Yazıyı, ‘Gümrükçü’ bağlamında bir ‘masumiyet savunusu’ olarak okudum ben. Bir mistifikatör, yani ‘yutturmacı’, ‘aldatmacı’ olarak Picasso’nun, Henri Rousseau’ya deli muamelesi yapıp 1908 yılında onun ‘onuruna’ verdiği, vodvil havasında geçen meşhur “Rousseau Yemeği” adlı olaydan, Rousseau’nun hemşehrisi olarak onu önce tanıtıp arka çıkan ama sonrasında onu Kral Übü’ye benzetmekten geri durmayan Alfred Jarry’den ve Rousseau’nun sanatının büyüklüğünü anlayamayıp mütemadiyen onu yok sayan sanat kamusundan bahsediyor Soupault. Görünmeyen Yönleriyle kitabını yazmakta olduğu 1962 yılında Henri Rousseau tablolarının o yıllarda kahkahalarla karşılanmış olduğu bilgisinin biraz tuhaf karşılanabildiğini ama Rousseau’dan birkaç yıl önce aynı akıbete Cézanne’ın, Manet’nin ya da van Gogh’un da uğradığını hatırlatıyor.
 
1894 yılında ilk cildi yazarlar için yapılmış ansiklopedik bir çalışmanın ikinci cildinin yayıma hazırlandığını ve bunun da ressamlar ile heykeltıraşlardan oluştuğunu haber alan Henri Rousseau bir sabah, yayın hazırlıklarında kendisinden talep edilmediği halde, kitabın basıma hazırlandığı matbaaya gider ve kendi çizdiği, gür sakallı, acıklı bir ifadesi olan karakalem portresini şu özyaşamöyküsüyle birlikte verir:
 
“1844'te Laval'da doğdu. Ailesinin yoksulluğu nedeniyle sanatsal beğenileri doğrultusunda bir sanat eğitimi alamadı. Ancak 1885 yılında, pek çok terslikten sonra, Gêrome ve Clément’nin öğütleriyle ve doğayı kendine rehber edinerek sanata adım attı. İlk iki çalışması Champs-Élysées Salonu'nda sergilendi: İtalyan Dansöz ve Bir Günbatımı (...) 
Büyük mücadeleler sonucu, etrafındaki sanatçılar tarafından kabul görmeyi başardı. Benimsediği özgün tarzda mükemmele ulaşmak için çaba gösterdi ve en iyi gerçekçi ressamlarımız arasında yer aldı.”
 
Bu kısa özyaşamöyküsünün Rousseau’nun sanatının gerçek önemini anlamamızı sağlayacağını belirtiyor Soupault ve bu öyküde de görüldüğü gibi “Gümrükçü” hiçbir zaman bir amatör ya da sevimli bir üçkâğıtçı olmadı diyor.
 
Görünmeyen Yönleriyle kitabındaki son yazı olan “Ayak İzlerinin Peşinde”de, şiirlerini göstermek bahanesiyle kendisini ziyaret eden 4 öğrenciye, sanat tarihinin en önemli kavşaklarından olan Dada ve Sürrealizmi, sanki tek solukta anlatılmış izlenimi uyandıran bir masal biçiminde sunuyor bize Soupault. O yılları, “itiraf etmeliyim ki ne istemediğimizi biliyor ama ne istediğimizi henüz bilmiyorduk” diye özetliyor şair. Şiddet ve kan dolu 4 yıllık bir savaştan sonra vatanseverlik iddiasındaki yazarların diktatörlüklerini dayatmaya ve egemenliklerini sürdürmeye yönelik girişimlerinin Dada’yı doğurduğunu belirtiyor. Olabilecek en saçma şekilde hem de: Tristan Tzara ‘Dada’ adını, herhangi bir anlam aramadan, bir misyon yüklemeden, sözlükten rastgele bir sözcük seçerek bulmuş. Tabuları yıkma adına giriştikleri her şey bir çeşit skandala yol açmış. Tzara, Breton ve Soupault gibi isimler Fransa’da; Duchamp, Picabia, Man Ray ise aynı anlayışla Amerika’da skandal yaratmanın keyfini sürmüşler. Dada’nın her katılımcısı birer doğal başkan kabul edilmiş ve Tzara’nın şu sözü mottoları olmuş: “Bir yöntemin olmaması da bir yöntemdir ve daha iyi bir yöntemdir.” Dadaist hareketin etkisiyle yarım yüzyıldır körü körüne saygı duyulan tüm sanatsal tabular un ufak edilmiş. Bunun bir örneği olarak, ‘ölümsüzlük’ ile payelendirilen akademi üyesi Anatole France’ın cenazenin devlet töreniyle kaldırıldığı akşam, Dadaistler France’ı ve eserlerini aşağılayan Un cadavre (Bir Ceset) adında bir kitapçık yayımlamışlar.
 
