Ana içeriğe atla

"Kocam Olmadan Yaşamayı Sevmiyorum"


Kocam olmadan yaşamayı sevmiyorum, on beş yıl sonra bile ilk günkü gibi onun yokluğunu hissediyorum. Aslında yalnız yaşamak hoşuma gidiyor, evimde dolaşmayı seviyorum, avluya ya da karşıdaki kavak ağaçlarına bakıyorum, sessizlik beni heyecanlandırıyor. Korkuyorum sessizlikten, radyomun sesini açan düğmeyi çeviriyorum, reklamları bile dinliyorum, aslında dinliyorum sayılmaz sadece duyuyorum. Birinin doğrudan benimle konuşması gerekmiyor, ama seslere ihtiyacım var, evimi yabancı seslerle dolduruyorum, o zaman daha iyi çalışabiliyorum ve üşümüyorum da. Çok fazla arkadaşım olduğu için insanlar benim hoşsohbet biri olduğumu düşünüyor, ama aslında ben bir münzeviyim, insanların arasında olmaktan hoşlanıyorum ama sonunda beraber olduğum insanlardan ayrılmayı da seviyorum. Pek sık telefon kullanmam, ama telefonsuz kalmak düşüncesi çok ürkütücü bir şey, bağlantısız kalmak, iyi akşamlar, iyi geceler diyememek. Tek başıma açık havada olmayı seviyorum, yanımda, yanımda biri yokken tiyatroya gitmek ise beni üzüyor, hele tek başına bir film izlemek hüzünlerin en büyüğü benim için. Bana televizyondaki spikerler iyi geceler diyor, yayın sona erdiğinde onların ekrandan kaybolmaları hoşuma gidiyor, karanlıkta tek kalmayı seviyorum. Karanlık odada olmak güzel, sokak lambasından gelen birazcık ışık yetiyor bana ve de sigara, o küçük yaşam kıvılcımı.

Marie Luise Kaschnitz

[Çev.: Özden Saatçi-Karadana]




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Bibliyofil Konuşmaları #35: Tuncay Birkan

     Arthur Rimbaud, Van Gogh ve Halit Refiğ. Başka bir isim gelmiyor aklıma: bu yaşıma kadar çok az biyografi(k metin) okudum. Şiirin zehirli tadını erken yaşta keşfettiğim için Rimbaud ve ilk gençliğin trajik hikâyelere olan dolaysız yatkınlığından van Gogh neyse de, Halit Refiğ merakı nereden çıktı? ‘Yeşilçam Sineması’ bir yana, sinemanın kendisiyle bile çok özel bir bağım olmadığı halde tesadüfen edinip okuduğum Refiğ kitabı “Düşlerden Düşüncelere Söyleşiler” (Haz.: İbrahim Türk, Kabalcı Yay., 2001.) yalnızca diğer biyografik anlatılardan değil, okuduğum nice yapıttan daha çok şey öğretmiştir bana –bilhassa 1950 sonrası Türkiye tarihi konusunda. Gerçi okurluğumu hiçbir zaman ‘öğrenme’ ve bilgi odaklı inşa etmedim. Şiirin ve kurgunun yerine göre keskin yerine göre flu sınırlarında gezinmek hep daha cazip gelmiştir bana.   Tuncay Birkan  kitaplarla çepeçevre biri: birkaçını yazıp, birçoğunu yapmış, daha çoğunu okumuş ve okumak için edinmiş biri olarak kendi ‘kâğıt evi’ni kurmayı başa

Ergin Altay ile Rusçadan Türkçeye Çeviriler Üzerine Bir Röportaj / M. Milât Özçelik

Ergin Altay 1937'de Edirne'de doğdu. Babasının devlet memuru olması nedeniyle çocukluğu Anadolu'nun çeşitli kentlerinde geçti. 1953''te Kuleli Askeri Lisesi'ne girdi. Orada kendi isteğiyle yabancı dil olarak Rusça'yı seçti. 1956'da DTCF Rusça bölümünden mezun oldu. Askeri Lise'de Rusça öğretmenliği yanında Rusça'dan Türkçe'ye çeviri ile ilgilenmeye başladı. İlk çevirisi Yusuf  Ziya Ortaç'ın  "Akbaba"  dergisinde yayınlanan Zoşçenko'dan bir öyküdür. Daha sonraları özellikle Dostoyevski ve Tolstoy başta olmak üzere çeviriler yaptı. Puşkin, Gogol, Çehov, Gonçarov, Lermontov, Gorki, Bulgakov, Turgenyev çevirdiği diğer yazarlardandır. Mesleğini günümüzde de sürdürmektedir.  * Rusçadan Türkçeye çok sayıda kitap çevirdiniz. Neredeyse tüm klasik Rus edebiyatını sizin çevirilerinizden okumak mümkün. Rusça’dan Türkçe'ye yaptığınız çeviriler için neler söylemek istersiniz? Mütemadiyen karşı karşıya kaldığınız so

Muallakat ve Şairleri: Bir elin ağza gidişi gibi...

Etel Adnan Muallakat ( muallakāt) , câhiliye döneminde yedi (veya on) şaire ait seçkin kaside koleksiyonuna verilen addır. (Hangi şairlerin şiirlerinin bu derlemeye dâhil edildiği ve sayılarının kaç olduğu konusunda farklı görüşler ortaya çıkmıştır.) Sözlükte,  “bir şeyi diğeriyle irtibatlandırmak, bir şeyle ilgilenip onu beğenmek ve sevmek” anlamındaki alak (alâka) kökünden türeyen muallaka kelimesinin çoğulu olan muallakat “beğenildiği için herkesin görebileceği bir yere asılan, sergilenen şiirler” demektir. Rivayete göre muallakat, câhiliye devri Arap yarımadasının çeşitli yörelerinde kurulan Ukâz vb. panayırlarda düzenlenen şiir yarışmalarında eleştiri süzgecinden geçerek seçilmiş, keten bezinden yapılmış tomarlara altın suyu ile yazılıp Kâbe’nin duvarına asılmıştır. Muallakat şairlerinin en eskisi, milâdî VI. yüzyılın ilk yarısında yaşadığı kabul edilen İmruülkays b. Hucr ’dur. Diğerleri bu asrın ikinci yarısında hayat sürmüştür. Bunlardan sadece Lebîd b. Rebîa