Peki ama Dada nasıl öldü? diye soran gençlere, “çok üzücüydü” diyor Soupault. “Dostluklar can çekişmeye başlamıştı. Her şeyi reddeden, kendini reddetmek ister sonunda.” (sy. 71) 

Soupault & Breton, photo by Man Ray, 1925.


Bu kavga yıllarının büyük arabulucusunun Rimbaud olduğunu ve Lautréamont’u yeniden keşfettiklerini okuyoruz. Sonraları imgenin büyüleyici gücünü fark eden Breton ve Soupault yaşadıkları aydınlanmanın coşkusuyla deneysel olana yönelmişler ve ilerleyen yıllarda ‘gerçeküstücü’ olarak adlandırılmışlar. Bu noktada Sürrealizmin önemli kaynaklarından birinin de Freud’un eserleri –bilhassa rüya yorumları– olduğu belirtiyor Soupault. Breton ile beraber kaleme aldıkları ve bir rüyayı tasvir edercesine ‘zırvalıklarını’ düzeltme ihtiyacı duymadan on beş günlük bir sürede Manyetik Alanlar’ı (1919) yazdıklarını söylüyor. Sürrealizm bu kitapla başlatılıyor. Kelimenin/kavramın isim babası bu kez Apollinaire. Çok geçmeden Aragon, Eluard, Desnos, Péret ve Crevel de katılıyorlar harekete. Bu yaklaşımla şiiri ve kendilerini özgürleştirdiklerinden emin oldukları ölçüde bunu Dada’ya borçlu olduklarını da biliyorlardır.
 
Gerçeküstücülük kısa sürede resim ve diğer alanlara da sıçrıyor. Hatta kübizmin sonunu hazırladığını, Picasso’nun da bu yeni anlayışa, algılayışa duyarsız kalamadığını aktarıyor Soupault. Gerçeküstücülüğün yalnızca ‘züppelerin ele geçirdiği’ müzik alanında bir etki gösteremediğini de ekliyor!
 
Geçen zaman içinde Breton’un gerçeküstücülüğü yöntemselleştirmek, kurallar ve standartlar koymak istediğini, eğiliminin hep bu yönde olduğunu fark eden Soupault, tıpkı Rimbaud gibi ‘isyan için isyan’a olan aşkından dolayı arkadaşlarından uzaklaşıyor. Sürrealizm içindeki altı yıllık mutlak sadakati sonrasında herkesin birbirine övgüler düzdüğü bu atmosferde nefes almakta zorlandığı için her şeyi ardında bırakıp bir nevi sessizliğe çekilir.
 
Hırsım yoktu çünkü zaten kendi değerimin farkındaydım. Arkadaşlarım gerçeküstücülüğü bir partinin hizmetine sokma hatasına düştüklerinde, üzülerek de olsa onlarla bağımı kopardım. Onlardan uzak durmaya çalıştım. Dünyayı tanımak istiyor, ister estetik ister ister politik olsun, edebiyat çevrelerinden kaçıyordum. Pişmanlık duymayacağım uzun bir yola koyuldum. (sy. 74) 


Kitap burada bitiyor olsa da hikâye sürüyor… Bu uzun yoldaki duraklarından biri de Türkiye olacaktı. Soupault 1949 yılında UNESCO’nun kültür elçisi olarak Ankara’ya gelir. Her ne kadar edebiyat çevrelerinden kaçıyordum dese de bir yıl öncesinde çıkmaya başlayan Yaprak dergisi ve şairlerinden bir şekilde haberdar olur ve onlarla tanışmak, yazıhanelerini görmek ister. Şairleriyle tanışmasında bir beis yoktur elbette ama ‘dışarıda’ bir yerde buluşmalarının daha uygun olacağı söylense de Soupault geri adım atmaz ve Yaprak şairlerinin yazıhanesini görmekte ısrar eder. Sonrasını Melih Cevdet Anday’ın kaleminden okuyalım:
 
Unutamayacağım anılarımdan biri, ünlü Fransız ozanı Philippe Soupault'yu Yaprak yönetim evimizde ağırlamamızdır. Gerçekte böyle bir ev yoktu. Orhan Veli, o zaman, bir apartmanın bahçesindeki tek odalı bir evde oturuyordu. Odanın duvarları çatlak çatlaktı. Döşeme dayama bakımından yoksuldu. Tuvaleti yoktu diyebilirim. Bu yüzden biz, ünlü Fransız ozanını bir lokantaya davet etmek istedik. Ama o razı olmamış buna, ille de Yaprakçıların yönetim evine geleceğim diye tutturmuş. Odaya iki gün içinde badana vurduk, çatlakları elimizdeki Yaprak dergileriyle kapattık, evlerimizden koltuklar, masa, kilimler, içki-yemek takımları getirdik. (15 Ekim 1981 - Milliyet Sanat Dergisi)
 
Sonrasında karşılıklı olarak birbirlerine şiirlerini okumuşlar. Orhan Veli bir yazısında Oktay Rifat’ın Soupault’dan çevirdiği “inşallah’lı, maşallah’lı” bir şiirin de kendisine okunduğunu belirtiyor. (Bütün Yazıları, Adam Yayınları, sy. 200.) Şiir okuma sırası Orhan Veli’ye gelince o da Soupault’nun yazdığı bir şiirin Türkçesini okur şaire. Odadakiler gülüşmeye başlayınca Soupault ne olup bittiğini anlamaya çalışmış bir an. Paris’te ölmüş Mösyö Miroir adında bir konfeksiyoncuya dair şiirin orijinali şöyle:
 
Monsieur Miroir,
marchand d'habits,
est mort hier soir à Paris.
Il fait nuit,
il fait noir,
il fait nuit noire à Paris.
 
Bu da Orhan Veli’nin çevirisi:
 
Şakir Efendi
Koltukçu
Öldü
Dün gece
Çerkeş’te
Öldü
Gitti
Çerkeş’te öldü gitti.
 
Çankırı’nın bir ilçesidir Çerkeş. Gülüşmelerin sebebi anlatılınca çeviriyi tekrar dinlemek ister Soupault. Dinler ve “tamam” der, “benim şiirim bu.”
 
1 Mayıs 1949 tarihli Yaprak dergisinde “Yaprak” imzasıyla çıkan ve Orhan Veli’nin yazdığı düşünülen yazıda Soupault’nun Türkiye’den ayrılırken şöyle dediği aktarılıyor:
 
Bütün dünyayı dolaştım. Hiçbir yerde gerçek şiiri bulamadım. Meksika’da bulur gibi olmuştum; Türkiye’de buldum. Şiiriniz Fransa’da da, herhangi bir Avrupa memleketinde de birinci sınıf şiirdir.” (Orhan Veli, Bütün Yazıları, Adam Yayınları, 1995, sy. 200.) 


Belki de Rimbaud’dan sonra olmuş bir şey bu; Fransız edebiyatında her şeyi ardında bırakıp gitmek gibi bir gelenek var! Philippe Soupault da bunu yapanlardan. (Aynı yıllarda Paul Nizan da Aden’e gidecek ve o enfes güncesi Aden Arabistan’ı yazacaktı. Sartre ise gidememiş olmanın suçluluğunu…) Bakarsınız bir gün Soupault’nun ‘unutulma anıları’ da yayımlanır Türkçede. Paris’ten Çerkeş’e uzanan yolda 93 yıllık bir ömür sürüp 1990 yılında ölen şairin gerçek şiiri bulduğunu söylediği Türkiye’yi ve Garip şairlerini unutup unutmadığını da görmüş oluruz böylece.
  
M. Milât Özçelik
[İlk yayımlandığı yer, K24: 


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Bibliyofil Konuşmaları #35: Tuncay Birkan

     Arthur Rimbaud, Van Gogh ve Halit Refiğ. Başka bir isim gelmiyor aklıma: bu yaşıma kadar çok az biyografi(k metin) okudum. Şiirin zehirli tadını erken yaşta keşfettiğim için Rimbaud ve ilk gençliğin trajik hikâyelere olan dolaysız yatkınlığından van Gogh neyse de, Halit Refiğ merakı nereden çıktı? ‘Yeşilçam Sineması’ bir yana, sinemanın kendisiyle bile çok özel bir bağım olmadığı halde tesadüfen edinip okuduğum Refiğ kitabı “Düşlerden Düşüncelere Söyleşiler” (Haz.: İbrahim Türk, Kabalcı Yay., 2001.) yalnızca diğer biyografik anlatılardan değil, okuduğum nice yapıttan daha çok şey öğretmiştir bana –bilhassa 1950 sonrası Türkiye tarihi konusunda. Gerçi okurluğumu hiçbir zaman ‘öğrenme’ ve bilgi odaklı inşa etmedim. Şiirin ve kurgunun yerine göre keskin yerine göre flu sınırlarında gezinmek hep daha cazip gelmiştir bana.   Tuncay Birkan  kitaplarla çepeçevre biri: birkaçını yazıp, birçoğunu yapmış, daha çoğunu okumuş ve okumak için edinmiş biri olarak kendi ‘kâğıt evi’ni kurmayı başa

Ergin Altay ile Rusçadan Türkçeye Çeviriler Üzerine Bir Röportaj / M. Milât Özçelik

Ergin Altay 1937'de Edirne'de doğdu. Babasının devlet memuru olması nedeniyle çocukluğu Anadolu'nun çeşitli kentlerinde geçti. 1953''te Kuleli Askeri Lisesi'ne girdi. Orada kendi isteğiyle yabancı dil olarak Rusça'yı seçti. 1956'da DTCF Rusça bölümünden mezun oldu. Askeri Lise'de Rusça öğretmenliği yanında Rusça'dan Türkçe'ye çeviri ile ilgilenmeye başladı. İlk çevirisi Yusuf  Ziya Ortaç'ın  "Akbaba"  dergisinde yayınlanan Zoşçenko'dan bir öyküdür. Daha sonraları özellikle Dostoyevski ve Tolstoy başta olmak üzere çeviriler yaptı. Puşkin, Gogol, Çehov, Gonçarov, Lermontov, Gorki, Bulgakov, Turgenyev çevirdiği diğer yazarlardandır. Mesleğini günümüzde de sürdürmektedir.  * Rusçadan Türkçeye çok sayıda kitap çevirdiniz. Neredeyse tüm klasik Rus edebiyatını sizin çevirilerinizden okumak mümkün. Rusça’dan Türkçe'ye yaptığınız çeviriler için neler söylemek istersiniz? Mütemadiyen karşı karşıya kaldığınız so

Muallakat ve Şairleri: Bir elin ağza gidişi gibi...

Etel Adnan Muallakat ( muallakāt) , câhiliye döneminde yedi (veya on) şaire ait seçkin kaside koleksiyonuna verilen addır. (Hangi şairlerin şiirlerinin bu derlemeye dâhil edildiği ve sayılarının kaç olduğu konusunda farklı görüşler ortaya çıkmıştır.) Sözlükte,  “bir şeyi diğeriyle irtibatlandırmak, bir şeyle ilgilenip onu beğenmek ve sevmek” anlamındaki alak (alâka) kökünden türeyen muallaka kelimesinin çoğulu olan muallakat “beğenildiği için herkesin görebileceği bir yere asılan, sergilenen şiirler” demektir. Rivayete göre muallakat, câhiliye devri Arap yarımadasının çeşitli yörelerinde kurulan Ukâz vb. panayırlarda düzenlenen şiir yarışmalarında eleştiri süzgecinden geçerek seçilmiş, keten bezinden yapılmış tomarlara altın suyu ile yazılıp Kâbe’nin duvarına asılmıştır. Muallakat şairlerinin en eskisi, milâdî VI. yüzyılın ilk yarısında yaşadığı kabul edilen İmruülkays b. Hucr ’dur. Diğerleri bu asrın ikinci yarısında hayat sürmüştür. Bunlardan sadece Lebîd b. Rebîa